Fjord

Hakedilmiş bir Altın Palmiye

Yönetmen, en masum taraf olan çocukların bakış açıları arasında sık sık gidip gelerek, onların çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini iddia eden büyüklerin sözlü ve ideolojik savaşını ustalıkla yansıtıyor. Duygusal ivme açısından bir o yana bir bu yana savrulan iki buçuk saatlik son derece akıcı anlatı, mükemmel bir oyuncu kadrosu tarafından incelikli bir nüansla canlandırılırken, ta en başından itibaren net, arındırıcı bir çözümün asla gelmeyeceğini issettiren, büyüleyici bir yapım. 

OrtaKoltuk Puanı:

 

Filmekiminin ağır topları

İKSV yıllardır iki farklı sinemasal etkinlik düzenliyor. Ekim ayının ilk yarısında yapılan Filmekimi yarışmalı bir Festival olmasa da çoğu gösterime girecek filmlerden oluşuyor ve sinemanın iki büyük festivali, Mayıs ortalarında yapılmış Cannes ve Eylül’de yer alan Venedik festivallerinden ödül almış çok önemli filmleri izleme olanağı sağlıyor. Daha geniş kapsamlı ve yarışmalı olan Nisan başlarında yer alan İKSV Uluslararası Film Festivali Cannes ve Venedik’ten gösterilmemiş olan filmlere Şubat başında yapılmış olan Berlin Uluslararası Film Festivali’nin ödül almış filmlerini de katarak en önemli üç film festivalini Türk seyircisine tanıtmış oluyor. Birer tadımlık olarak iki Filmekimi yapımından söz ettikten sonra artık gösterimlerin ağır toplarına geçiyoruz.

Rumen Yeni Dalgasının öncülerinden Cristian Mungiu, filmlerinde genellikle bireysel ahlak, toplumsal yozlaşma, kurumsal baskı ve insan ilişkilerindeki gri alanları nesnel, gerçekçi ve sarsıcı bir dille ele alır. Önce1968 doğumlu Mungiu’nun sinemasal serüvenini kısaca anımsayalım.

Farklı öykülerden oluşmuş senaryosunu yazdığı, içerdiği hikayeleri birkaç farklı Rumen yönetmenle birlikte yönettiği kolektif tarihi komedi “Altın Çağdan Masallar /Amintiri din Epoca de Aur” (2009) komünist diktatör Çavuşesku döneminin son yıllarında Romanya’da kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini ve absürt halk hikayelerini mizahi bir dille anlatır.

Yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı filmi “Occident” (2002) Romanya’da ekonomik zorlukların daha iyi bir gelecek umuduyla Batı’ya (Occident) göç etmeye yönelen bir grup gencin trajikomik hikayesini iç içe geçen üç farklı perspektifle ele alır.

1987 ‘de, Romanya’nın dikta döneminde geçen “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün /4 luni, 3 săptămâni și 2 zile” (2007) kürtajın yasak ve suç olduğu baskıcı rejimde hamile kalan üniversite öğrencisi Găbița ile oda arkadaşı Otilia’nın yasa dışı kürtaj yapacak tekinsiz bir adamla buluşması ve hayatta kalma çabaları, klostrofobik ve sarsıcı bir 24 saatlik zaman diliminde anlatılır. Film Mungiu’ya Cannes’da ilk Altın Palmiye Ödülünü getirir.

Cannes En İyi Senaryo Ödülü alan “Tepelerin Ardında /După dealuri” (2012) Almanya’dan dönen Alina’nın, tek sığınağı ve çocukluk aşkı arkadaşı Voichita’yı kapandığı ücra ve katı Ortodoks manastırından çıkarıp götürme çabasını konu alır. Film, trajik bir şeytan çıkarma ayinine doğru sürüklenirken inanç ve dogmanın sınırlarını eleştirir.

2016 Cannes En İyi Yönetmen Ödüllü “Mezuniyet / Bacalaureat” filminde saygın bir doktor, kızının İngiltere’de burslu okuyabilmesi için hayati önem taşıyan lise bitirme sınavından hemen önce cinsel saldırıya uğramasıyla sarsılır. Kızın sınavda başarısız olma ihtimaline karşı, bugüne dek savunduğu tüm etik ilkeleri çiğneyerek sisteme ve bürokrasiye rüşvet-torpil ilişkileriyle müdahale etmeye karar verir.

Çok sayıda ödül kazanmış “R.M.N.” (2022) Almanya’daki işinden ayrılıp Transilvanya’daki çok dinli ve çok kültürlü köyüne dönen Matthias’a odaklanır. Köydeki yerel endüstriyel fırının AB sübvansiyonlarından yararlanmak amacıyla Sri Lankalı göçmen işçileri işe almasıyla, kasabada gizli kalmış yabancı düşmanlığı, ırkçılık, ekonomik hoşnutsuzluk ve tarihsel nefret dalgası yüzeye çıkar. Mungiu, toplumsal çürümeyi ve aşırı milliyetçiliği adeta bir MR cihazı (R.M.N.) titizliğiyle inceler. Ve nihayet gerçek bir olaydan esinlenen, Norveç’te dinî inançların, bireysel özgürlüklerin, kültürel çatışmaların ve ilerici bir devlet sisteminin nasıl bir baskı mekanizmasına dönüşebileceğini çetin bir hukuk mücadelesi üzerinden sorgulayan “Fjord” (2026) gelir ve Mungiu’ya ikinici Altın Palmiyesini getirir.

Yapıtlarının büyük kısmı küreselleşmeyle, göçle ve Doğu ile Batı Avrupa arasındaki kültürel ayrılıklarla ilgili olduğundan, Rumen yazar-yönetmenin kendi ülkesi dışında çektiği ilk filmi, “Fjord” çok farklı mekânına karşın, onun arayış içindeki, keskin eserleriyle bütünlük arz eder. Mihai Gheorghiu (Sebastian Stan) ebeveynlerinin ölümünün ardından çocuklarına daha güvenli, daha sakin ve daha aile odaklı bir yaşam sunmak amacıyla Romanya’dan ailece eşi Lisbet’in (Renate Reinsve) memleketi Norveç’e taşınmıştır. Ev olarak seçtikleri küçük köy, herkesin birbirini tanıdığı sağlıklı ve misafirperver bir yerdir. Yan komşuları arkadaş canlısı aile babası Mats (Markus Scarth Tønseth), çocukların gittiği okulun müdürü, Mihai’nin yeni işi ise okulda aşırı nitelikli olmasına karşın bulabildiği bilişim pozisyonudur.

Kasabadaki çoğu insandan daha dindar olan aile epey katı Evanjelik bir kiliseye bağlıdır ve bunu gerçekten çok ciddiye almaktadır. Çocukların puan sistemine bağlı günlük duaları ve İncil çalışma seansları sıkı bir şekilde düzenlenmektedir; diğer birçok şeyin yanı sıra cep, telefonları, bilgisayar oyunları, internet, seküler müzik, onlara yasaklanmıştır. Yerel halk genellikle hoşgörülü ve açık fikirli de olsa, ailenin aşırı dindar muhafazakarlığı onları toplumda ötekileştirmekte, öğretmenleri çocukları okulda herhangi dini ifadelere karşı uyarmaktadır. Yine de bu farklılık, Elia’nın Mats’ın aynı yaştaki üvey kızı Noora (Henrikke Lund-Olsen) ile yakın bir dostluk kurmasını engellemez; aralarındaki yoğun bağ Mihai tarafından şüpheyle karşılanır.

Elia (Vanessa Ceban), Lisbet ile yaşadığı basit bir ana-kız tartışmasından bir gün sonra, beden eğitimi dersine geldiğinde, vücudundaki morluklar öğretmenleri endişelendirir ve Çocuk Hizmetlerine haber verilir. Çocuk Hizmetlerinin karışmasıyla okulun arkasında sık sık oluşan çığlar gibi bir olaylar zinciri başlar. Morlukların fark edildiklerinin bir gün önceki beden eğitimi dersinde, aşırı şiddetlenen güreş sırasında oluştuğu hiç kaale alınmaz. Önce Elia ile Emmanuel sonra da ebeveynleri sorgulanır. Sorgulama sırasında Rumen Mihai İngilizce ve daha az bildiği Norveççe ifadesinde olayları tam olarak açıklayamaz ve çok daha küçüklerken çocuklarını tehlikeden uzak tutmak veya cezalandırmak amacıyla ara sıra popolarına “şaplak” atmış olduğunu anlatma çabası, Çocuk Hizmetlerince çocuklarına tokat attığını itiraf etmesi olarak algılanır. Durum ne olduğunu tam olarak kavramamış Mihai’den imzalı bir ifade olarak alınır. Lisbet mutfakta dökülen kaynar sudan kaçınması için kızını şiddetle ittiğini söyleyince de, olay Norveç yasalarına göre “çocuk tacizi” olarak algılanır ve 5 çocuk hızla koruma altına alınarak farklı koruyucu ailelerin yanına yerleştirilir.

Giderek büyüyen olaylar bir toplumsal skandala dönüşür ve yargıya ulaşır. Ancak yargı, ana babanın çocuklarına bilerek mi yoksa farkında olmadan mı zarar verdiklerini hiçbir zaman tam olarak açıklığa kavuşturamaz, üstelik savcılığın bazı sorularında onların ebeveynlikleri kadar kişisel inançlarının da yargılandığı hizssedilir.

Mungiu aslında seyircinin dünyamızdaki kutuplaşmayı ve belirli kültürel görüşlerle aynı fikirde olmayan insanların kabulünün nasıl yok edildiğini sorgulamasını istiyor. Romanya’da normal kabul edilebilecek Gheorghiu ailesi nasıl oluyor da, medeni, insan haklarına son derece saygılı Norveç’te neredeyse yok edilebiliyor? “Fjord” izleyicileri günümüzde cevaplaması giderek zorlaşan sorularla karşı karşıya bırakıyor : Temelde aynı fikirde olmadığınız birinin haklarını korur muydunuz? Yetkililer, çocukları bu katı, uzlaşmaz babadan korumakta ne kadar haklılar? Yoksa adamın geleneksel Hristiyan değerleri olarak tanımladıklarını onaylamadıkları için mi yanlış sonuçlara varıyorlar? Ya da onaylamadıkları aslında Romanyalı göçmenler midir?

Mungiu, bu yürek burkan anlaşmazlığın iki tarafındaki insanların da önyargıları ve kör noktaları olduğunu vurguluyor. Argümanlarının karmaşıklığını anlayan iki oyuncusunun sıkıca kenetlenmiş performansları kasvetli bir etki yaratıyor ve suçluluk dereceleri ne olursa olsun izleyicilerde kolayca sempati uyandırmıyor.

Kuşağının en istikrarlı oyuncularından Renate Reinsve, son derece sakin bir performans sergiliyor, abartılı endişe gösterisi olabilecek bir rolü incelikli bir şekilde ele alıyor. Çevresindeki topluma katkıda bulunmak isteyen ve bakım evinde hemşire olarak çalışan Lisbet’in hastaların birinin ölümünden sonraki günlerde bir yakınını inançla teselli etme çabası bile çocuk koruma sisteminin dayanılmaz derecede küstah avukatlarınca iyice çarpıtılıyor. Yine de bu mahkeme sisteminin aktif olarak kendisine karşı çıkmasına rağmen Lisbet içinden çıkılmaz bir durumu soğukkanlılıkla yönetmeye çabalıyor. Komşusu ve sonrasında avukatı olarak, karmaşık hukuk sahnelerinde, kendine güvenen, ayakları yere basan yorumuyla Lisa Carlehed de çok başarılı.

2024 Cannes Film Festivali’nde tartışmalara yol açan biyografik film “The Apprentice” te genç Donald Trump‘ı canlandıran Sebastian Stan tıpkı kendisi gibi Rumen, kel, gözlüklü mühendis Mihai Gheorgiu’yu başarıyla canlandırıyor. Adamın dışa vurabileceği öfkesini metanetle içsel bir patlamaya dönüştürüyor, gergin ve endişeli beden diline sıkıştırıyor. Filmin ikinci yarısında hayal kırıklığının haklı bir öfkeye dönüşmesine izin veriyor ve bu aile dramını aile hakları üzerine uluslararası bir tartışmaya dönüştürüyor. Mungiu Mihai’yi sevimli göstermeyi reddediyor ki, bu da “Fjord”a gerçek gücünü veriyor : Onayladığımız bir kişinin haklarını korumak kolaydır; asıl bizden farklı şeylere inananlar için aynısını yapmak zor ve tartışmasız çok daha önemlidir. Anlamaktan çok yargılamaya daha yatkın olduğumuzda, nasıl gerçekten çok kültürlü olabiliriz ki?

Mungiu, en masum taraf olan çocukların bakış açıları arasında sık sık gidip gelerek, onların çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini iddia eden büyüklerin sözlü ve ideolojik savaşını ustalıkla yansıtıyor. Duygusal ivme açısından bir o yana bir bu yana savrulan iki buçuk saatlik son derece akıcı anlatı, mükemmel bir oyuncu kadrosu tarafından incelikli bir nüansla canlandırılırken, ta en başından itibaren net, arındırıcı bir çözümün asla gelmeyeceğini issettiren, büyüleyici bir yapım. Vizyonda kaçırmayın.

 

Yönetmen / Senaryo : Cristian Mungiu

Görüntü Yönetmeni : Tudor Vladimir Panduru

Kurgu : Mircea Olteanu

Müzik : Kaspar Kaae

Oyuncular : Renate Reinsve, Sebastian Stan, Alin Panc, Lisa Loven Kongsli, Lisa Loven Kongsli, Ellen Dorrit Petersen, Lisa Carlehed, Erik Hivju, Adrian Titieni, Jessica Liedberg

Romanya-Fransa-Norveç-Danimarka-Finlandiya-İsveç / Dram / 145 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz