Bir Türk Meselesi / Une Affaire Turque

Hüseyin Avni Gürsoy’un ilk filmi Fransa’da beğeni kazandı.

“BİR TÜRK MESELESİ”

Bu bir film eleştirisi yazısı değildir. Amacı, ilk filmiyle Fransa’da ses getiren, 3 yaşında ailesiyle bu ülkeye göç etmiş Hüseyin Aydın Gürsoy’u ve ilk filmini tanıtmaktır. Fransa’da Türk olmanın anlamı üzerine filmleri izlemeye aç bir sinemasever olarak, “Bir Türk Meselesi”nin basında olumlu not alması beni mutlu etti.

OrtaKoltuk Puanı:

 

 

Bu bir film eleştirisi yazısı değildir.

Amacı, ilk filmiyle Fransa’da ses getiren, 3 yaşındayken ailesiyle Fransa’ya göç etmiş Hüseyin Aydın Gürsoy’u ve ilk uzun metrajlı filmi “Bir Türk Meselesi / Une Affaire Turque”ü tanıtmaktır. Almanya’ya göç etmiş ailelerin çocuklarının filmlerini izlemeye alışmış bir sinemasever olarak, Fransa’da başarıyı yakalamış bir Türk yönetmen – senaryo yazarının varlığı beni memnun etti. Ben bir frankofon olarak, Fransa’ya yerleşmiş Türk snemacıların bu ülkedeki yaşantıları üzerine film ürettiklerine pek alışık değilim. Göç, kimlik, ayrımcılık, sınıfsal yükselme ve Fransa’da Türk kökenli olmanın anlamı üzerine filmleri izlemeye aç bir sinemasever olarak “Bir Türk Meselesi”nin Fransız basınında olumlu not alması beni mutlu etti. Not demişken İMDb’nin filme takdir ettiği 8.5 notu az raslanan bir ilk film notu. Bugüne kadar Fransa’da kendinden bahsettiren Deniz Gamze Ergüven (Mustang) dışında bir Türk yönetmenin kendini kabul ettirmesini sevindirici buluyorum.

“YAZ SEZONUNUN BÜYÜK FAVORİ FİLMİ”

Sinema eğitimi yerine bilgisayar mühendisliği eğitimi almış ve sinemaya büyük ölçüde kendini geliştirerek meslek olarak seçen Hüseyin Aydın Gürsoy, adını ilgiyle izlenmesi gereken yönetmenler arasına yazdırıyor. 1988’de Türkiye’de doğmuş, 3 yaşından beri Fransa’da yaşayan Gürsoy, çocukluğunda tiyatro eğitimi aldıktan sonra sinemaya yönelmiş. “Ondokuzuncu / La Quatorzieme, “8 Ay / 8 Mois”, “Bir Örümcek Ağı / Une Toile D’araignée”, “Toz Olmak / Partie En Poussiere” adlı kısa metrajlı filmlerinden sonra, senaryosunu Ludovic Du Clary ile birlikte yazdığı ilk uzun metrajlı filmi “Bir Türk Meselesi”nin yönetmenliğini üstlendi. Fransız basınında bu filmin “olay örgüsündeki sürprizleriyle ustaca kotarılmış bu politik gerilim filmi yaz sezonunun büyük favori filmi olmaya çok yakın” olduğunu okumak beni mutlu etti. Gürsoy kendi açılamasına göre film fikrinin ortaya çıkmasında, Fransa’da yabancı kökenli insanların isimleri nedeniyle iş ve konut bulurken karşılaşabildikleri ayrımcılık konusunda gözlemleri de etkili olmuş.

İlk kez bir uzun metraj için kamera arkasına geçen Fransız – Türk yönetmen Gürsoy, kendisine tanıdık gelen temaları oldukça kolay bir şekilde ele alıyor : iki dava arsında kalan olağanüstü yetenekli bir avukatın hayatını değiştiren, altüst eden bir olayın ardından yaşadığı travma. Eleştirmenler çoğunlukla, ahlaki yozlaşma etrafında dönen bir siyasi mekanizmanın tasvirinde Hüseyin Avni Gürsoy’un, bu film-noir türündeki gerilim filmiyle umut verici bir başlangıç yaptıklarında birleştiler. 12 Ağustos’ta vizyona giren bu film için Fransız basınında çıkan olumlu / olumsuz yazılar arasında bir gezinti yapmadan, filmin konusunu anlatmada fayda var : Film Paris’te başarılı bir hukuk bürosunda ortak olmaya çalışan ve Türk kökenlerinden uzaklaşmış Mathieu (Lionel Erdoğan) adlı bir avukatı merkezine alıyor. Zeki ve azimli bir insan olan Mathieu sosyal merdivende yükselmek için muhafazakarlığı reddederek Türk toplumundan uzaklaşmış, kendini işine vakfetmiştir.

Hayatına zor durumda olan genç bir Türk’ün girmesiyle, Mathieu kendisini bir yolsuzluk soruşturmasının içinde buluyor. Bu yoksul gencin davasını kabul etmesiyle inşa ettiği her şeyi tehdit eden bir yolsuzluk skandalının içine sürüklenmiştir. Parlak avukatlık kariyerinde, patronu Claude’un (Charles Berling) gözüne girip firmasında terfi etmenin eşiğindeyken, Mathieu kızkardeşinin isteği üzerine, güçlü bir politikacının asistanı tarafından ırkçı bir saldırıya uğrayan ve zor durumda bulunan genç Türk taksi şoförüne yaptığı iyilik, yıllarca inşa ettiği yapıyı yıkılmakla tehdit eder. Köklerine bağlı kalma arzusu ile başarı hırsı arasında kalan, hatta ahlak kurallarını ve toplumun onurunun önemini unutan Mathieu, başarılı bir şekilde topluma entegre olmayı başarmış bir sınıf kaçkını profilini simgeliyor.

Film, Mustafa olarak doğan, ayrımcılığın cam fanusundan kaçmak için ismini Fransızlaştırılmış Mathieu ismiyle değiştirerek kimliğini silmeye çalışan bir göçmen çocuğu merkezine alıyor. . Mathieu yeri geldiğinde hukukun sınırlarını zorlamaktan geri kalmayan makyavelist bir kişidir. Doğduğu yeri seçmemiş olmanın yükü, kendi yolunu çizme konusundaki azimli tercihleriyle yer değiştirmiştir. Film konusunun temel dinamiklerinden birini zekice tanıtan bir sahneyle başlıyor. Mathieu filmasının projesini yatırımcılara sunmak için bir konferansa başkanlık ediyor. Olayları gerçeklere dayanarak sunmak yerine, romantize ediyor ve projenin bölgeye fayda sağlayacağını savunuyor. Mathieu filmin tematik düşüşünü gösteren bu açılış sahnesinde, ne dediğini bilmeyen ama hitabetiyle başarıya ulaşan bir karakterdir. Senaryo Mathieu’yü bu kusuruyla yüzleştiriyor, ta ki üstünlüğünü kaybedip itibarını korumak için daha fazla ahlaksızlığa başvurmak zorunda kalana dek. Yazımın ikinci yarısında okurlarımı bu film hakkında Fransız basınında çıkan yazılar arasında bir yolculuğa davet ediyorum. Olumlu eleştiri yazılarıyla başlayalım :

MUSTAFA NİÇİN MATHİEU OLUYOR ?

Fransa’nın saygın gazetesi Le Monde’un 4 yazarının derlediği yazıda, “Bir Türk Meselesi”nde ikinci nesil göçmenlerin üzerinde ağırlık yapan tüm çelişkili beklentileri ortaya koyduğu belirtiliyor. “Bu etkileyici gerilim filmi aynı zamanda, kendi vatandaşlarından bazılarının yoluna engeller koyan bir Fransız toplumunun kasvetli bir portresini çiziyor. Film sadece bireysel bir kimlik krizini gözlere sermekle kalmıyor, derinlere kök salmış kültürel ve sosyal ırkçılık, siyasi yozlaşma ve adam kayırmacılık gibi temaları da işliyor. Köklerini inkar etmenin bile sınıf atlamak için her zaman yeterli olmadığını gösteren eser, eşitlik idealinin ne kadar kırılgan olduğunu da gözler önüne seriyor.” Paris Match dergisinde Christophe Carriere, yönetmen Gürsoy’un ilk uzun metrajlı filmiyle umut vaad eden bir başlangıç yaptığını yazıyor : “İktidarın işleyişini konu alan bir gerilim filmi” başlıklı yazı, 3. bölümünde tökezleyen senaryosuna rağmen filmi başarılı buluyor. Nice-Matin’de Cedric Coppola olumlu bir yorumu şöyle : “Olay örgüsü açısından pek yenilikçi olmasa da, yeterince iyi tempoda ilerleyen, sürprizlerle dolu olan filmin klişelerden kaçınması, olumlu toplumsal mesajlar vermesi, sağlam karakter tahlillerine sahip olmasıyla başarıyı yakalıyor.

Le Figaro’nun 3 yazarının yazısında, filmin başkahramanının açık sözlü, alaycı, akıl hocası patronu Claude rolünde Charles Berling’ın filme müthiş bir yoğunluk kattığı belirtiliyor. Filmi beğenen eleştirmenlerin tespitleri şöyle:  “İşte Fransa’daki her göçmen topluluğunun karşılaştığı sorunların kalbine bizi götüren sürükleyici sosyal bir gerilim.” “Sinemada nadiren temsil edilen bir topluluğu izleyiciye sunan büyüleyici bir flm.” “Toplumdaki sınıflar arasındaki çatışmayı tasvir ediş biçimiyle ikna edici bir film.” “Entegrasyon sorununu cesaretle ele alan, sade ve süssüz bir klasik suç filmi.” “Taviz verme ve ihanet olmadan yükselmek mümkün müdür ? sorusuna Gürsoy olumsuz yanıt veriyor. Yükselmenin bir bedeli olduğunu öne sürüyor. Kişisel karmaşayı tasvir etmede oldukça sağlam bir film.“Olay örgüsü açısından pek yenilikçi olmasa da, iyi tempoda ilerleyen, sürprizlerle dolu filmin proleter ve burjuva sınıfları sosyo-politik açıdan incelemesi, klişelerden kaçınmasıyla başarıyı yakalıyor.” “Göçmenlerin torunlarının içsel karmaşasını inceleyen ustaca kurgulanmış bir politik film.

Derinliğiyle büyüleyici olan film, kahramanının kökleriyle, ailesine olan bağlılığıyla, kendi dürüstlüğüyle yüzleşirken, aynı zamanda Lionel Erdoğan’ın performansına çok şey borçlu.” “Film amacına 2 şekilde ulaşıyor : izleyiciyi baştan sona gerilimde tutuyor ve duygusal etkinin ötesinde düşünmeye sevk ediyor.” “Lionel Erdoğan’ın canlandırdığı, kaderle randevusu olan bir avukatın oynadığı zekice tasarlanmış parlak bir Türk filmi.” “Toplum ve kimlik kavramlarını ele alan, baştan sona sürükleyici bir tempoya sahip bir film.” “Bu sosyal dramdaki karakterlerin tümü, sinsi ve acımasız bir kaderin tuzağına düşmüş gibi görünüyor.” “Film iyi sunulmuş, iyi oynanmış aile sahneleriyle 2 kimlik arasındaki ayrışmayı, bir tür çift yaşamı gözlere seriyor.” “Filmin sınıf değiştiren ana karakteri sadece fırsatçı değil, aynı zamanda o kadar vicdansız ki, hiçbir ikilem yaşamadan, tereddüt etmeden yozlaşabiliyor.

Filmi kusurlarıyla eleştiren yazılardan birkaç örnek : “Gürsoy hikayesini belli bir incelikle anlatsa da, yine de çok geleneksel bir olay örgüsüyle boğuşurken, senaryonun nihai amacı bazen çok erken tahmin edilebiliyor.” “Yönetmen Mathieu’nün ailesiyle ve eski mahallesiyle olan bağlantısı, dini inancı ve avukat olarak yetenekleri ve hırsları dahil olmak üzere sosyal bağlamı ustaca sunmayı başarıyor; ancak tasvir edilen temalara derinlemesine inmiyor. Senaryonun düzeni ve verimliliği, çeşitli ahlaki çatışmalara olanak sağlamasına rağmen, izleme deneyimini daha az etkili kılıyor.” “Özellikle baba-oğul ilişkisinin karmaşıklığı üzerinden, Fransa’da yaşayan Türk toplumuna, karikatürize edilmeden ve süslü klişeler kullanmadan filmin hedefini tutturduğu söylenebilir. Ama ne yazık ki yeterince güçlü bir etki yaratmıyor.” Filme “kaçırılmış bir fırsat” gözüyle bakan Le Point : “Fransadaki Türk topluluğunu ekrana taşıma fikri ilgi çekici, ancak senaryo konuyu tahmin edilebilir halde işliyor. Karakterlerin motivasyonları o kadar açık bir şekilde ortaya konuyor ki, herhangi bir gizemi ortadan kaldırıyor”.

Oyuncu kadrosu hakkında Fransız basındaki bazı değerlendirmeler şöyle : ”Gürsoy yönetiminde kusursuz Charles Berling ve Lionel Erdoğan filmi güçlü bir şekilde taşıyorlar.” “Charles Berling başkarakterin sosyal yükselişini sadece bir aracı haline indirgenirken, Lubna Azabal ise davası olan, son derece kararlı bir avukat rolünde karşımıza çıkıyor. Metehan Aygün ise, gerçek bir geçmişi veya derinliği olmadan, ırkçılığın kurbanı olarak adalet ve tazminat talep eden işlevsel bir role indirgeniyor.

Yönetmen : Hüseyin Avni Gürsoy

Senaryo : Ludovic du Clary, Hüseyin Avni Gürsoy

Görüntü Yönetmeni : Romain Le Bonniec

Kurgu : Julia Maby

Müzik : Emrah Kaptan

Oyuncular : Lionel Erdoğan, Charles Berling, Lubna Azabal, Maud Wyler, Metehan Aygün, Pierre-Alain Chapuis, Xavier de Guillebon, Franck Mercadal, Sedef Ecer, Hatice Özer, Ramazan Öztürk, Shukru Muni, Lou Howard, Nil Bosca

Fransa / Suç-Gerilim-Dram / 92 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz