Her işin bir raconu var…

İlhan Berk’in iki dizelik şiirini çok severim: “Neler çekmiş halkım / Türküler şahit”. Şimdi, bu covid-19 nedeniyle uygulanan karantina sürecinde evde otururken daha çok okuma, izleme, üzerine düşünme imkanı buluyor insan. Tabii ki, böyle gelmemiş böyle de gitmeyecek. Tabii ki, daha iyi, daha güzel ve daha doğruya ulaşacağız. Her zaman hep mutlu, huzurlu, refah içinde olacağımız o günler için çabamız. Bizden öncekiler de aynı süreci yaşadı, tıpkı onlardan öncekiler gibi. Hepsi bir tuğla koydu barış kulesinin yükselmesi için (ya da gedik açtı kötülükler dünyasına ışığın sızması için). İlmek ilmek örülen bu yaşamı elde etmek için çok insan canından oldu, çok insan hapislerde çürüdü, kimini tarih yazdı, kimini unuttuk. Ancak yine de onların da hakkını vermeliyiz.

…önce kültür

Bankacı filmini, bir ders filmi izler gibi izlemeli. Kazandıklarımızı, edindiklerimizi, gelişip büyüyen düşlerimizi sıralamalı ve bir hedef belirlemeli önce. Çocukluktan başlayarak “en iyi” (buradaki ‘en’ ile ‘iyi’ aslına bakarsanız sadece zengin olmak gibi görünüyor başlangıçta) olmayı hedefleyen siyahi çocuk, bütün engellerin üzerine büyük bir cesaretle gidip aşıyor. Küçük bir engel var önlerinde: Irkçılık. Siyahlarla beyazlar eşit değiller. Günümüzde de öyle değil mi? Sadece deri rengiyle değil, yaşadığı bölgeyle, konuştuğu dille, yaşadığı kentin mahallesiyle ve cinsiyetiyle de akıl almaz ayrımcılık yaş(at)ıyoruz hepimiz.

Emlakçı olmak isteyen iki siyahi arkadaşın önündeki tek seçenek, güvenecek bir beyaz bulmak ve vitrine onu koymaktır. Öyle de yaparlar. Bakın burası çok önemli.

O beyaz gence önce golf oynamayı öğretirler. Yemek masasında nasıl davranacağına, çatalı hangi eliyle ve tabii, hangi sırayla kullanacağına kadar… Neden sonra, “piştiğine” karar verdiklerinde sürerler piyasaya.

Irkçılık yaşama ihanettir..

Birçok sorunu aşabilen bu iki akıllı siyahi arkadaşı, sırf derilerinin rengi nedeniyle küçümseyen, aşağılayan, hor görüp yargılayan beyazlar onlar kadar aklını kullanmadığı gibi onlardan da yararlanmak için sıraya giriyorlar. Burada üzerinde durulması gereken insanın yetkinliği olmalıdır. Bir de yenilse de azmini yitirmeksizin kazanmak için cesaretle yeniden mücadeleye girişmesi belirleyicidir. Böyle insanları kaybettirmek yerine olanaklarını arttırırsanız herkes kazanır.

Haklısınız…

Bu kez bir film yazısından çok bir filmin kazandırdıklarını anlatmaya yazdım. Hepimizin görüntü yönetmenliğini yaptığı filmleri severek izlediğimiz Aytekin Çakmakçı, “Bir filmde ışığı fark etmiyorsanız görüntü yönetmeni başarılı demektir” diyor. Buna da bağlı olarak yönetmeni, oyuncusu hatta senaristi bile görmedi gözüm. Daldım filme… Hem de günümüze de uyarladım, yıllar önce Amerika’da yaşanmış bu gerçek öyküyü. Kimse duymasın, bir sır vereyim: Aradan geçen bunca yıla, bunca kuşağa, daha da önemlisi gelişen teknolojiye rağmen durumumuz pek iç açıcı sayılmaz bugün.

Filmi izledikten sonra neyin eksik olduğunu söylemenizi/yazmanızı bekleyeceğim. Bakalım, sizce de bence mi?

Misafir Yazar : Korkut Akın

Yönetmen : George Nolfi

Senaryo : Niceole R. Levy, David Lewis Smith, Stan Younger, Georgi Nolfi

Görüntü Yönetmeni : Charlotte Bruus Christensen

Müzik : H. Scott Salinas

Oyuncular : Samuel L. Jackson, Anthony Mackie, Nicholas Hould, Nia Long, Jessie T. Usher, Colm Meaney, Paul Ben-Victor, Gregory Alan Williams

ABD / Dram / 120 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here