Odyssey
BELİRGİN REJİSEL KUSURLARI OLAN YAPIM
Filmi beğenmedim. Hem reji tercihleri hem de anlatı yapısı bağlamında ciddi kusurlar barındırıyor. Bu defoların üzerinden kısaca geçmek gerekirse; Akdeniz dünyasının Baltık coğrafyasıyla harmanlanması, kostüm ve mekân tasarımlarındaki anlamsız eklektizm, ritim / tempo, karakter temsillerindeki sığlık ve aksiyonun 2000 sonrası Hollywood savaş estetiğine hapsedilmesi gibi belirgin rejisel kusurları mevcut. Anlatısal boyuttaki yegane problemi ise Homeros’un aktarmak istediği felsefi ve ahlaki öğretilerin büyük çoğunluğunu yok sayarak anlamını değiştirmesi olarak söyleyebilirim.
ODYSSEY ÜZERİNE…
Bundan yaklaşık on yıl önce Christopher Nolan, en sevdiğim yönetmendi. Filmlerini tekrar tekrar izlerdim. Zamanla kafa yapımın ve bakış açımın değişmesi sonucu sinemasıyla kurduğum bağ giderek açılarak zayıfladı. Interstellar’dan bu yana ilk kez bir filmi için, “Odyssey” vesilesiyle kendisinin bir işini sinemada izlemiş oldum. Fikrimi yazının en başında net bir şekilde belirtmek isterim ki filmi beğenmedim. Hem reji tercihleri hem de anlatı yapısı bağlamında ciddi kusurlar barındırıyor. Bu defoların üzerinden kısaca geçmek gerekirse; Akdeniz dünyasının Baltık coğrafyasıyla harmanlanması, kostüm ve mekân tasarımlarındaki anlamsız eklektizm, ritim / tempo, karakter temsillerindeki sığlık ve aksiyonun 2000 sonrası Hollywood savaş estetiğine hapsedilmesi gibi belirgin rejisel kusurları mevcut. Anlatısal boyuttaki yegane problemi ise Homeros’un aktarmak istediği felsefi ve ahlaki öğretilerin büyük çoğunluğunu yok sayarak anlamını değiştirmesi olarak söyleyebilirim. Film, Katolik ögeler ve beyaz adamın yüceliğini merkeze alarak, egemen ideolojinin kendi kodlarını ve tahakkümünü yeniden üretip meşrulaştıran bir aygıta dönüşüyor.
Kabul etmek gerekir ki günümüzde sinemada bu çapta büyük prodüksiyonlu filmleri izleme sıklığımızda ciddi bir azalma mevcut. Böyle bir deneyim arıyorsanız filmin görsel ve işitsel bir tatmin sağlayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Biraz önce yukarıda özetlediğim yapısal ve ideolojik eleştirilerimi burada tek tek detaylandırmaya gerek duymuyorum, bu unsurları uzmanları tarafından enine boyuna inceleyen pek çok video, makale ve eleştiri halihazırda bulunmakta. Üzerine söyleyecek yeni bir sözüm kalmadığından dolayı tekrara düşmek istemedim. Eğer bu yaptığım eleştirilerin spesifik şekilde detaylarını merak ederseniz, internette yapacağınız ufak bir araştırmayla sözünü ettiğim başlıklara dair sayısız incelemeye kolayca ulaşabilirsiniz.
Açıkçası, bu “film” hakkında uzun uzadıya konuşmayı pek de anlamlı bulmuyorum. Çünkü eserin, yüzeysel bir kişisel beğeni yargısının ötesine geçerek derinlikli bir düşün tartışması yaratabilecek potansiyele sahip olmadığı kanaatindeyim. Bence asıl odaklanılması gereken; asıl kafa açıcı ve “absolut sanat” diye tanımlayabileceğimiz o boyut, günümüze kadar ulaşan tüm hikâyelerin, özünde üç bin yıllık bir destanın anlatı çatısının farklı varyasyonları veya devamı niteliğinde olduğu gerçeğidir. Bugüne dek film için yürütülen inanılmaz boyutlardaki pr çalışmalarının hiçbirinde bu tarihsel ve kuramsal arka planın altının çizildiğini görmedim. Tam da bu noktada, günümüzde son derece yaygın olan, kendisini sinemanın “üst aklı” gibi konumlandırarak geniş kitlelerin izleme motivasyonlarını yönlendiren sosyal medya içerik üreticilerinin ne kadar yüzeysel kaldığını vurgulamak isterim.
Dijitalleşmenin getirdiği bu sığlığın, görünenin ardında sinsice konuşlanmış bir teknik fetişizmi tetiklediğini düşünüyorum. Oyuncuların popülaritesi, Nolan’ın görsel efekt kullanmaktan kaçınması, çekimlerin özel Imax kameralarıyla yapılması veya Imax salonlarının muhteşem bir deneyim vaadi gibi unsurlar övülürken, bir filmi gerçekten iyi yapan yapısal hiçbir değere değinilmiyor. Elbette herkes sinemaya benle aynı perspektiften bakmak veya benzer bir motivasyonla yaklaşmak zorunda değil. Ancak sahip oldukları ciddi takipçi kitleleriyle bu işten bir ekonomi yaratarak hayatını idame ettiren kişilerin, eğer sinemaya asgari düzeyde bir ilgileri varsa, bu detayları es geçmemeleri gerektiğine inanıyorum.
