Devrim Erbil : Gökyüzü Öyle Maviydi ki

Film, Devrim Erbil’in sanat anlayışına dair bir nebze fikir edinme şansını yakalamamız açısından değer arz ediyor. Sanattan beslenen filmlere ve belgesellere ihtiyacımız var. Özellikle dış mekan çekimlerinde iyi iş kotaran ve göz zevkimizi tatmin eden yönetmenin başarısını, belgeselin hikayesi ve kurgusunda sürdürdüğünü söylemek ise zor. Olay örgüsünün azlığı belgeseli belirli noktalarda kısırlaştırıyor.

OrtaKoltuk Puanı:

 

Devrim Erbil Belgeseli

İstanbul’un ressamı olarak tanınan, akademisyen ve ve Devlet sanatçısı Devrim Erbil’in özel ve sanat yaşamından bazı kesitler sunarak bizleri onun özel yolculuğuna ortak etmeyi hedefleyen “Devrim Erbil : Gökyüzü Öyle Maviydi Ki” isimli yaklaşık 80 dakikalık belgeselin gala gösterimi 17 Şubat akşamı Zorlu Performans Sanatları Merkezi Salonu’nda gerçekleşti. Sanatçının kendi, ailesi ve dostlarının da davetli olduğu ve Erbil’in 10-15 dakikalık konuşması ile açılışı yapılan bu gösterime, yakınlık bağlarının derinden hissedildiği sıcak bir atmosfer hâkimdi. Belgeselin gösteriminden önce duygularını kısaca paylaşma ihtiyacı duyan ve şimdilerde 90 yaşına yaklaşan değerli sanatçının samimi konuşmasına tanıklık etmek izleyiciler üzerinde hoş bir etki bırakırken, yakınlarını sahneye davet eden ve ona yaşam serüveninde eşlik edenleri izleyicilere tanıtma çabası oldukça sevimli görüntüler yarattı. Mizahi yönünün de en az resimleri kadar iyi olduğu anlaşılan sanatçıyı dinlemek ve onun hikâyesini anlatan bu belgeseli izlemek için hazırlanmak da haliyle bir ayrıcalıktı.

Bir Yaşama Sığan Kucak Dolusu Başarı

60 yılı aşkın süredir resim üreten, akademi (şimdilerin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) eğitimi alan ve söz konusu akademide uzun yıllar hocalık yapan, soyut ve ritmik bir çalışma tarzı benimseyen, İstanbul manzaralarını ve doğa kompozisyonlarını resmetmeye özel ilgi duyan, kuş gibi imgelere resimlerinde özellikle yer veren, resim alanında ülkemizin gelişmesine birçok mecrada (akademi, müze, galeri vb.) öncülük eden, resim alanında çalışmalar veren diğer mühim isimlerle bir araya gelerek kaliteli oluşumları meydana getiren, niteliği bakımından çalışmaları Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü gibi önemli ödüllere layık görülen ve yurtdışında da sergilenen resimleriyle de göğsümüzü kabartmaya devam eden Uşak doğumlu ve çocukluğunu Balıkesir ilinde geçiren usta sanatçının resimleri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Ankara Milli Kütüphane Koleksiyonu, İzmir Resim ve Heykel Müzesi, İzmir Selçuk Yaşar Müzesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesi, Balıkesir Devrim Erbil Çağdaş Sanat Kişisel Müzesi gibi yerel yerlerde ve Romanya, Mısır, Bosna-Hersek ve Amerika’daki müzeler gibi uluslararası mecralarda sergilendi.

Yerli Sinemamızın İlk Ressam Filmi Olma Özelliği

Erbil’in başarılı meslek hayatı Burcu Pelvanoğlu, Mehmet Ergüven ve Durmuş Akbulut gibi isimlerin ilgisini çektiği için sanatı hakkında kitaplar yazıldı fakat birlikte çalıştığı Bedri Rahmi Eyüpoğlu hakkında çekilen ve konuk olduğu bir belgesel dışında sanatçının şahsına has şu ana değin herhangi bir belgesel çekimi yapılmadı. Dolayısıyla, hakkında bir kitabı da kaleme alan ve onu “Resmin Şairi” olarak adlandıran Durmuş Akbulut’un senaryosunu ve yönetmenliğini üstlendiği “Devrim Erbil : Gökyüzü Öyle Maviydi Ki” onun için yapılan belgesel niteliğindeki ilk film. Yazar, ses sanatçısı ve yönetmen kimliğiyle bilinen, Resim Neyi Anlatır, Açık Beden, Türk Resminin Öncüleri, Çocuklara Ressamlar ve Sinemanın İlkleri isimli kitapları yayımlanan, belgeselleri ve Bekçi (2018) ve Kiraz Mevsimi (2018) isimli sinema filmleriyle adından bahsettiren sinema bölümü mezunu Akbulut’un resim başta olmak üzere sanata ilgi duyduğu aşikar. Akbulut’un kıymetli ressamımızı onurlandıran bu uzun metrajlı film, Türk sinemamızın ilk ressam filmi olması açısından da önem taşıyor.

Şaşırabilmenin Lüksü

Rohmer filmlerini aratmayan sahneleriyle bizi görsel bir doyuma ulaştırmayı adeta misyon edinen film, sanatçının şimdisi ile geçmişi arasında mekik dokuyor. Film, sanatçının 10’lu yaşlarında arkadaşlık ettiği ve çocukluğuna dair anılarında büyük yer kaplayan Selim’in vefat ettiği haberini almasını merkezine yerleştiriyor. Selim’in kaybıyla birlikte, geriye doğru bir akış başlıyor ve şimdilerin usta sanatçısı Devrim Erbil’in çocuk Devrim hali bizleri karşılıyor. Bizler de, sinemada flashback dediğimiz bu sahnelerle, sanatçının güncel halinden çocukluğuna uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yıllarda, artık yaş almış Erbil’in bir şeyleri anımsamakta zorlanan hafızasında kalan kırıntılardan beslenerek, onun resim merakını tetikleyen nesnelerin/deneyimlerin neler olduğunu keşfediyoruz. Onun çocuk halini izledikçe bizler de çocukluğun nasıl bir dönem olduğunu hatırlamaya çalışıyoruz. Bir ağaç, bir boru veya bir manzara karşısında büyülenmenin ne denli muhteşem olduğunu fark ediyoruz yeniden.

