Children of Men / Son Umut

“MÜLKİYET” TEMASI

Ünlü Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un sinematografisinin en önemli filmlerinden biri olan 2006 yapımı başyapıtı Children of Men, insanlığın elindeki en temel “mülkü”, yani geleceğini kaybettiği bir distopyayı merkezine alır. Bunu yaparken hemen hemen her distopyada var olan ana düşünceyi alttan alta vermektedir. O da; İnsanlığın kapitalist reflekslerden uzaklaştığı an, aslında kıyametin başladığı andır… 

OrtaKoltuk Puanı:

 

Ünlü Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón’un sinematografisinin en önemli filmlerinden biri olan 2006 yapımı başyapıtı Children of Men, insanlığın elindeki en temel “mülkü”, yani geleceğini kaybettiği bir distopyayı merkezine alır. Bunu yaparken hemen hemen her distopyada var olan ana düşünceyi alttan alta vermektedir. O da; İnsanlığın kapitalist reflekslerden uzaklaştığı an, aslında kıyametin başladığı andır… Yönetmen, görsel efektlerin uçuşmadığı, robotların devreye girmediği bir distopya evreni bize sunar. Muadillerinden farklarından biri de burada devreye girer; çökmekte olan bir dünya izleriz.

18 yıldır tek bir bebeğin bile doğmadığı, küresel bir kısırlık krizinin pençesindeki 2027 yılında geçen filmde Britanya; mülteci akınlarını şiddetle bastıran ve her şeyin devlet kontrolünde olduğu otoriter bir kaleye dönüşmüştür. Eski bir aktivist olan ancak şimdilerde hayata karşı tüm inancını yitirmiş Theo Faron, kendisini beklenmedik bir görev içinde bulur: Mucizevi bir şekilde hamile kalan genç mülteci Kee’yi, insanlığın son kurtuluşu görülen “Human Project“e ulaştırmak. Film boyunca izlediğimiz bu yolculuk, klasik bir hayatta kalma mücadelesinden ziyade, insana dair tüm anlam ve unsurların, hatta “mucizelerin” bile kimin mülkiyetinde olduğu üzerine kurulan bir panorama sunar bize.

Mülkiyet” bağlamını merkezime alarak incelememe devam edeceğim. Filme geçmeden önce bazı kavramların kısaca üstünden geçmemin doğru olacağını düşünmekteyim. Mülkiyet ve sınıf kavramlarına odaklanıldığında; mülkiyetin bireylerin sahip olduğu mal ve varlıkları ifade ettiğini, sınıfın ise toplumun ekonomik ve sosyal açıdan farklı kesimlerini tanımlayan bir ifade olduğunu söyleyebiliriz. Yazıyı fazla makale havasına sokmadan çok kısaca bahsetmek gerekirse; toplum analizlerini bu kavram üzerine ilerleten Karl Marx’a göre sınıf, üretim araçlarına sahip olma durumuna göre belirlenir. Yani bir sınıfın diğerinden farklılaşması, sahip oldukları üretim araçlarına göre şekil almaktadır. Marx, Sanayi Devrimi sonrası hâkimiyetini elde eden kapitalist toplumda iki temel sınıfın var olduğunu savunmaktadır; İşveren sınıfı ve işçi sınıfı. İşveren sınıfı, üretim araçlarına sahip olan ve işçileri çalıştıran sınıftır. İşçi sınıfı ise üretim araçlarına sahip olmayan ve işveren sınıfının sahip olduğu araçları kullanarak emeklerini satan sınıftır. Ne yazık ki sömürülen, sadece emekle sınırlı kalmamaktadır. Kişinin zamanı, değerleri, ilişkileri, düşünce yapısı ve parası başta olmak üzere insana dair her şey sömürülmek istenilmektedir. Yasalar ve iktidar mekanizmaları sayesinde de işveren sınıfının içerisinde bulunduğu bu avantajlı durum korunmaktadır.

Burjuvazinin hak talep ettiği unsurların başında da “Mülkiyet” gelmektedir. Bu söylediğime örnek vermemin gerekmediğini düşünüyorum; artan kiralar ve barınma krizinin ülkenin güncel dertlerinden biri olduğu aşikâr. O yüzden sıra, “Mülkiyet” kavramının tarihsel sürecinden bahsetmekte… “Mülkiyet”; bir kişiye veya bir gruba ait olan mal, mülk veya varlıkların yasal olarak sahiplenilmesi ve kontrol edilmesi durumunu ifade eder. İnsanlık tarım toplumuna geçtiğinden itibaren varlığını hissettirmektedir. Tarımla beraber yerleşik hayata geçilmiş, aile kavramı sağlamlaştırılmış; insanlar meslekleri ve sınıflarına göre kendilerine özel yaşam alanları belirlemişlerdir. İlk başlarda dışarıdaki tehlikelerden korunma güdüsüyle oluşturulan bu mülkler, zamanla güç ve prestij sembolü haline gelmişlerdir.

“Bugün olduğu gibi geçmişte de zengin ve güçlü seçkinler tabakası oturdukları topraklardaki nüfusun geri kalanına nazaran kozmopolitliğe her zaman daha fazla eğilimli olmuşlardır; daima, aşağı halkın yerinden kıpırdamasına izin vermeyen sınırla çok az ilişkisi olan, kendilerine has bir kültür yaratmaktan yanadırlar.” (Bauman, 1999: 19-20). Antik çağlarda, başta Sümerler olmak üzere diğer devletler yasalar aracılığıyla mülkiyetin korunmasını amaçlamışlardır. Fakat ne yazık ki tarih boyunca hükümdarlar; kendi çıkarları doğrultusunda halkı manipüle ederek veya güç kullanarak bu haklardan yararlanmışlardır.

İnsanların mülklere sahip olmasıyla birlikte, etimolojik olarak aynı kökten gelen “Mültecilik” dünyamızın çözmesi gereken sorunlardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Mültecilik; insanların zorunlu olarak vatanlarını terk edip başka bir ülkeye veya bölgeye yerleşme durumunu ifade eder. Bu terk ediş süreci ise türlü farklılıklar gösterebilmektedir; savaş, doğal afet ve siyasi baskılar gibi örnekler buna sebep olmaktadır. Devletlerin devamlılığı için oluşturulan iktidar mekanizmaları, zaman zaman hüküm sürdüğü topraklarda devleti tek karar verici konumuna indirgemektedir. İdeolojik karşıtlık, kişisel hırs, uluslararası güvenoyu veya çıkarlarına ters düştükleri için birçok insan mülteci statüsüne girmektedir.

Devletin yasalar aracılığıyla koruduğu sanılan “Mülkiyet” kavramı, herhangi bir negatif durumda çok kısa sürede yeterliliğini kaybetme ilişkisi içerisindedir. Aynı zamanda insanlar mülteci olarak gittikleri yerlerde, oranın yerlilerinden ziyade daha zorlu bir “Mülkiyet” kazanma süreci yaşamaktadırlar. Birbirleri arasında doğrudan bir bağlantı olmamasına rağmen “Mültecilik” ve “Mülkiyet” kavramları, çeşitli sonuçlar ekseninde dinamik bir ilişkide etkileşime dahil olabilmektedir.

Elimden geldiğince kavramlardan kısaca bahsetmeye çalıştım. Şimdi filmde bu unsurların geçtiği yerlerin ve üretilen anlamların altını çizmeye geldi… Film, bir kafede herkesin büyük bir üzüntüyle televizyon başına kilitlendiği anla açılır. Haberlerde dünyanın en genç insanının ölüm haberi verilmektedir. Yani bu gezegende en son doğan insan da ölmüştür. Türünün devamı bir kenara, kendi sonunun geleceği günün yakınlaşması insanları daha da umutsuz bir havaya sürüklemiştir. Televizyondaki haberlerde dünyanın son durumu da anlatılır. Tüm ülkeler büyük problemlerle uğraşmakta, otoritesini kaybetmiş ve çökme noktasına gelmiştir; sadece biri hariç… O da tabii ki Britanya’dan başkası değildir. Tarih boyunca olduğu gibi yine iyi-kötü bir şekilde ayakta kalmayı başarmışlardır; bu durumun “güneş batmayan imparatorluğun” sömürü uygulamalarının sonucu olduğu aşikardır. Ana karakterimiz kafeden dışarı çıktığı anda çok yakınında bir patlamaya maruz kalır. Kendini can havliyle bir binanın duvarına doğru atar. Duvara siper almaktadır ama içten içe insanın mülkle kurduğu ilişkinin organik bir dışavurumunu da görmüş oluruz. Filmlerde geleceğe dair anlatıların en büyük sorunu, yarattıkları dünyanın izleyici gözünde bir geçerliliğe ulaşmasını sağlama amacıdır. Yalan veya saçma bile olsa yaratılan dünyanın detayları kendi tutarlılığını korumalıdır.

Yönetmen de bize hemen bu inşayı yapmamız için doneler sunar. Trende hareket edilmektedir; etrafı ve mahalleleri görürüz. İnsanların bir kısmı sokakta yaşamaktadır, bir kısmı kendi kişisel hakları için eylemdedir; açlık ve sefaletin egemenliği görüntüyü belirlemiştir. Yavaşça ilerlemeye devam ederiz; peyzaj harikasıyla süslenmiş bahçeler, geniş ve ferah yollar, yolda rahat yürüyen insanları görürüz. İlk bakışta anlarız ki adaletsiz bir toplum yapısı inşa edilmiştir. Bu sahne, mülkiyetin bir güvence ve kimlik kaynağı olduğunu vurgular. Ayrıca sokaklarda yoksulluk ve çürümüşlük belirgin hale gelirken, zenginlerin mülkiyetleriyle ayrıcalıklı bir yaşam sürdüğü gösterilir. Görüntüler akmaya devam ederken arkadan, radyodan gelmekte olan bir ses duyulmaktadır; “Kaçak göçmenlere yardım etmek suçtur!”… İlk 10-15 dakikası bize dünyayı inşa ettirmekle geçer. Tercih edilen soğuk renk paletleri ile karamsarlığa daha da itiliriz.

Film boyunca yönetmenin tercih ettiği tüm plan ve mizansenlerin anlama ne kadar iyi hizmet ettiğinin altını çizmek lazım. Aksiyon sahnelerinde fazla kesme yapmaktan kaçınılmış, dinamik kamera hareketleriyle dramatik bir özdeşlik kurulmuş. Arabayla kaçarlarken uğradıkları saldırı sahnesini detaylıca izlemenizi tavsiye ederim. Kesmeler o kadar minimum tutulmuş ki bunun bir film olduğunu düşünmeyiz ve karakterlerin içinde bulunduğu duygu durumlarına benzer hislerde bulunmamız sağlanmış. Yine diyaloglar akarken kamera bize dışarıyı, dış çekimleri gösterir. Her sözcük aslında var olan dünyanın diyalektiği sonucu anlam kazanmıştır. Bu yüzden kafamızda bütünleştirmemiz için mekan-karakter ilişkisi hep güçlü tutulmaya çalışılmış. Sonrasında Theo, eski eşi Julian aracılığıyla mülteci bir kız olan Kee ile tanıştırılır. Başta sadece para karşılığı ayarlanan sıradan bir geçiş belgesi meselesi gibi görünen bu buluşma, Kee’nin hamile olduğunun ortaya çıkmasıyla insanlığın kurtuluşuna dair bir mücadeleye dönüşür.

Filmde dünya, nesli tükenmekte olan bir türün mirasını kimin devralacağı kavgasına tutulmuştur. Bu bağlamda Kee’nin bedeni ve taşıdığı bebek, sadece biyolojik bir mucize değil; devletlerin, örgütlerin ve ideolojilerin üzerinde hak iddia etmeye çalıştığı en kıymetli ‘mülk’ haline gelir. Theo belgeleri almak için bakanlıkta çalışan kuzeninin yanına gittiği sahnede, sanatın metalaşması ve mülkiyetin nasıl anlamlar yarattığına dair güçlü bir sembol kurulur. İçeri girdiğinde, ayağı sonradan yapıştırılmış “Davud” heykeli karşısına çıkar. Theo için son derece anlamsız bulunan bu hareket, kuzeni için tam aksi bir önem taşımaktadır. Çalışma odasındaki masaya geçip konuşmaya başlarlar. Theo’nun arkasında, Picasso’nun İspanya İç Savaşı sırasında Nazilerin bombardımanının etkisini resmettiği ünlü “Guernica” tablosu bulunur. Kuzeninin arkasındaki camda ise “Ark of the Arts” adlı yerin yapısı Pink Floyd’un “Animals” (Dogs şarkısının bulunduğu albüm) albüm kapağına gönderme yapar. İkili arasındaki diyaloglardan anlarız ki; miras bırakacak bir nesil yoksa mülkiyet sadece anlık bir estetik zevke veya boş bir kibre hizmet eder. Sahip olunan şey bir “eser” değil, aslında bir “eşya”ya indirgenmiştir. Tüm insanlığın ortak mirası sayılması gereken bu eserler, çökmekte olan dünyadan kurtarılma bahanesiyle özel mülk edinilmiştir; yani bir nevi gasp edilmiştir. Yarınlara olan devamlılığına bağlı kurulan bu miras, yarının gelmeyeceği bilinen bir dünyada kişisel kibrin vücut bulmuş haline gelmektedir. Theo belgeyi aldıktan sonra hamile kızı yetiştirmek üzere eski eşiyle birlikte grupça yola çıkarlar. Bu yolculukta Theo eski eşini kaybeder.