Oysa tarihteki her mitin ve destanın yegâne amacı, hayatı ve dünyayı yorumlayarak farklı anlamlar üretmek, varoluşa dair bir pusula oluşturabilmektir. Bu film de bir destanın yeniden gün yüzüne çıkması olarak değerlendirildiğinde, Homeros’un vermek istediği öğretiler ile anlatı biçiminin yapılan tartışmalarda (teknik incelemeleri bir kenara ayırıyorum) merkeze alınması gerekildiğini düşünüyorum. İlyada ve Odyssey esasen klasik dramatik yapının temelini atan ilk yazılı eserler olarak tarihte yer almaktadır. Karakter ile tip arasındaki fark nedir ? Bir karakter nasıl yaratılır ? Motivasyonu nasıl olmalıdır ? Dostları, düşmanları ailesi ve bunların hikayedeki konumu nedir ? İnsana dair duygular bu motivasyonda nasıl korunabilir ? Nerde anlatının yükseleceği, nerde düşeceği nasıl belirlenmelidir ? Öğreti / önerme tüm bu yolculukta, o dönemin fiziksel şartları da gözetilerek nasıl ifadesini güçlendirebilir ? Gibi aslında birçok sorunun cevabını vermekte…
Bu klasik anlatı yapısı, ilerleyen çağlarda en bilinen örnekleriyle; Aristoteles’in Poetika’sıyla teorize edilmiş, yakın tarihte ise Joseph Campbell‘ın “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” gibi eserleriyle formüle edilerek günümüze taşınmıştır. Bugün tükettiğimiz sayısız filmin, romanın, öykünün veya oyunun merkezinde üç bin yıllık bir anlatının sapasağlam yatıyor olması bana son derece çarpıcı geliyor. İnsanın kibri, tanrısal olana boyun eğme zorunluluğu, yasaların ve kuralların önemi, ailenin muhafaza edilerek statükonun korunması, yeniden doğuş, kayıp, başarı ve aşk gibi temalar; bin yıllardır benzer şablonlardan geçirilerek anlatılmaya devam ediyor. Klasik anlatıdan nefret edip bunu reddeden anlatı kalıplarını seven ben bile, hikâyenin sonunda o katharsisi yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bu durum insanı ister istemez şu sorulara itiyor; acaba öyküsel bir metnin olması gereken tek formülü bu mu, yoksa bu yapı yalnızca insanlığın dünyayı anlamlandırma çabasındaki ortak refleksinin bir sonucu mu? Başka türlü etkili bir anlatı sahiden mümkün mü? Değişimin bu denli açık ve hızlı olduğu bir dünyada, üç bin yıllık bir hikâye nasıl oluyor da çekirdeğini koruyarak bugün bile içimizde bu kadar güçlü bir karşılık bulabiliyor? Beynimiz, algılayış biçimlerimiz, teknolojimiz, yaşam pratiklerimiz, iletişim becerilerimiz ve insan ilişkilerimiz yüz seksen derece değişmişken; insana dair o temel özün bu kadar yalın olması mıdır asıl gerçek?
Sinema salonunda filmi izlerken de sık sık bu sorular üzerine düşündüm. İtiraf etmeliyim ki ulaştığım cevaplar, bir yazar olarak beni ciddi anlamda demoralize ediyor. Belki de yepyeni ve tamamen özgün bir yaratım ortaya koyabileceğime dair içten içe beslediğim o yazar kibri ağır basıyordur, emin değilim. Buna benzer bir hissi en son, üniversitenin ilk yıllarında klasik anlatıları formülize eden kuramsal kitapları okuduğumda yaşamıştım. Beni o dönemde deneysel, Brechtiyen ve yapısökümcü anlatılara yönelten temel motivasyon da tam olarak karşılaştığım bu basitlik ve tekdüzelik gerçeğinden kaçma arzusuydu. Bunu kesinlikle klasik anlatıyı küçümsemek amacıyla söylemiyorum. Zaten hikâyenin sonunda gerçek bir doyumla katharsis yaşadığım göz önüne alındığında, böyle bir küçümseme son derece yapay ve çelişkili olurdu. Kendi yaratım sürecimde klasik yapıya hâlâ mesafeli dursam da Odyssey deneyimiyle birlikte bu anlatı geleneğinin sarsılmaz gücüne yeniden saygı duymaya başladığımı fark ettim. Nihayetinde, yazımın başına dönecek olursam; bence Nolan’ın nasıl bir film çektiğinden ziyade, Homeros’un metninin dünyayla ve yaşamla kurduğu o kadim bağ üzerine çok daha fazla düşünmeliyiz.
YAZAR : Orkun Alp Eğinlioğlu
Yönetmen / Senaryo : Christopher Nolan
Görüntü Yönetmeni : Hoyte Van Hoytema
Kurgu : Jennifer Lame
Müzik : Ludwig Göransson
Oyuncular : Matt Damon, Tom Holland, Charlize Theron, Anne Hathaway, Zendaya, Robert Pattinson, Jon Bernthal, Lupita Nyong’o
ABD / Tarihi-Aksiyon-Gerilim-Macera / 172 Dk










