Kadın Davası / L’Affaire Marie-Claire

FRANSIZ FEMİNİZMİNİN ZAFERİ

“KADIN DAVASI” ünlü Bobigny mahkemesinde yaşananları anlatıyor

1972’de görülen davada, tecavüz mağduru 16 yaşındaki Marie-Claire, annesi ve kürtajı yapan bir kadın yargılanmıştı. Cesur kadın avukatın stratejisi, mağdurun üzerinden davayı kadınları cezalandıran 50 yıllık yasanın sorgulandığı bir yargılamaya dönüştürmek oldu. Henüz ikinci filmlerini gerçekleştiren 2 yönetmen, olgun sinematografilerindeki başarıyla şaşırtıyorlar.

OrtaKoltuk Puanı:

 

Son Cannes Film Festivali’nin Özel Gösterimler kapsamında dünya prömiyerini yapan Lauriane Escaffre – Yvonnick Muller ikilisinin “Kadın Davası / L’Affaire Marie-Claire” bir biyolojik drama filmi. Film, Fransa’yı sarsan ve yarattığı tartışmalarla ardından gelen kuşakları etkileyecek bir dönüm noktası olan çok önemli bir davayı konu alıyor. 1972’de görülen bu davada, tecavüz mağduru 16 yaşındaki Marie-Claire, annesi ve 2 kadının yardımıyla yasadışı kürtaj yaptırmakla suçlanıyordu. Çoğunluğu erkek olan jürinin kararı kimseyi şaşırtmadı ve tecavüzcü serbest bırakılırken kadınlar hapis cezasına çarptırıldı. Yanlarında durup kararı istinafa götüren tek bir kişi vardı : Gözüpek aktivist, mağduru cezalandıran erkek egemen sistemi karşısına alacak kadar cesur avukat Gisele Halimi. Bu sarsıcı film, mahkeme salonundaki gerilimi dönemin toplumsal tepkileriyle de besliyor. Film yalnızca bir kürtaj davasını değil, kadınların kendi bedenleri üzerindeki hakları için verdikleri mücadeleleri, erkek egemen hukuk düzenini ve adalet kavramının toplumsal koşullara göre nasıl değişebileceğini ele alıyor.

SİMONE VEİL YASASI

Filmin tarhsel dönemini kavramak için 1972 Fransa’sına, Bobigny’de görülen davanın kürtajın yasallaşmasına giden süreçte oynadığı role bakmak gerekiyor. Kasım 1972’de Paris yakınlarındaki Bobigny mahkemesinde görülmeye başlanan bir genç kadının davasından toplumun yargılanmasına uzanan yolu izliyoruz. Marie-Claire Chevalier (Saul Benchetrit) tecavüz sonucu hamile kalmıştır. O tarihte Fransa’da kürtaj ağır biçimde kısıtlanmış ve cezai yaptırımlara bağlanmıştır. Marie-Claire, hamleliğini sonlandırmak için annesi Michele’den (Cécile De France) yardım ister. Annesi ve kendisine destek olan diğer kadınlar da bu nedenle yargılanma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Avukatları Gisele Halimi (Charlotte Gainsbourg), sanık kadınları yalnızca mevcut yasaya göre savunmakla yetinmez. Stratejisi, davayı kadınların suçlu olup olmadığının tartışıldığı bir duruşma olmaktan çıkarıp, kadınları cezalandıran yasanın kendisinin sorgulandığı bir yargılamaya dönüştürmektir. Gisele, bu cesur tutumuyla mahkemenin ve kamuoyunun dikkarini bireysel suçlamalardan yasanın toplumsal sorunlarına çevirir. Davayı kadınların kişisel kaderini aşarak, bütün ülkede tartışma başlatmasının riski, üç kadının mahkum edilmesi riskini taşır.

Fransa’da 1920 tarihli düzenlemeler doğum kontrolü ve kürtaj konusunda son derece kısıtlayıcı bir yaklaşım getirmişti. Gebeliğin isteğe bağlı sonlandırılması uzun yıllar cezai yaptırımlarla karşılaşmaya devam etti. İstenmeyen gebelik yaşayan kadınlar, güvenli sağlık hizmetlerine erişemediklerinde tehlikeli ve denetimsiz yöntemlere başvuruyorlardı. 1972’deki Bıbingny Davası, kürtaj yasağının toplumsal sonuçlarını ülke gündemine taşıdı. İki yıl sonra Sağlık Bakanı Simone Veil, kürtajı belirli koşullar altında yasalaştırmayı amaçlayan düzenlemeyi parlamentoya sundu. Ertesi yıl Veil Yasası ile Fransa’da kürtaj belirli yasal koşullar altında serbest bırakıldı. Simone Veil’in kararlılığı, uzun süreli feminist mücadele, sağlık alanındaki sorunlar, kamuoyu tartışmaları ve siyasi gelişmeler ile kadınlar kürtaj olma hakkını kazandı. Kimdi Simone Veil ? 1927’de Nice’de Doğan Veil, ailesi Yahudi Kökenli olmakla birlikte dindar değildi. 1944’te Nazi Almanya’sı tarafından Auschwitz-Birkenau toplama kampına götürüldü. Daha sonra Bergen-Belsen’de tutuldu. Annesini, babasını ve erkek kardeşini Holokost’ta kaybetti. Avrupa Parlamentosu Başkanlığı yapan Veil 2017’de, 89 yaşındayken vefat etti ve Başkan Macron’un kararıyla ertesi yıl Panthéon anıt mezarlığına defnedildi.

Spoiler vermemek için filmin ikinci yarısından bahsetmeyeceğim, ancak Avukat Giséle Halimi üzerinde durmak istiyorum. 1927 ile 2020 yılları arasında yaşayan, Tunus doğumlu Fransız avukat, yazar ve kadın hakları savunucusu olarak, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı ve üreme hakları konularında verdiği mücadeleyle tanınır. Filmde anlatılan Bobigny Davası, onun hukuk yolunda toplumsal değişim yaratma anlayışının en bilinen örneklerinden biridir. Halimi’nin tezi şuydu : “Bir yasa, kadınları tehlikeli koşullara sürüklüyor ve temel haklarını ihlal ediyorsa, o yasanın kendisi adil kabul edilebilir mi?” Bu yaklaşımıyla, mahkemenin önüne yalnızca sanıkların davranışlarını değil, yasanın meşruiyeti ve sonuçlarını da koyuyordu. Halimi siyasi açıdan kadınların bedenleri üzerindeki kararların devletin cezalandırma yetkisiyle ne ölçüde sınırlandırılabileceğini tartışmaya açtı.

ERKEK EGEMEN HUKUK DÜZENİ

Halimi toplumsal açıdan daha önce utanç ve gizlilik içinde yaşayan bir deneyimi kamuoyunun tartışabileceği bir hak meselesine dönüştürdü. Fransız feminist hareketinin önemli eşiği sayılan Bobigny Davasını gündeme getiren film, adaletin kimin için işlediğini sorgularken, bu olay üzerinden hukuk, ahlak, toplumsal cinsiyet ve iktidar arasındaki ilişkiyi de sorguluyor. Filmde tecavüze uğrayan Marie-Claire yargılanırken, kendisine tecavüz eden genç, hem kürtaj olayını ihbar eden kişi, hem de serbest bırakılan kişi. Film izleyicisini şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: “Hukuk, yalnızca kurallara uyulmasını mı sağlamalıdır, yoksa kuralların insanlara verdiği zararı da sorgulamalı mıdır ?” Marie-Claire’in yaşadıkları kişisel bir trajedidir. Ancak dava kamuoyuna taşındığında, benzer deneyimler yaşayan başka kadınların da sesini duyurabilecek bir simgeye dönüşür.

Sinemanın önemli temalarından biri olan bu dönüşüm, Gisele Halimi’nin stratejisiyle, benzer kadınların gelecekte aynı suçlamayla karşılaşmasını önleyebilecek bir değişimin önünü açmaktır. Bu stratejinin, 1920 tarihli bir kanunu değiştirebileceğinin bilincinde olan mahkeme hakimi Gisele Halimi’nin savunmasını yaparken sözünü sık sık keserek : “Burada Marie-Claire yargılanıyor, kürtaj yasası değil !” demesi boşuna değildir. Filmin feminist sinema açısından yerine gelince… “Kadın Dasvası”, kadınların tarihsel mücadelelerini anlatan filmler geleneği içinde değerlendirilebilir. Onu önemli kılan, yalnızca güçlü bir kadın karaktere yer vermesi değil, kadınların karşı karşıya kaldıkları eşitsizliği kurumsal bir sorun olarak ele alma potansiyelidir. “Kadın Davası”nda beni en çok şaşırtan filmin iki yaratıcısının, oyunculuklarıyla tanınan, henüz ikinci uzun metrajlı filmlerini gerçekleştiren Lauriane Escaffre ile Yvonnick Muller’in senaryo yazılımında olgun mizansenlerindeki başarıları oldu. 60 filmde oynayan Muller, ile 40 filmde oyuncu olarak yer alan Escaffre’in ”Kadın Davası”ndan önce yaptıkları tek bir film var : “Marie Reve” (2022).

