Kursk

Bu hafta gösterime girecek filmlerden “Kursk” gerçek bir olaydan sinemaya uyarlanmış. Sovyetler Birliği’nin 1990 yılında çöküşünden sonra Vladimir Putin iktidarı ile birlikte yeniden toparlamaya başlayan Rusya’da, ikibinli yılların başında donanmanın gerçekleştirdiği ilk büyük tatbikatta K-141 Kursk denizaltısının “Barents Denizi” civarında yaşadığı o büyük facia hepimizin hatırındadır. Kuşkusuz gerçek olayın sinemaya aktarımında sinema anlatımının gerektirdiği bir kısım kurgusal değişiklikler de yok değil. Zira, olay gerçek olsa da film bir kitaptan uyarlanma, Robert Moore‘un olaydan kısa bir süre sonra yayımladığı “A Time to Die: The Untold Story of the Kursk Tragedy” adlı eserinden. Filmin senaryosu ise yine bir bekleyiş hikayesi olan, ülkemizde “Er Ryan’ı Kurtarmak” olarak gösterime giren 1998 tarihli “Saving Private Ryan“ın da senaryosunu yazan Robert Rodat‘a ait. Hatta Rodat bu senaryosu ile “en iyi senaryo” dalında akademi ödüllerine aday da gösterilmişti. Dünya prömiyerini 43. Toronto Film Festivali’nde yapan filmin yönetmenlik koltuğunda ise Danimarkalı ünlü yönetmen Thomas Vinterberg‘i görüyoruz. Vinterberg, ülkemiz sineması için yabancı bir isim değil. Yönetmenin 2012 yapımı, Mads Mikkelsen‘in mükemmel oyunculuğu ile Danimarka adına yabancı film oscar adaylığı da bulunan “Onur Savaşı” filmi sinemaseverler açısından unutulmazlar arasında.

Kursk, açılışında iç boğucu bir ses ile klostrofobik öğeler barındırdığının haberini veriyor. Daha önce benzer denizaltı temalı filmler olan 1981 tarihli Wolfgang Petersen‘in yönettiği “Das Boot“, 1990 yapımı “The Hunt for Red October (Kızıl Ekim)“, Kathryn Bigelow‘un çektiği 2003 tarihli “K-19 (Tehlikeli Saatler)” gibi boğucu, dar alanlı atmosferi bu film de hissettiriyor. Üstelik, daha ilk sekansta filmin ana tayıcısı olan deniz subayı Mikhail Kalekov (Matthias Schoenaerts) ile hamile eşi olan Tanya’nın (Lèa Seydaoux) çocukları olan Misha’nın (Artemiy Spiridonov) küvet içinde nefesini 57 saniye tutma sahnesi de boğucu atmosfere bizi filmin başında katıyor.

Mikhail ve Tanya bir erkek çocukları olan, ancak yeni çocuklarını da bekleyen mutlu bir ailedir. Ne var ki, donanmada çalışan Mikhail de diğer personeller gibi maaşını almakta sıkıntı yaşamaktadır. Yeni sefere çıkmadan önce Mikhail’in iş arkadaşı olan Pavel (Matthias Schweighöfer) ile Daria’nın düğünleri vardır. Paraya gereksinimleri olan askeri personeller saatlerini ödünç vererek toplanırlar. Her şey çok iyidir. Sefere çıkılırken, kilise korusu eşliğinde lojman benzeri yüksek katlı apartman sakinlerinin eşlerini, çocuklarını uğurladığını görürüz. Denizaltı uzaklaşırken arkalarından “güle güle” şeklinde çocukların uğurlama sesleri duyulur. Bundan sonra film başka bir yöne doğru evrilir.

Denizaltında ilk başta her şey normaldir. Tüm o denetimler, amiralin gelişi herhangi bir felaketin olacağına dair emare sunmaz. Ancak bir anda bu sakin atmosferi patlama sesi bozar. Savaş başlıkları patlamıştır. Torpido odası ile iletişim kesilmiştir. Denizaltının belirli bir kısmında, soğukla ve su akıntıları ile boğuşan, kurtarma ekibinin kısa bir süre içinde gelmesi halinde ancak yetecek erzakları bulunan Mikhail ve arkadaşları için artık gittikçe zamanı daralan o korkunç bekleyiş başlar. Dışarıda ise her şey normaldir.

