Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary
İnsan Bilinci, Umut ve Sorumluluk Üzerine Bir Yolculuk
İnsanlık, tüm kusurları, çatışmaları ve engelleriyle birlikte, hâlâ kendi bilincinin sorumluluğunu üstlenebilir; hâlâ denemeye değer bir umut taşıyor. “Project Hail Mary”, işte tam olarak bu: bilinmezliğe atılan bir adım, insanın kendisini, insanlığını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi hatırlama fırsatı.
Hollywood’un her yıl gelen uzay filmlerinin 2026 versiyonu Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi) vizyona girdi. Peşinen söylemek gerekirse, Kurtuluş Projesi, son yıllarda izlediğimiz uzay filmleri arasında en iyilerinden ve uzun yıllar unutulmadan izlenebileceğini düşündüğüm bir film. İzlerken, hikayenin inceliklerinden bir edebiyat uyarlaması olduğunu hissetmeye başladığınız Project Hail Mary, Marslı kitabının da yazarı olan Andy Weir’ın romanından beyazperdeye taşınmış.
Film, Güneş’in giderek sönmesine yol açan gizemli bir organizmanın Dünya’daki yaşamı tehdit etmesi üzerine başlatılan bir uzay görevini konu alıyor. Hikaye, akademiye küsüp hayatına sıradan bir fen öğretmeni olarak devam etmeyi seçen Ryland Grace’in, mürettebattan sağ kalan tek kişi olarak ve hafızasını kaybetmiş şekilde bir uzay gemisinde uyanmasıyla başlıyor. Grace zamanla hem kim olduğunu hem de insanlığı kurtarma görevine nasıl dahil olduğunu hatırlarken, görevi sırasında yalnız olmadığını fark etmesi ve başka bir yıldız sisteminden gelen bir canlıyla beklenmedik bir temas kurmasıyla hikaye gelişiyor.
Gerçekten seyir zevki son derece yüksek olan ve bilimkurgu klasiklerine yaklaşan bir hikaye ve tarza sahip film, bilimkurgu sinemasını ve özellikle uzay filmlerini, hatta hayatta kalma (survival) temalı filmleri çok seven biri olarak beni 90’ların bilimkurgu sinemasına götürdü. Son yıllarda özellikle uzay temalı filmlerde, adeta gerçek NASA prosedürleriymişcesine kanıksanmış detaylarla, astronot kostümlerine ve dekorlara ve tasarımlara kadar benzerleri tekrarlanan uzay yolcuklarına karşı bu filmde biraz daha yaratıcı tasarımlarla karşılaşıyoruz. Üstelik bilimkurgudan çok psikolojik gerilime odaklanan uzay filmleri furyasının da dışında kalıyor. Bilimsel kurguya da çokça yer verilerek psikolojik ve felsefi temalar etrafında dönen bir hikaye izliyoruz.
Görsel tasarımlar abartıdan uzak; ancak son derece başarılı ve özgün yapılmış. Görsel efektler seyir zevkini yükseltse de filmi daha keyifli hale getiren karakterin dönüşümü ve hikayenin hem son derece duygusal ve samimi hem de son derece mizahi ele alınışı. Bu noktadaysa Ryan Gosling’in performansı filmi gerçekten bambaşka bir seviyeye taşıyor diyebiliriz. Açıkçası farklı bir performansla dramanın suyunu çıkarabilecek şekilde kaleme alınmış bazı duygusal sahneler dahi Ryan Gosling’in karaktere kattığı inandırıcılık sayesinde fazlalık hissettirmeden, sinemanın büyüsüyle etkileyici hâle geliyor. Öte yandan filmin, hikayeyi ve duyguları büyütmekten kaçınmayan tavrı da son derece güzel. Yer yer bir çizgi film estetiğini andıran sahneler, dramanın ve mizahın, çizgi film karakterlerine has bir duygusallık, sakarlık ve neşeyle yansıtıldığı sahneler, filmi daha da yükselten ögeler. Böylece film, görsel efektlerinin başarısıyla bizi başka bir galaksiye götürürken, tarzıyla da başka bir evrene dahil ediyor adeta.
Film, bana göre tematik olarak merkezine aldığı insan bilincine ikili bir yerden bakıyor. Bir yandan onun gelişkin kapasitesine, neredeyse kozmik ölçekte üstlenebileceği misyona işaret ediyor. İnsan zihninin, uygun koşullarda, başka bir yıldız sistemini bile kurtarabilecek bir kavrayışa ulaşabildiğini gösteriyor. Diğer yandan, Grace’in yolculuğunda karşılaştığı Rocky üzerinden bu kavrayışın yalnızca insana özgü olmayabileceğini de hatırlatıyor; yani insan bilincinin misyonunu vurgularken, onu merkeze koyan bir düşünceden de uzaklaşıyor.
Asıl mesele ise Grace’in kendi yeteneklerini kullanmak, bu bilginin sorumluluğunu üstlenmek veya bundan kaçınmak arasında yaşadığı içsel çelişkiler üzerinden anlatılıyor. Grace’in çelişkileri aracılığıyla film, insanlığın sahip olduğu gelişkin bilince rağmen, bu bilincin gerektirdiği etik ve kolektif sorumluluğu ne ölçüde yerine getirdiğini sorgulatıyor. İnsanın yapabilecekleri düşünüldüğünde; sömürü, savaş, şiddet ve ilerlemenin önündeki yapısal engellerle kuşatılmış bir dünyada, bu bilincin adeta kendi potansiyelinin gerisine hapsedildiğini gösteriyor.
Üstelik film, bu insan-doğa gerilimini yalnızca toplumsal bir arka plan olarak bırakmıyor; doğayı, yıldızlararası ölçekte insanın karşısına çıkan ve onu sınayan bir güç olarak da konumlandırıyor. Güneş’i tehdit eden organizma üzerinden insanlığın doğayla mücadelesi yeniden düşünülürken, bu mücadelenin salt tahakküm kurma değil, anlama, çözme ve uyum sağlama çabası olduğu da gösteriliyor. Bu anlamıyla Marslı filminde de gördüğümüz bir tema yeniden işleniyor.
Grace ile Rocky arasındaki ilişki sadece akıl ve problem çözme üzerine kurulu değil; ihtiyaç duyma, güven, dayanışma ve dostluk gibi insani katmanlar ön planda. Film, aklı tek başına yüceltmemesi ve duygulara, bağlara ve iletişime vurgu yapmasıyla toplumsallığa da göndermede bulunuyor. Bu yönüyle anlatı, insanın kendisini yalnızca düşünen bir varlık olarak değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde anlam kazanan bir varlık olarak da yeniden hatırlamasını sağlıyor. İletişimi de yalnızca dil, semboller veya teknik bir anlaşma meselesi olarak ele almıyor. Görünüşte tamamen farklı iki varlığın anlaşması, sadece aynı dili konuşabilmekten değil, benzer korkuları, ihtiyaçları ve sorumlulukları paylaşabilmekten ve en önemlisi ortak yaşantılardan geçiyor.
Ötekine duyulan ihtiyaç, Ryan Gosling’in oyunculuğu sayesinde son derece başarılı yansıtılmış olsa da filmin açılışındaki yalnızlık ve çaresizlik sahneleri biraz aceleci işlenmiş. Üstelik Grace’in uzay gemisinde tek başına geçirdiği günlerin adeta birebir Passengers filmindeki benzer çekilmesi de bu aceleciliği pekiştiriyor. Uzay filmleri matematiğine alışmış seyirci için bu kısım yeterli olabilir; ancak yine de filmin kalanına kıyasla seyirciyi duyguya sokmak konusunda biraz eksik kalıyor. Bu eksiklik Grace ve Rocky’nin ilk karşılaşmasındaki duygusal yoğunluğu da biraz azaltıyor. Eski bilimkurgu filmlerinin ruhunu yansıtan bu filmin, bu sahnede de el teması üzerinden yaptığı E.T. göndermesi son derece sevimli.
Ryan Gosling, Tom Hanks’in bir voleybol topuyla kurduğu bağla yarışacak bir performans sergilerken, senaryo da bize bilimsel detayları son derece anlaşılır ve takip etmesi kolay şekilde aktarması açısından gayet başarılı. Hafızasının bulanıklıklarından sıyrıldığı kadarıyla kendisini tanıdığımız Grace’in geçmişine dair çok bir şey bilmiyor oluşumuz da muhtemelen bir seçim. Ve bu seçim, bize bu karakteri var edenin tam da bu dönüşümün kendisini olduğunu tekrar hatırlatırken, aynı zamanda demin söz ettiğim temayla da bütünleşiyor; Grace, kendisinden çok insanlığı temsil eden bir kişilik kazanıyor. Bu durum, aynı zamanda bir devam filmi olasılığını da beraberinde getiriyor elbette. Filmin IMAX’e uygun çekildiğini de hatırlatarak, beni hikayesi ve tarzıyla büyüleyen bu filmi, vizyondayken izlemenizi, mümkünse de bir IMAX salonda izlemenizi öneririm.
Son olarak, geminin adı “Hail Mary”. Amerikan futbolundaki “Hail Mary pass”ten geliyor; maçın son anlarında, kazanmak için başka seçeneğin kalmadığı durumlarda yapılan uzun ve düşük ihtimalli pas anlamına geliyor. Filmde bu isim, insanlığın elindeki son kozu, başarı ihtimali belirsiz ama denemeye değer girişimi simgeliyor. İnsanlık, tüm kusurları, çatışmaları ve engelleriyle birlikte, hâlâ kendi bilincinin sorumluluğunu üstlenebilir; hâlâ denemeye değer bir umut taşıyor. “Project Hail Mary”, işte tam olarak bu: bilinmezliğe atılan bir adım, insanın kendisini, insanlığını ve dünyayla kurduğu ilişkiyi hatırlama fırsatı.
* Misafir Yazar : İDİL ÖZKURŞUN
Yönetmen : Phil Lord, Christopher Miller
Senaryo : Drew Goddard, Andy Weir
Görüntü Yönetmeni : Greig Fraser
Oyuncular : KeRyan Gosling, Liz Kingsman, Lionel Boyce, Milana Vayntrub, Sandra Hüller, Ken Leung, James Ortiz, James Wright, Robert James, Isla McRae
ABD / Bilimkurgu / 155 Dk.