Filmin senaryosu, “kahramanın sonsuz yolculuğu” anlatısının güzel bir örneği olarak yazılmıştır. Kahraman kendi dünyasında gösterilir (o dünyada mutsuzdur), kendi iradesi dışında zoraki olarak bir yolculuğa tabi tutulur, süreçte yanında olan dostları gösterilir, bu dostlarını sırayla kaybeder (bu kaybın dramatik etki uyandırması açısından o kişilerin karakter için ne kadar değerli olduğuna dair sahneler izleriz), asıl savaşa dair hazırlanma süreci, mülteci kampı ve cehennem tasviri, mucize yani bebeğin doğumu, anne ve çocuğu gemiye teslim etmenin getirdiği huzurla yolculuğun bitmesi ve veda…

Mülkiyetin sınırları ve mülteci deneyimi, filmdeki kaçış sahnelerinde yoğunlaşır. Örneğin Fishes adlı direniş grubunun sığındığı bir bölge ve Bexhill adlı yüksek güvenlikli bir sığınmacı kampı gibi mekanlar, mülkiyetin eksikliğini ve sınırlarını yansıtır. Bexhill gibi yüksek güvenlikli kamplar, mülkiyetini ve dolayısıyla toplumsal statüsünü yitirmiş insanların “insanlıktan çıkarılma” mekanlarıdır. Toprağından ve malından koparılan mülteci, mülkiyet sisteminin dışına itildiği an egemen güç için korunması gereken bir özne değil, bertaraf edilmesi gereken bir “atığa” dönüşmüştür

Film; mülkiyetin sadece ekonomik bir güç değil, aynı zamanda kimlerin “güvende” ve “insan” sayılacağını belirleyen politik bir araç olduğunu gösterir. Theo’nun yolculuğu; mülkiyetin ve sınıfsal hiyerarşinin paramparça olduğu bu distopyada, mülk edinilemeyen tek şey olan umudun ve geleceğin peşinden gitme çabası olarak karşımıza çıkar. Yazımın başında verdiğim referansa tekrardan atıfta bulunmak istiyorum. Dünyayı kaosa sürükleyen asıl kırılma noktası sadece biyolojik bir kısırlık değil, miras yoluyla sürekliliğini sağlayan kapitalist sistemin en büyük çarkının durmasıdır. Yeni doğumların olmaması; mülkiyetin devredileceği bir ‘gelecek nesil’ kavramını yok ederek aile kurumunu ve birikim mantığını anlamsızlaştırmıştır. Bu durum, mülkiyetin sadece bugüne hapsolmasına ve sistemin kendi içinde çökmesine neden olur. Eminim filmi izleyen pek çok ebeveyn çocuklarına bir anlık da olsa sevgi ve şükranla bakmıştır; bu işin duygusal yansımasıdır. Ancak diğer taraftan, çocuk sahibi olmama kararının bilinçli bir tercih olabileceği ve bu tercihin kimseye zarar vermediği gerçeği de unutulmamalıdır.

YAZAR : Orkun Alp Eğinlioğlu

Yönetmen : Alfonso Cuarón

Senaryo : Alfonso Cuarón, Timothy J. Sexton, David Arata

Görüntü Yönetmeni : Emmanuel Lubezki

Kurgu : Alfonso Cuarón, Alex Rodríguez

Müzik : John Tavener

Oyuncular : Clive Owen, Clare-Hope Ashitey, Julianne Moore, Michael Caine, Charlie Hunnam, Chiwetel Ejiofor, Peter Mullan, Pam Ferris, Danny Huston, Oana Pellea

ABD / Bilimkurgu-Gerilim-Dram / 109 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz