Squid Game / Kalamar Oyunu

Kapitalizm Öldürür…

Netflix yapımı “Squid Game”, 17 Eylül 2021 tarihi itibariyle platformda yayınlandı ve kelimenin tam anlamıyla geniş bir mecrada fırtınalar kopardı. Bu durum zaten izlenme oranlarına da yansımış durumda. Dizi, henüz ilk ayında toplamda 111 milyon kişi tarafından izlenerek son zamanların en çok izlenen yapımı oldu. Aslında bu ilgi, ön bakışla biraz şaşırtıcı görünebilir. Zira genel izleyici kitlesine hitap eden politikalar benimseyen Netflix, yayın ilkeleri gereği daha çok dram ve komedi gibi genelde aynı estetik biçimli yapımları ortalama izleyici kitlesine sunuyordu. Ancak bahse konu “Squid Game” dizisinin diğer türdeş yapımlardan farklı olarak, politik bir hatta da oturmasıyla dikkat çekiyor.

Özellikle siyasetin solunda olanlar için temel meseleler olan kapitalizmin acımasızlığını ele alan, bu hususta düşündüren, farklı okumalara açık bir yapımın geniş bir izlenme oranına ulaşması şaşırttı. Ancak son dönem özellikle Bong Joon-Ho’nun akademi ödüllerine ulaşan yine bir başka Güney Kore yapımı “Parazit”i ile başlayan, Uzakdoğu sinemasının sadece kan ile beslenmeyen, daha evrensel ve insani duyarlılığa hitap eden bağımsız yapımlarını da görmeye başlamıştık. Parazit’in daha kalın hatlarla çizdiği meseleler şimdi bir dizi olarak karşımızda…

Hwang Dong-hyuk tarafından senaryosunun yazılıp aynı zamanda yönetildiği filmde, boşandığı eşinden on yaşlarında Ga-Yeong isimli bir kızı olan, alt sınıftan olduğu hemen anlaşılan Seong Gi-Hun’un (Lee Jung Jae) ana karakter olarak belirdiğini görmekteyiz. Öncesinde şoför olan, ardından çeşitli ticari işlere atılsa da kumar bağımlılığı nedeni ile elde avuçta neyi varsa savuran, biraz da sınıf atlama telaşı içinde olan bir kişidir Seong. Tefecilere ve bankaya oldukça yüksek borcu vardır. Gerçekten de henüz ilk sahnelerde Seong’un hayata tutunmakta oldukça zorlandığını anlıyoruz. Aslında biraz da öylesine, rastlantılar ile beslenen yaşamı vardır. Kaygısızdır ve şansa bırakmıştır birçok şeyi.

Erken sahnelerde, boşandığı eşinden olan kızına doğum günü için hediye alacak parayı bulamaması nedeni ile annesinin kredi kartını ondan izinsiz aldığını görüyoruz. Burada kartın şifresinin annesinin doğum tarihi olacağından hareketle bunu yazmak istediği esnada annesinin doğum yılını hatırlamaması tam da sistem için istenen, arzu edilen derinliksiz, belleksiz bir kişilik örneği olduğunu göstermekte. Ve bu parayla da daha sonra at yarışı oynayarak daha fazla para kazanma hırsına giriyor.

Şansı yaver gidip yüklüce para kazansa da, daha önce tefecilerin tuzağına düştüğünden onların takibinden kurtulamaz ve bu paraların hepsini onlara kaptırır. Artık yine beş parasızdır. Ancak at yarışı ödülünü alırken bahşiş olarak verdiği parayı geri alarak kızı için oyun makinasından kazandığı oyuncağı götürmek için tren istasyonunda beklediğinde, iyi giyimli birisi tarafından origami oyununa benzeyen “ddakjl” isimli oyunu oynaması kendisine teklif edilir. Aslında oyunun kuralları ve koşulları basittir: Kartı geri döndüren, teklif edilen parayı alacaktır. Ancak Seong’un parası olmadığından iyi giyimli adamın kendisine her kaybettiğinde yüz bin won’un karşılığı olarak tokat atma teklifini kabul eder.

Bu şekilde kayıplar ve üst sınıfın fakire tokadı sürer. Ancak an gelir ve Seong da kartı döndürmeyi başarır ve yüz bin wonluk ödülün tadına varmıştır. İyi giyimli adamın parası olduğundan ona tokat atamaz. Parayı alır. Ancak iyi giyimli bu adamın onun peşini bırakmaya hiç niyeti yoktur. Zaten paranın sıcaklığını, -belki de esaretini demek gerekiyor- hisseden Seong’un kendisine uzatılan kartı almakta tereddüttü yoktur. Ve kızı ile buluşan Seong’a kızının, “kavga edebilirsin ama dayak yeme” öğüdü uyarınca bir bakıma metafor olarak kapitalist dünyanın gladyatör arenasına adımını atmasına şimdi ramak vardır…

Öl ki Ayakta Kalayım…

Kendisine uzatılan kartı arayarak şirket ile temasa geçen Seong, 456 numaralı olarak bilincini kaybederek bir yatakhanede, diğer bulunanlar gibi aynı eşofmanla uyanır. Burası uzay istasyonu görünümünde, gözetim altında tutuldukları bir mekândır. Diğer kendisi dışındaki 455 oyuncu ile birlikte bir oyuna gitmeye davet edilir. Survivor benzeri ama ondan çok daha tehlikeli, ölümcül bir oyun teklifidir bu. Kuralları bellidir. Bir bakıma diğerinin ölümü kendilerinin çok para kazanması için bir gerekliliktir.

İşin ucunda eski, hakir görülen yaşamlarından uzaklaşma vardır. Zaten bu durum onlara eski o acınası hayatları, bir bakıma “büyük birader” teşhirciliğiyle gösterilerek motivasyonları bu şekilde sağlanmaya çalışılır. Onlara komutlar veren, gözetim altında tutan kırmızı tulumlu, maskeli adamlar önce kibar görünürler.

Oyunun gittikçe tehlikelileşen çeşitli aşamaları vardır: Altı günde altı oyun çıkacaktır karşılarına: Misket, Şeker Kalıbı, Kırmızı Işık Yeşil Işık, Kalamar, Halat Çekme ve Cam Köprü… Seong için kişisel bir sorun vardır aslında her şeyden öte. Gittikçe para kazanma hırsını arttıran aynı zamanda. Boşandığı eşinin yeni kocasınca kızının Amerika’ya götürülme planları vardır. Ne olursa olsun Seong, fakir halinden kurtulmalıdır. Bu ise ilk oyunlardan olan kırmızı ve yeşil ışıktan sağ kalması ile mümkündür. Üstelik bu oyunun daha da tehlikeli aşamaları bulunmaktadır.

İlk evrede verilen komuttan sonra hareket halinde olduğu tespit edilen olursa artık o ölümü hak etmiştir. Sınırı bir şekilde geçenler ise ikinci tura kalabilecektir. Bu durum bir bakıma “uyum”u simgeler. Yani “size denileni yap ve yaşamını sürdür. Yoksa harekete geçersen ölürsün.” Oyunun kuralları arasında çoğunluğun oyunu fesih yetkisi de vardır. Ancak başkalarının sırtından kazanç elde etme hırsı dayanışmacı ruhu öldürmektedir. Bu arada fonda onları caz müzik eşliğinde, konforlu odasında ekrandan tıpkı bir film izler gibi gözetleyen neo liberal patronun keyfi gayet yerindedir.

Tehlikeli ve Ölümcül Oyunlar…

Squid Game” ya da “Kalamar Oyunu” dizisi, başta da belirttiğim gibi büyük ilgi gördü. Bunun nedenleri arasında kuşkusuz insanların evrensel ölçekte gittikçe fakirleşen halleri ile kendilerini Seong olarak görmelerinin etkisi var kuşkusuz. Sınıfsal çelişkilerin gittikçe artması, Marks’ın çok öncesinde yaşayan düşünürleri de etkilemişti. Anarşist kimi yazarlar çok daha radikal öneriler sunmaktaydılar. Fakat Marks, tüm bunları, ekonomiye dair derin bilgisiyle sistemli bir düşünüş haline getirdi.

Filmin sistem karşıtı olarak görülebilecek kimi yönleri tabi ki var. Fakat diziye dönük bu teveccühün nedenini pandemi döneminde özellikle daha belirginleşen, ortaya çıkan, yarı zamanlı iş gücünü temsil eden ancak güvencesiz ve genel olarak da Netflix yapımlarını takip eden prekarite ya da prekarya sınıfından insanların kendisinden bir şeyler bulması olarak görmek bence daha doğru bir değerlendirme olacaktır. Distopik havada devam etse de aslında tam da gerçeğin temsili var yansıyanlarda. Ölümcül bir oyun ve sonunda tüm dayanışma ruhunun ayakta kalma adına yok edilmesi. Ölüm artık çok kolaydır ve rakamlara indirgenmiştir. Günümüz dünyasına ne de uygundur çizilen bu çerçeve…

Neo liberal şirketin, oyunculardan istediği aslında prekaryanın tam bir teslimidir ve bu da dünya ekonomik sistem değişikliğinin yeni bir belirleyicisi olarak yansır. Yani Marks’ın proletarya ve burjuva çelişkisini, diyalektiğini de aşan, yeni bir düzen vardır ortada. Bu artık Foucault’un biyo-iktidar önermesinden ödünç alırsak, bedenin ve ruhun, her şeye muktedir bir ekonomik çarkça teslim alınmasıdır. Umudun, zamanın, hayallerin, hayatın…

Filmin belki de geniş ilgisini, bu sisteme duyulan merak olarak okumak gerek. Dizi öyle ya da böyle, yeni bir biçimle de olsa, daha karmaşık bir sınıfsal çelişkiyi yansıtsa da, aslında bir gerçeği değiştirmiyor: En nihayetinde ve ezcümle kapitalizm bu yeni biçimiyle de öldürüyor ve “Squid Game” en azından genel izleyene böyle bir bilincin verilmesinde önemli bir işlev görüyor…

Dizinin Handikapları: Mantık Hataları, Klişeler…

Seong karakterine hayat veren Güney Koreli oyuncu “Jung Jae”, öncesinde erotik gerilim yapım olan “The Housemaid” filminde boy göstermişti. Dizinin beğenilmesinde onun çok büyük katkısı var. Yer yer abartıya kaçan oyunculuğu bulunsa da, çelişkili bir karakteri yansıtmakla rolünün zorluğunun üstesinden geldiğini görüyoruz.

Filmin çekimlerinin de sinema filmi kalitesinde olduğunu söylemek mümkün. Ve kimi sahnelerde Haydn ve Strauss’un kimi klasik eserlerinin görüntülere uyumlu müziklerle yansıdığını görüyoruz. Ancak filmin bu genel beğenilere karşın meramını tam olarak anlatamadığı, sonucu kimi klişelere bağlama telaşında olduğu, yapımın şiddeti barındırdığı, hatta basit oyunlar ile özellikle çocukları şiddete meyyal kıldığı yönünde kimi eleştiriler de var.

Ben aslında yapım aşamasında düşünüldüğü gibi, şayet bir dizi olarak değil, sinema türü olarak karşımıza çıkmış olması halinde Squid Game’in derdini daha derli toplu anlatabileceğini düşünenlerdenim. Zira dizi serilere bağlanınca ana konudan sapmalar, klişeler ve mantık hataları kaçınılmaz oluyor. Ve böyle ciddi bir sistem eleştirisi içeren yapımın da bu eleştirilere, bazı basit kurgu hatalarına uğraması doğal bence. Ancak yine de, değer dizilere nispetle yapımın sistem eleştirisini vermekle, insanlığın temel meseleleri üzerine ciddi düşüncelere sevk etmekle “Parazit” kadar önemli bir işlev taşıdığını söyleyebiliriz. Bu da az bir şey değil ve Uzakdoğu sanatında benzer eleştirel yapımların da artacağının bir bakıma habercisi…

Son bir not olarak belirtelim, filmin Korece öğrenmeyi oldukça teşvik ettiği söylenmekte ve de yine dil bağlamında bahis açılmışken belirtelim ki, dizinin Türkçe’ye çevrilmesinde kimi hataların bulunduğuna da dikkat çekilmekte… Umarım dizinin ilerleyen serilerinde bu hatalar giderilir ve ayrıca genel sistem eleştirilerini de basit bir yaşam kılavuzluğuna döndürmez…

Yönetmen / Senaryo : Hwang Dong-hyuk

Müzik : Jaeil Jung

Oyuncular : Jung-jae Lee, Park Hae-Soo, Heo Sung-Tae, Wi Ha-Joon, Gong Yoo, Grek Chun, Stephen Fu, Tom Chol, Rama Wallury, Jung Hoyeon, Paul Nakauchi, Hideo Kimura, Stephanie Kamure, Vivian Lu

Güney Kore / Aksiyon-Gerilim-Gizem-Dram / 60 Dk. (9 Bölüm)

 

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here