Belgeseli izlerken; “Anlayabilirim, çoğu kere burnumla, yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak ve döğüşebilirim, doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum herşey için, herkes için, yaşım başım buna engel değil, ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni.” diyen Sevgili Nazım Hikmet aklıma geliyor. Gökyüzünün bir daha o kadar mavi olmayacağını düşünen Erbil, gökyüzünün maviliğine bir daha o kadar şaşıramayacağının hayıflanmasını ortaya koyuyor aslında.

Bir Kayıp, Bir Hatırlama

Bir kaybın bir hatırlatmaya yol açması bir noktada oldukça anlaşılır. Çocukluk arkadaşı ve uzun zamandır görüşülmeyen Selim’in kaybıyla birlikte, kaybolan çocukluğun da tonu hissettiriliyor. Hatta bununla da sınırlı kalınmayıp resim sanatı ile hafıza arasındaki bağlantının altı çiziliyor. Hafızanın canlandırılmasına ve siyah-beyaz olanın renklendirilmesine hizmet eden resim, hafızanın aksine tazeliğini korumaya devam ediyor. Devrim, yenice başlayan ve nasıl şekilleneceğine ilişkin bir fikrinin olmadığı hayatının adımlarını atıyor çocukluğunun geçtiği ormanlarda. Onu o yapan insanlara selam veriyor ve yanlarında yürüyor. Bir daha karşılaşma ihtimalinin bulunmadığı bir kişiden okuldaki öğretmenine kadar şahsiyetinin gelişmesine katkıda bulunuyorlar bu insanlar. O yıllarda içselleştiriyor görünenin ardındakini görmeyi ve ilk çizim denemelerini yapıyor. Tek başına bir anlam ifade etmese de tıpkı bir ağırlık merkezi gibi okul bahçesine bırakılan borunun, bir tünele benzediği ayırdına varması hasıl oluyor. Selim’i son defa yanında gördüğünü düşündüğü bu boru, içinden yalnızca bir trenin geçtiği bir tüneli değil, aynı zaman da ikisini bekleyen fakat neye benzeyeceğini bilmedikleri yaşam tünelini de andırıyor. Erbil’in çizimlerine de konu olduğu üzere, belgeselde insan seslerine yoğun bir biçimde denk gelmiyoruz ve çoğunlukla doğanın seslerini işitiyoruz.

İnsandan ve Zamandan Arındırılma

Onun tabiriyle insandan ve zamandan arındırılmış olan bir manzara bu katışıksız haliyle resmedilmeye değer. Ressamın tüm duyularıyla algıladığı ve içinde bulunmaktan hoşnut olduğu bu anı resmetmek ise, o anı onurlandırmanın ve o ana hakkını teslim etmenin bir yöntemini teşkil ediyor. Zaman konusuna tekrar dönecek olursak; ressam İstanbul için de benzer duygulara sahip. İstanbul zamanla oluşsa da onun manzarasının zamansız olduğunu söylüyor. Bir manzaranın bir suretten farklı olmadığını ve gökyüzünün ve yeryüzünün mükemmel bir şekilde birbirlerini tamamladıklarını düşünen ressam; uzaktan bakıldığında karmaşık görünen manzara resimleri için her şeyin birbirine girmiş halinin onun için tam, bütün ve kesintisiz olduğunu dile getirmekten çekinmiyor. Resimden tek bir kuşun dahi çıkartılmasının o resmi eksik yapacağı söylemi de bu düşüncesini doğruluyor. Belgeselin sonlarına doğru onu yitirdiği arkadaşının yıllardır onun için muhafaza ettiği resim defterini almak üzere yola çıkan görüntüsüyle bırakıyoruz.

Belgesele Dair

Durmuş Akbulut’un yazıp yönettiği ve kıymetli ressam Devrim Erbil’in yaşamını konu edinen “Devrim Erbil : Gökyüzü Öyle Maviydi ki” isimli bu belgesel film, onun sanat anlayışına dair bir nebze fikir edinme şansını yakalamamız açısından değer arz ediyor. Sanattan beslenen filmlere ve belgesellere ihtiyacımız var. Özellikle dış mekan çekimlerinde iyi iş kotaran ve göz zevkimizi tatmin eden yönetmenin başarısını, belgeselin hikayesi ve kurgusunda sürdürdüğünü söylemek ise zor. İzleyicisini bilgiye boğmaktan imtina ederek tematik bir duygulanım yaratmayı hedefleyen belgeselde, bazı sahnelerin gereğinden fazla uzaması ve yeterli zenginliğin sunulmaması izleyicinin sinema açlığıyla salondan ayrılmasına sebep oluyor. Olay örgüsünün azlığı belgeseli belirli noktalarda kısırlaştırıyor. Hal böyle olunca, belgeselin geniş seyirci kitleleri için değil, sanatçının yakın çevresi için yapıldığını düşünmek mevzu bahis oluyor. Tüm bunlara rağmen, ressamımıza bir değer atfı niteliğindeki bu belgeselin çekimi kıymet arz ediyor.

Yönetmen / Senaryo : Durmuş Akbulut

Türkiye / Belgesel-Dram / 80 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz