Şüphe  /  Burning

Chang-dong Lee

Kore’ni önemli sinemacılarından Chang-dong Lee, öykülerinin büyüleyici anlam bulanıklığı, ölçülü anlatımı, benzersiz estetiğiyle dikkat çeken bir sanatçı. Düş kırıklığının ve kıskançlığın boğucu sıkıntısına saplanıp kalmış yalnız bir genç adamın öyküsünü anlattığı, Cannes’dan FİPRESCİ ödülü alan yeni filmi, Türkiye’de “Şüphe” adıyla vizyona giren “Beoning / Burning” ile Lee, “Poetry”den sekiz yıl sonra yeniden karşımızda. Filmin senaryosunu Jungmi Oh ile birlikte yazan Lee, Haruki Murakami’nin “barn burning / ağıl yakmak” öyküsünden yola çıkarak iki buçuk saatlik bir film yaparken, genelde Murakami’nin özüne ve tarzına sadık kalmaya çalışmış. Uyarlamadan çok esinlenme olarak büyük başarıya ulaşan bu uygulamada özgün metne göre iki önemli değişiklik var. Birincisi öyküde pasif anlatıcı olan karakteri filme aktif olarak dahil ederek, aykırı aşk üçgeninin baş köşesine oturtması. İkincisiyse heyecanı ve azar azar artan gerilimi ile, hiç açığa çıkmayan gizemini hep koruyan bir öykü anlatması. Tabiî ki bu Amerikan usulü bir “thriller” değil, sakin sakin gelişen, olağanüstü güzellikteki final patlamada bile sırlarını ele vermeyen müthiş etkileyici bir gerilim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: “Burning” katıksız bir başyapıt.

 

Öfke sorunları yüzünden başı belaya girmek üzere olan saldırgan babasının önemsemediği, yeni bir yaşam kurmak için çekip giden annesinin tamamen unuttuğu Jong-su, bir yandan getir götür işleriyle hayatını kazanmaya, diğer yandan da tutuklu babasının minik çiftliğini ayakta tutmaya çalışmaktadır. Genç adamın haşin gündelik yaşamdan tek kaçışı, hayranı olduğu William Faulkner gibi bir yazar olma tutkusudur. Tanımakta zorlandığı eski komşusu ve okul arkadaşı Shin Hae-mi ile karşılaşması Jongsu’nun hayatını tamamen değiştirecektir. Bir gezi için Afrika’ya gitmek üzere olan genç kadın, yokluğunda kedisiyle ilgilenmesini rica eder. Yerini bellemek için Hae-mi’nin evine ilk gittiğinde, lisedeyken ondan hoşlandığını söyleyen kız onunla sevişir. Beklemediği bu ilişkinin tuhaflığını önemsemeyen Jong-su, yemek tabağını boşaltan, dışkısını kuma bırakan kediyi hiçbir zaman görmese de, her gün onu doyurmak için Hae-mi’nin evine gider.

Kenya dönüşü sevgilisini karşılamak için hava alanına gittiğinde Jong-su, Hae-mi’nin Nairobi’de tanışmış olduğu Ben’le birlikte geldiğini görür. Pahalı yabancı arabasıyla, zenginliği, yakışıklılığı, lüks muhitteki şık evi ve özgüvenin getirdiği küstahlığıyla Ben, Jong-su’nun bütün olamadıklarının temsilcisi gibidir. Hae-mi, Jong-su ve Ben birlikte takılmaya başlarlar. Hae-mi’nin Ben’le ilişkisi tam olarak açıklanmasa da, Jong-su kendisini ikinci plana itilmiş hisseder. Ben’e öfkelenir, kıskanır ama, ona kimseye anlatmadığı sırrını, arada bir terkedilmiş seraları yaktığını anlatan bu gizemli adama garip bir saplantıyla bağlanır da. Hae-mi hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunda, çıldırmışçasına kızı aramaya başlayan Jung-su, baş şüpheli olarak hayatını nasıl kazandığını bile bilmediği için Gatsby’ye benzettiği Ben’i takip etmeye başlar. Bu noktadan itibaren olay belirsizlikler üzerinden gelişir. İzlediklerimiz gerçekten olmakta mıdır? Çekingen ve yalnız bir gencin hastalıklı hayal gücünün hezeyanları mıdır? Ya da yazarlığa öykünen bir genç adamın hayalleri midir?

Büyük bir sükûnetle filmin boğucu ortamını inşa eden Chang-dong Lee hiçbir soruyu açıkça cevaplamaz. Sorulacak her soruyu her seyircinin ancak kendine göre cevaplayacağı bir filmdir bu. Lee’nin izleyiciye verdiği tek ipucu, filmin başında Hae-mi’nin bir mandalinayı soyup dilimlediği pantomim gösterisidir.

“Bunun yetenekle ilgisi yok” der Hae-mi “Yapman gereken mandalinanın var olduğuna inanmak değildir. Yapman gereken mandalinanın var olmadığını unutmaktır” Gerçekten de, hiçbir zaman ortaya çıkmayan bir kedinin yokluğu, genç bir kızın gizemli yok oluşu, Ben’in yaktığı seranın bulunamayışı, bahçede kazıldığı söylenen bir kuyunun ver olmayışı gibi sayısız ayrıntıyla “Burning” varlık değil yokluk temeli üzerine oturtulmuş gibidir Burada filmin özgün adının Türkçe’de “Şüphe” olarak değiştirilmesini çok yanlış bulduğumu belirtmek isterim. Yanma anlamına gelen “Beoning / Burning” filmin her üç kahramanını da yakan alevlerin simgesidir. Seraların ve giderek, ilişkinin de yanmasına sebep olan Ben’in yaktığı ateş, benzersiz bir duyarlılıkla her türlü duygusal deneyime açık Hae-mi’yi için için yakan, gün batımında Miles Davis eşliğinde yarı çıplak doğaçlama dansınla açığa çıkan ateş, ve tabii ki, kuşkunun ve kararsızlığın ateşiyle yanan, filmi yakıcı finaline soluk soluğa götüren Jong-su’yu yakıp kavuran ateş…

İzlendikten bir süre sonra izleyicilerin anısına iyice yerleşerek onları etkilemeye devam eden bu benzersiz filmi uzunca süresine rağmen soluk soluğa izleten önemli bir etken de dört dörtlük oyuncuları. Dizi meraklılarının “The Walking Dead”den anımsayacakları Steven Yeun, hep nazik ve iyi niyetli duruşuna karşın her gülümseyişinde saldıracakmış izlenimi veren çok başarılı bir Ben. Jong-seo Jeon’un fevkalade Hae-mi yorumunu izleyenin ilk kez bir filmde oynadığına inanması mümkün değil. İlk göründüğü andan itibaren seyircisiyle duygusal bir bağ kurmayı başaran, Kore gençlerinin ikonu Ah-In Yoo, tüm içtenliği ve masumiyetiyle emsalsiz bir Jong-su.

Burning”in bir siyasal boyutu da var. Olayların büyük bölümünün geçtiği Jong-su’nun çiftliğinin bulunduğu bölge, Güney ve Kuzey Kore’yi ayıran sınırın nerdeyse dibindedir. Ve film boyunca Kuzeyin hoparlörleri bangır bangır propaganda yayını yapmaktadır. Acaba Lee, bu aşksız aşk üçgenini, çelişkilerini yaşayamayan bir ülkenin tıkanmışlığının simgesi olarak mı görmektedir. Kim bilir?

 

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here