Filmde mahkeme sahnelerindeki gerilimi sürekli ayakta tutan mizansenleri, avukatın savunma stratejisinin üç kadın müvekkili için oluşturduğu riski sürekli olarak canlı hissettirmeleri, oyuncu yönetmedeki başarılarıyla, “Kadın Davası”nı usta bir yönetmenin elinden çıkma bir film yaptı. Escaffre- Muller ikilisi, olgun sinematografileriyle ileride ilgiyle izlenmeyi hak ediyorlar. İki müthiş kadın oyuncu, Avukat Halimi’de Charlotte Gainsbourg ile Anne Michele’de Cécile de France kusursuz performanslarıyla filme çok şey katıyorlar. Sanatçı bir anne-babanın, oyuncu Jane Birkin ile besteci-şarkıcı Serge Gainsbourg’un kızları olarak Londra’da dünyaya gelen Charlotte Gainsbourg (55) ünlü yönetmenler tarafından aranan bir karakter oyuncusu. Lars Von Trier’in fetiş oyuncusu olarak, yönetmenin “Antichrist” filmiyle Charlotte Gainsbourg 2009 Cannes Film Festivali’nin En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı. 150’nin üstünde filmde rol alan Belçikalı Cécile de France (51), Dardenne Kardeşlerin “Bisikletli Çocuk / Le Gamin Au Vélo”daki kompozisyonuyla akıllarda kalacak.

Yasaklı kürtaj konulu filmlerin başyapıtı Cristian Mingiu’nun2007 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün / 4 Luni, 3 Septamani si 2 Zile”sidir. Film Çavuşevsku Romanya’sının baskıcı rejimi sırasında bir üniversite öğrencisi genç kadının, arkadaşının yardımıyla kürtaj işini gizli yapan kişiye ulaşmasını anlatır. Filmin önemi kürtajı yalnizca bireysel bir dram olarak değil, totaliter devletin vatandaşın bedeni üzerindeki iktidarının bir göstergesi olarak işlenmesidir. Mike Leigh’in 2004 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü kazanan “Vera Drike”ı, 1950’lerin Londra’sında kürtajı sadece istenmeyen gebelik yaşayan yoksul kadınlara yardım etmek için yapan Vera Drike’ın dramını anlatır. Bu roldeki İmelda Stauton, aynı festivalde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ile taçlandırıldı. Türün bir diğer ödüllü filmi, Annie Ernau’nun otobiyografik eserinden Audrey Diwan’ın uyarladığı “Kürtaj / L’évenement”dır (2021) Venedikte Altın Aslan Ödülü’nü kazanan film, yine bir üniversite öğrencisini odağına alıyordu. 2019 Cannes Film Festivali’nden 2 ödüle ayrılan, Cécile Sciamma’nın epik romantik draması “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi / Portrait de la Jeune Fille en Feu”sünün kahramanlarından biri, 18. yüzyıl Fransa’sında gebeliği sonlandırma kararı alan bir hizmetçi idi. Yazımı türün 3 klasik filmiyle bitireyim : William Wyler’in “Karakolda / Dedective Story” (1951), Claude Chabrol’ün “Bir Kadın Meselesi / Une Affaire de Femmes” (1988), Agnes Varda’nın “Biri Şarkı Söylüyor, Diğeri Söylemiyor / L’une Chante, L’autre Pas” (1977).

Yönetmen / Senaryo : Lauriane Escaffre, Yvonnick Muller

Kurgu : Céline Cloarec, Valérie Deseine

Oynayanlar : Charlotte Gainsbourg, Cécile de France, Saul Benchetrit, Lauraine Escaffre, Yvo Muller, Florence Loiret Caille, Grégory Gadebois

Fransa / Biyografi-Dram / 102 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz