Masumiyet Müzesi
İnsan ile eşyanın buluşma hikayesi
Yeşilçamın zengin oğlan fakir kız aşkını daha derin bir atmosfere çekerek batılılaşma ve gelenekselliğin 1970- 1980 yıllarındaki İstanbul’daki aynası dış mekanlarda şehrin büyüsünü sokak ve evlere yansıtırken iç mekanlarda büyülü bir aşkın eşyaya nasıl yansıttığını
izliyoruz. İnsan-eşya ya da aşk-nesne ilişkisinin doruk noktası müze açmaya kadar gidiyor. O büyülü aşkın adı da aynı anlama gelen “Füsun”dur zaten. Füsun’un dokunduğu her şey Kemal’in zihninde eşsiz benzersiz objelere dönüşür ve onları toplayarak takıntılı bir biçimde biriktirmeye başlıyor…
Ergen yaşlardaydım, “Cevdet Bey ve Oğulları” romanını ilk çıktığında okumuştum. Orhan Pamuk ile tanışıklığım ilk gençlik yıllarıma rastladığından ve yazarın bu ilk romanını sevdiğim için sonrasında takipçisi oldum. Neredeyse bütün kitaplarını okudum. Okuduklarım arasında “Masumiyet Müzesini” üçüncü sıraya koyarım. “Beyaz Kale”, otobiyografik anı kitabı “İstanbul : Hatıralar ve Şehir” ilk iki sırayı alır. Bu kitapları huşu içinde okuduğumu hatırlıyorum. Masumiyet Müzesi takıntılı ama güzel bir aşk romanıydı, okuduğum dönemde beni çok etkilemişti. Biraz da Hatıralar ve Şehir kitabındaki hayatı romanın içinde bulmuştum. Edebi lezzetleri olduğu için tercih ettiğim yazarın romanlarını severek okudum. Taa ki “Kar”a kadar. Kar romanının atmosferi çok güzeldi fakat hikayesi hoşuma gitmedi ve yarım bıraktım. Edebiyatta profesör arkadaşlarım eserin structure bakımından sağlam olduğunu söyleseler de konu ve kahramanları haz etmedim. Ayrıca dünya çapında bir yazarımızın ülkenin önemli sorunları hakkında bir şey söylememesi de beni yazardan soğutan başka bir neden oldu…
Modern çağda eşyanın üretim ve tüketimdeki hızlılık ve çeşitliliği insan yaşamını etkilemiş olduğundan modern insanı anlatmanın en etkili yollarından biri de eşya ile kurduğu ilişkidir. Daha ileri gidecek olursak eşyalar kimlik kazanıp kişilerin yerini tutmuştur. Bir sandalyeden kalktığımızda yerine çantamızı veya atkımızı koyduğumuz zaman sandalye bizim kimliğimizi alır. Modern romanlarda insandan çok eşyanın tasviri yapılır. Orhan Pamuk’un bu eserinde de uzun uzun eşya tasvirlerini okuduğumu hatırlıyorum, dizide de Füsun’un dokunduğu nesnelerin dışında bolca hatta rahatsız edici şekilde eşya ile karşılaşıyoruz. Yazar daha da öteye geçerek aşk ile eşya arasında doğrudan bir bağlantı kurar. Kahramanı bu bağlantıyı abartılı şekilde kursa da çoğumuzun aşktan geriye kalan sakladığı birkaç nesnesi vardır. O nesneyle karşılaştığımız zaman direkt o anın hatırasına gideriz…
ROMANIN DİZİ OLMA HİKAYESİ
Roman ilk defa 2008 tarihinde yayınlandı. Pamuk‘un 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almasından sonra dünyada popülerliği arttığı için “Masumiyet Müzesi” altmıştan fazla dile çevrildi ve eseri diziye uyarlama fikri ilk olarak 2019 yılında bir Hollywood şirketi tarafından gündeme alındı. Ancak senaryoda fazla özgür davranılmış ve kitapta olmayan detaylar senaryoya eklenmek istenmiş. (Özellikle Kemal’in Füsun’u hamile bırakması gibi) yazar değişikliklere karşı çıkmış, yayın haklarını geri almak için dava açmış. O dönemi kabus olarak nitelendiren Orhan Pamuk 2022’de davayı kazanmış. Sütten ağzı yandığı için yoğurdu üfleyerek yiyen Pamuk, o davayı kazandıktan sonra Ay yapım ile projeyi kendi şartlarıyla hayata geçirmek üzere anlaşmış. Hatta senaryo tamamlamadan sözleşmeyi imzalamayı reddetmiş. Herbir bölüm tek tek incelenerek onaylandıktan sonra sözleşmeyi imzalamış. Yapımcı Kerem Çatay bu hazırlık aşamasının tam dört yıl sürdüğünü söylüyor…
Çekimler ne kadar sürdü bilmiyorum ama dizi “Sevgililer Günü”ne denk getirilerek 13 Şubat 2026 tarihinde cuma günü Netflix’te yayınlandı. Yayınlanır yayınlanmaz da çok konuşulmaya, çok reklamı yapılmaya başlandı… Ben değerlendirmemi popülerliğin ve reklamın uzağında yapmaya çalışacağım. Hiçbirinin etkisi altında kalmadan sadece kendi bakış açım çerçevesinde yorumlayacağım….
CAST SEÇİMİ ÇOK İYİ OLMUŞ
Ortalama ellişer dakikalık dokuz bölümden oluşan dizinin baş karakteri Kemal’i Selahattin Paşalı canlandırıyor. Son zamanlarda yıldızı iyice parlayan oyuncunun bu zamana kadar gördüğüm en iyi performansı olduğunu söyleyebilirim. “Füsun”a can veren Eylül Lize Kandemir’i ilk defa izledim, oyunculuğunu çok beğendim genelde piyasaya yeni çıkan oyuncularda görülen acemilik yok denecek kadardı. Anneler zaten yılların oyuncusu, şahane oynamışlar; Kemal’in annesi Vecihe Basmacı (Tilbe Saran), Füsun’un annesi Nesibe ise (Gülçin Kültür Şahin), Babalar da keza Bülent Emin Yarar ve Ercan Kesal rolleri az olmasına rağmen kendilerini gösteriyorlar. Kemal’in nişanlısı Sibel (Oya Unustası), Kemal’in yakın dostu Zaim Onur Ünsal bütün kadro çok iyi iş çıkarmış. Arka fon klasik müzik hikayeye çok uygundu.
Marios Takoushis’den “Golden Moment”, altın değerindeki anların kıymetini anlatan bir müzikti, hüzünlü ve dokunaklıydı. Dönemimin Türk pop müziklerinden de örnekler vardı. Bütün olarak bir çerçeve çizecek olursak dış mekanlar, zamanın ruhu hikayeye yedirilerek kadın erkek ilişkisine tek boyutlu değil çok boyutlu bakılması gerektiğini kanıtlayan bir dizi olduğunu söyleyebiliriz…
AŞK BÜYÜK BİR DİKKAT VE ŞEFKAT İŞİDİR !
Anlaşılacağı üzere bu bir aşk hikayesi! Farklı bir aşk hikayesi! Aşkı bir yandan fetişleştirirken bir yandan da tarafların kusurlarını gözler önüne seren, özellikle aşkta erkeğin bencilliğine vurgu yapan, zengin erkeklerin klasik eğilimi olan nişanlılığını ya da evliliğini sürdürüp metresini yedekte tutarak her iki kadını da aldatan tutumunu açıkça ortaya koyan bir hikaye. Sınıfsal olarak baktığımızda ise burjuva sınıfının her şeyi kendine hak gören üstten bakış açısını, yoksulların kompleksini, köylü kurnazlığını, basit çıkarlar uğruna ayıp saydığı geleneksel adetlere göz yumduğunu görebiliyoruz. Modern ve gelenekselliği temsil eden tarafların işlerine geldiği gibi adetleri kullanmaları insanın içinde buruk ve ekşi bir tat bırakıyor…
Hikaye İstanbul sosyetesinden Basmacı ailesinin tanıtımıyla başlıyor. Ünlü bir restoranda bir araya gelen aile Kemal’in nişanı üzerine konuşurlar. Kemal Basmacı’nın kendi cemiyetinden Sibel ile Hilton’da nişanı olacaktır. Hilton burada Türk sosyetesinin sınıfını ortaya koyan en önemli göstergedir. Nişanlılar dışarıya çıktıklarında zamanın İstanbul’u ile karşılarız, 1970’lerin ortasında bahar ayı, şehrin ışıkları, dönemin otomobilleri büyülü bir atmosfer. Mekan, batı ile doğunun birleştiği ve insanının buna göre şekillendiğinin göstergesidir. Kemal ve sibel caddede yürürken bir mağazanın vitrininde sergilenen çantayı gören Sibel’in çantayı beğenmesi üzerine Kemal ertesi gün o çantayı almak için mağazaya girer ve uzaktan akrabası olan füsun ile karşılaşır. Füsun o mağazanın tezgahtarıdır, büyüleyici güzelliğe sahiptir, Kemal farkında olmadan çarpılır. Çantayı satın alır. Çanta bu aşka vesile olan en önemli nesnedir. Dolayısıyla nesne aşkın temelini atan göstergedir ve aşkın büyümesini sağlayacak olan en önemli şeylerin nesneler olacağının da habercisidir…
ROMAN İLE DİZİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
Roman düşünsel derinliğiyle, dizi ise dramatik etkisiyle öne çıkıyor! Romanı 2008’de yayınlandığı zaman okumuştum. Çok uzun zaman önce okuduğum için ayrıntılı bir karşılaştırma yapamayacağım. Eserden aklımda kalan Kemal’in Füsun’un ailesini hemen her gün ziyaret ederek detaylı eşya betimlemeleri yaptığı derin aşkının çıkmazlarında sevgilisinin dudaklarının izi kaldığı içtiği sigaradan, dokunduğu nesnelere kadar medet umarak onları Füsun’un yerine koyduğu için sahiplenmek istemesi… Yazının giriş bölümünde bahsettiğim gibi o eşyaların Füsun’un yerini alması bu aşkın çıkmazında bir çıkış yolu idi Kemal için. Merhamet Apartmanını çok hatırlamadığım için aklımda platonik bir aşk olarak kalmış. Ama bizim burjuva efendisi Kemal’in bencilce davranıp döneminde bekaretin geleneksel tabularını yıkarak kendinden on yaş küçük, on sekiz yaşındaki bir kızın modern olması gerektiğine inandırarak “Sonuna kadar gitmesi”ni atlamışım. Öte yandan romanda Füsun öne çıkan bir karakter değildi, onu Kemal’in zihninde yer ettiği biçimde gölge bir kahraman olarak hatırlıyorum. Dizide kadın figürünü öne çıkaran sebeplerin altında yönetmenin kadın olması (Zeynep Avcı) yatıyor. Füsun’un iç dünyasının kapılarını bize açıyor. İstediği hiçbir şeyi elde edemeyen, güçlü yeteneklerden yoksun Füsun’un trajedisi biz kadın izleyicileri derinden sarsıyor. Film yıldızı olmak istiyor olamıyor, resim yapmaya uğraşıyor kopyadan öteye gidemiyor, modern kadınlar gibi araba kullanmak istiyor onun da sonu felaketle bitiyor…
Kemal’e gelince başlangıçta bu aşkın geçici olduğuna inandığı için erkek içgüdüleriyle davranıp iki kadını birden idare etmeye çalışsa da giderek patetik biçimde yoksul kızın aşk pençesine düşüyor. Kendi sınıfından soğuyor, o dünyaya ait olmadığını hissediyor, onun uzağındaki her şey anlamsız geliyor, füsun’un yokluğunda onun ait olduğu dünyaya dönüyor, Nişantaşı’ndan, Beyoğlu’ndan çıkarak gecekondu mahallelerinin sokaklarına vuruyor kendini, tipik orta sınıf Türk erkeklerin kaldığı Fatih otelinde derin bir uykuya dalabiliyor.
Özetle bireysel bir aşk hikâyesi üzerinden Türkiye’nin 1970–80’li yıllardaki toplumsal dönüşümünü anlatan katmanlı bir eser. Pamuk bu aşkı yalnızca romantik bir duygu olarak değil; sınıf, modernleşme, Batılılaşma ve gelenek arasında sıkışmış bir toplumun aynası olarak kurgular. Bu yönüyle eser, kişisel bir hikâyeyi kültürel hafıza meselesine dönüşür. Dizi de bu aynayı olduğu gibi bize yansıtıyor…
Yönetmen : Zeynep Günay Tan
Hikaye : Orhan Pamuk
Senaryo : Ertan Kurtulan
Görüntü Yönetmeni :
Kurgu : İdil Akkuş, Şenay İnce
Müzik : Cem Ergünoğlu, Marios Takoushis
Oyuncular : Selahattin Paşalı, Eylül Lize Kandemir, Oya Unustası, Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Gülçin Kültür Şahin, Ercan Kesal, Zeynep Dinsel, Tolga İskit, Onur Ünsal
Türkiye / Romantik-Dram / 9 Bölüm 45 Dk.