Hiç bir şeyden haberi olmayan Tanya’ya ilerleyen bölümlerde mahalle sakinleri bir patlamanın olduğunu ve personellerle iletişimin kesildiği bilgisini verirler. Bu aşamadan sonra film, türünün diğerlerinden farklı bir yöne savrulur. O da bürokratik mekanizmanın kibri ile insan hayatı arasındaki değer meselesidir. Zira, çocuğu ile gittiği bütün devlet aygıtı temsilcilerinden, tüm uğraşılarına karşın Tanya, eşi ve diğer personeller ile ilgili bilgi alamaz. Ortada şeffaf olmayan bir yapı vardır. “Askeri sır bulunmakta, ülke için çalışacaklarına dair yemin ettiler, bunu söylemeye yetkim yok” şeklindeki söylemlerle personel ailelerine hiç bir bilgi verilmez. Özellikle üst düzey askeri personel olan ve basın toplantısı düzenleyen Vladimir Petrenko (Max Von Sydow) ile Tanya ve diğer asker yakınları arasındaki tartışma ve en nihayetinde ailelerin basın toplantısından çıkarılması kısımları filmin bu özgün yanını daha da vurgulayıcı nitelikte. Hele bir de Misha ve diğer çocukların filmin sonlarında kilisede Vladimir ile yaşadıkları bir an var ki, (spoiler verme kaygısı nedeni ile belirtemeyeceğim) bu durum katı politik ve militer bürokratik mekanizmaya en insani yerden hedef almakta.

Filmin en önemli özgün yanlarından biri, genellikle türünün leitmotifi olan soğuk savaş kalıntısı batı militarizminin yüceltilmesi (iyi Batı, kötü Komünist Sovyetler ya da Rusya, Doğu gibi) hatasına düşülmemesi. Halbuki film belirli yerlerde bu rotaya sapabilirdi. İçerde hayattta kalma bekleyişi, ancak dışarıda ise Rus komutasının dış yardım tekliflerini, (LR-S kurtarma gemisi), kabul etmeme buna yol verebilirdi. Ancak film boyunca tam bir iyi-kötü dilemması filmde yok. Amiral Gruzinsky’in (Peter Simonischek) yardım uğraşıları ile filmin son sahnesi buna örnek gösterilebilir.

Filmin bence en değerli yanı ise tüm bu motifleri kamera çekim kadrajları vasıtası ile ara ara çocuk Misha karakteri üzerinden vermesi. Misha aslında tüm durumun farkındadır. Annesine babasının bir daha gelip gelemeyeceğini sorar. Daima babasının yokluğunda annesine sarılarak uyur. Ancak tepkisi gittikçe değişim geçirir. Önce kamu kurumlarında annesinin karşılıksız kalan uğraşıları esnasında arkasından yapılan yakın çekimler ile umutsuz çocuk görünümünde iken, özellikle kilise sahnesinde artık büyümüş, annesine sahip çıkmış, hatta annesinden daha protest tavır sergileyen olgun bir görünüme ulaşır. Yine filmde bekleyiş sırasında ailelerin dayanışma göstermesi, acıları paylaşmaları iyi yansıtılmış. Buna örnek olarak da Anton’un (August Diehl) eşinin Tanya’ya eşi ile ayrılırken cam tamiri nedeni ile eşine kızdığından ona “hoşçakal” demediğini içi burkularak anlatması, Tanya’nın da buna karşılık olarak “seni sevdiğini biliyorum” demesi ve yine filmin sonlarındaki kilisede okunan mektup, duygu istismarına girmeden, yalın bir anlatımla izleyiciye başarılı şekilde en hakiki hisleri verebilmekte.

Filmin oyunculuklarına gelirsek, filmin yapım sürecinde 2010 yılında “The King’s Speech” filmi ile oscar ödülüne uzanan Colin Firth‘ün uzun bir aradan sonra yeni bir filmde oynayacağı haberi hayranları açısından filmin merakla beklenmesine yol açmıştı. Ne var ki, komutan David Russell’ı canlandıran Firth‘ün rolü o kadar sınırlı ki, oyunculuk performansı konusunda bile laf etmek çok zor. Filmin asıl taşıyıcısı ise hiç şüphesiz Mikhail rolündeki Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts. Oyuncu, geçen sene gösterime giren Red Sparrow (Kızıl Serçe) filminde özellikle Rus lider Putin’e de olan benzerliği ve amca rolündeki iyi oyunculuğu ile adından söz ettirmişti. Bu filmde de ortalamanın üstü bir performans sergilediğini söylemek mümkün. Dar mekanın zorluklarını aşarak arkadaşlarına devamlı umut veren, yaşama tutunmaya çalışan halleri ile filmi başarı ile taşıdığını belirtebiliriz. Özellikle komuta etme yeteneği, kendisi kadar arkadaşlarının da hayatını düşünen diğerkâm yapılı karakteri, örneğin Maxim’in yardım gelmeyeceğine dair ümitsizliğine engel olmak adına girdiği zorlu mücadele çok iyi yansıtılmış.

Tanya rolündeki Fransız oyuncu Lèa Seydaoux ise yönetmenliğini Abdellatif Kechiche‘nin üstlendiği, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü de almış ve benim de çok beğendiğim “La Vie D’Adele (Mavi En Sıcak Renktir)” filminde başarısı ile adından söz ettirmeyi başarmıştı. Ayrıca yine “Güzel ve Çirkin, Alt Tarafı Dünyanın Sonu, Soysuzlar Çetesi” filmlerinde de belirli bir düzeyde oyunculuk sergilediğini görüyoruz. Bu filmde ise, hamile bir anne rolü ve eşi için tüm korkutucu mekanizma ile başa çıkmak zorunda kalan oyunculuk durumu ile filmin altından kalktığını söyleyebiliriz. Ayrıca belirtmek gerekir ki, fiziki görünümü itibari ile Ruslara benzer hatlara sahip olması da başarısındaki bir başka faktör.

Filmin başarılı oyuncuları arasında Oleg rolündeki Magnus Millang‘ı da görmek mümkün. En umutsuz anlarda kutup ayısı fıkraları ve kahvaltı hazırlama ritüelleri ile filmin zaman zaman izlenmesini zorlaştıran dar mekan sorununu gidermekte oyunculuğu ile önemli bir işlev üstlenmiş. Misha rolündeki Artemiy Spiridonov‘da en zor oyunculuk türü olan çocuk oyunculuğunun hakkını tam anlamıyla vermiş. Filmin müzikleri Alexandre Desplat‘e ait. Desplat eleştirmenlerce beğenilen animasyon filmi “Köpek Adası” filminin müziği ile akademi ödüllerine aday da gösterilmişti. Filmin bütününe hakim Akdeniz ezgilerine benzeri, sakin müzik kullanımı da fena değil. Bunun yanı sıra filmin başı ve sonunda kilise koro müziklerinin de filmin ruhunu verme anlamında başarılı olduğunu belirtmek gerekir.

Filme dair eleştiri noktası ise, öykü ilerlemesinin kimi noktalarda kesintiye uğraması olarak gösterilebilir. Özellikle, bürokratik mekanizmanın nasıl olur da yardım tekliflerini reddettiği, bu konuda çokça eleştirilen Putin iktidarının sorunun neresinde olduğu yeterince ele alınmamış. Zira hatırlanırsa Kremlin idaresinin, facianın öncesi ve sonrasında ihmal gösterdiği şeklinde yoğun eleştirilere muhatap olduğunu anımsarız. Ayrıca LR-S kurtarma gemisinin yardım tekliflerindeki rolü ve komutanı olarak David’in de yüzeysel olarak ele alındığını görmekteyiz. Bununla bağlantılı olarak, yardım bekleyen mürettebata ulaşmaya çalışan yardım gemisinin de batarya sorunu yüzünden her defasında uzaklaşması süreçleri daha ayakları yere basar şekilde ele alınabilirdi. Yine de, benzer türlerinden farklı yönler taşıyan, dingin ilerleyen ancak sıkıcı olmayan Kursk filmi haftanın izlenmeye değer filmleri arasında, özellikle türü severler tarafından kaçırılmamalı.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here