Stella ile 8 Mart
Aylin Kuryel’in “Stella ile 8 Mart”ı 33. Adana Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü kazandı. Belgesel Türkiye’de 1980 sonrası feminist mücadelenin kurucu figürlerinden aktivist Stella Ovadya ile gerçekleştirilen sohbetleri merkezine alıyor. Yaratıcı danışmanlığını Raşel Meseri’nin yürüttüğü, Aylin Kuryel’in yönetip Eytan İpeker ile kurgusunu yaptığı filmin süresi 61 dakika.
Stella Ovadia ile Aylin Kuryel’in parçalı sohbetlerinde feminizm, sosyalizm, azınlık olma durumu üzerine karşılıklı güvene dayanan samimi, dürüst düşünceler sıralanıyor. Ancak bu sohbetler sıradan bir röportaj biçiminde ilerlemiyor. Adana Festivali’ndeki son iki günümü ünlü yazar Raşel Meseri ve onun yetenekli yönetmen kızı Aylin Kuryel ile birlikte geçirdim. Filmi beraber izledikten sonra soru-cevap bölümünde Kuryel’e belgeseli beğenme sebebimi anlattıktan sonra, kurguyu birlikte yaptığı Eytan İpeker ile ilgili sorumu sordum.
Festivalin ödül gecesinde ödülü elinde sahneden indiğinde Aylin Kuryel’i ilk tebrik eden oldum. Annesi Raşel Meseri’yi böyle bir evlat yetiştirdiği için kendisine sarılarak tebrik ettim. Stella Ovadia gibi çok kişinin hayatına dokunan karizmatik bir kişiyi sinemaya taşıyan filmin yaratıcı danışmanı Meseri, projenin sahibi Kuryel’in başarısına tanıklık etmek beni son derece mutlu etti. Türkiye’deki feminist hareketin tarihsel hafızası ile günümüzdeki kadın hareketini aynı sinemasal alan içinde buluşturan bu çalışmayı önemli buluyorum.
Ulusal Belgesel yarışması Ecevit Kılıç, Evrim Kaya, Sibel Karakurt, Rezzan Yeşilbaş’tan oluşan jürinin değerendirmesi sonucunda Aylin Kuryel’in “Stella ile 8 Mart”ın En İyi Belgesel seçildi. Seçici kurulun yarışma için seçtiği 8 filmin 5’inin yönetmeni kadındı. Ödülü kucaklayan Aylin Kurtel oldu. Jürinin gerekçesi şöyle : “Yönetmenin karakteriyle kurduğu güçlü güven ilişkisi ve doğal diyaloglarıyla öne çıkan, tek bir günde yaşanan bir karşılaşmadan yola çıkarak, yoğun zarif arşiv kullanımıyla Türkiyede feminist harekete bir pencere açan ve seyircisinde güçlü bir mücadele duygusu uyandıran “Stella ile 8 Mart”a ödülü veriyoruz”. Aylin Kuryel’in teşekkür konuşması şöyle : “Filmi bir günde, 8 Mart’ta geçen film, 80’lerden itibaren ivme kazanan, feminist mücadelenin kurucu figürlerinden biri olan Stella Ovadya ile birlikte yaptık. İlk önce ona selam göndermek istiyorum. Kollektif iş olan belgesel sürecinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bugünkü feminist mücadele bize patriyarkal sistemin dışında bir varoluş biçimi olduğunu hatırlatmaya devam ediyor, o yüzden bu kadar tehdit olarak görülüyoruz. Bu mücadelenin içinde olan kişilere selam iletelim”. Kuryel, Gezi davası kapsamında 4 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan sinemacı Çiğdem Mater ve tüm siyasi tutsaklara selam gönderdi. “Onlarla beraber yürüyeceğimiz günleri özlüyorum” diye ilave etti. Sözü yine Aylin Kuryel’e bırakalım.
SÖZ AYLİN KURYEL’İN
Stella Ovadya ile nasıl tanıştın ?
Stella le kişisel olarak tanışmadan önce onu feminist mücadela tarihindeki rolünden ve yazılarından biliyordum. Üniversitedeyken Meltem Ahıska ile Defter dergisinde yaptıkları bir söyleşiyi okumuştum ve kadınlık, feminizm ve azınlık olma hallerine dair daldan dala atlayan muhabbetlerinden çok etkilenmiştim. Kişisel olarak tanışmamız ise Stella’nın Raşel Meseri ile birlikte değerlendirdiğimiz Türkiye’de Yahudi Olmak : Bir Deneyim Sözlüğü (İletişim Yayınları, 2017) kitabına katkıda bulunmasıyla oldu. Zaman içinde sohbetlerimiz arttı. Stella’nın hem feminist hareketin tarihine dair çok güçlü bir hafızası olması hem de geçmişi hiçbir zaman nostaljik bir yerden anlatmaması, her zaman düşünen, tartışan, öfkelenen, pozisyon alan biri olması beni hep etkiledi.
Kendisiyle ilgili bir belgeselde yer almasını nasıl ikna ettin?
Stella’ya birkaç sene önce onunla 8 Mart gününü geçirme ve bir yandan da çekim yapma fikrini açmıştım. Baştan beri aklımda klasik anlamda Stella’nın hayatını kapsayıcı bir biçimde anlatan bir portre belgesel değil, tek bir günde geçen, dışarıda 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar toplanırken içeride feminist mücadele tarihine dair sohbet edilen daha minimal bir çerçeve vardı. Stella bu fikre ısınınca 2023’ün (Mart’ında onun evinde buluştuk ve konuşmamızı dışarıdan gelen siren ve slogan seslerinin ara ara kesintiye uğrattığı bir sohbet gerçekleştirdik. Stella’nın da önemli br parçası olduğu 1980 darbesi sonunda ivme kazanan ve örgütlenen feminist hareketin geçmişine dair hafıza tazelemek ve bunu hem süreklilik hem de kırılmalarıyla bugünün içine yerleştirmek ikimiz için de önemliydi sanıyorum.
Belgeselin çekimleri kaç gün sürdü, toplamda kaç saatlik görüşme yaptınız ?
Filmin ana çekimi 2023’ün 8 Mart günü gerçekleşti; evde başlayan gün sokağa çıkmamız ve kalabalıklarla buluşmamızla devam ediyor. Ama film yalnızca o gün çekilenlerden oluşmuyor aslında. O günkü çekimlerin kaba kurgusunu yapmamın ardından, bir sene kadar sonra Stella’yla buluştuk ve kaba kurguyu birlikte izlerken bu izleme anlarını kaydettik. Böylece Stella’nın filme, kendi görüntüsüne ve konuşulanlara müdahale ettiği, eklemeler yaptığı başka bir katman da oluştu. Bu yöntem benim için feminist mücadeleye dair bir filmin yapım sürecinin da nasıl kollektifleşebileceğine dair sorularıma vermeye çalıştığım yanıtlardan biriydi. Stella’nın yalnızca filmin öznesi değil, filmin nasıl şekillendiğine de müdahil olabilmesini önemsiyordum. Sonuç olarak film temelde bu iki günde gerçekleşen yaklaşık 15 saatlik çekimlerden oluşuyor fakat bu iki günün öncesi ve arasında kadraja girmeyen çokça buluşma ve sohbet var elbette.

Adana’daki ödül belgeselin yolculuğunu nasıl etkileyecek ?
Festivalde, Stella’nın parçası olduğu ve anlatığı feminist tarihin, eylem repertuarının, tartışmaların, azınlık olmaya dair anlattıklarının, bugün dair sorduu soruların farklı kuşak ve kesimlerden izleyici ile buluşması çok heyecan verici oldu. İçinde bulunduğumuz dönemde feminist ve kuir varoluşlar ve mücadeleler üzerinde çok ağır bir baskı var. Bence bu baskının nednlerinden biri de bu mücadelenin bize patriyarkal kapitalist düzenin dışında başka türlü yaşamanın, dayanışmanın ve birbirimizle ilişkilenmenin mümkün olduğunu hatırlatması. Bu yüzden feminist mücadele tarihinin bugünün içinden yeniden konuşulması çok önemli. Adana sonrası film, festival yolculuğuna davam edecek ama bir yandan da diğer filmlerimizle olduğu gibi festivaller dışı gösterimler organize etmeyi, derslerde, çeşitli mekanlarda ve aktivist buluşmalarda gösterilmesini, tartışmalara vesile olmasını da çok önemsiyorum.

Arşiv görüntüleri için yaptığın çalışmayı anlatır mısın ?
Arşiv görüntüleri filme geçmiş ile bugün arasında beklenmedik karşılaşmalar yaratabilecek, mücadele tarihinin – elbette birçok kırılma, tartışma ve dönüşüm olmasına rağmen – bir sürekliliği de olduğunu göstermek için kullanmak istedim. Bir süre sonra Eytan İpeker’in de dahil olduğu kurgu aşamasında arşiv görüntülerini nereye nasıl yerleştireceğimiz üzerine bolca düşündük, denemeler yaptık. Bu görüntülerin çoğu Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın arşivinden geliyor. 1987’deki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü gibi anlara bugün baktığımızda, o mücadelelerin hala bugüne akan gücü olduğunu hisssediyoruz mesela. Bir yandan da bu görüntüler, kamusal feminist görünürlüğün yıllar içinde nasıl kitleselleştiğini, buna paralel olarak da yürüyüşlerin engellenmesi, polis şiddeti, kadınların kamusal alandaki varlığına müdahalelerin nasıl sürdüğünü ve yoğunlaştığını gösteriyor.
Yeni projelerinden bahseder misin ?
Şu anda birkaç proje üzerinde çalışıyorum. Genellikle küçük ekiplerle, çoğu belgeselci gibi zaman zaman bütçe bulmakta zorlanarak, ama merak ettiğimiz ve aciliyetini hissettiğimiz meselelerin peşinden giderek film yapıyouz. Bir yandan İmage Acts kolektifi olarak yaptığımız filmler devam ediyor. Ben Amsterdam Üniversitesinde Kültürel Analiz bölümünde doktora yaptım ve aynı bölümde ders veriyorum. Amsterdam Üniversitesi ve çevresinde Filistin’le dayanışma içindeki öğrenci eylemlerini konu edinen bir belgesel bitirdik. Bir yandan rüyaların toplumsal gerçeklikleri yansıtma biçimleri ile ilgili bir belgesel üzerinde çalışıyorum. Özellikle gündelik ve kişisel görünen deneyimlerin daha geniş toplumsal ve politik yapılara nasıl bağlandığı üzerinde düşünmeye devam ediyorum.

“KİM KORKAR FEMİNİST OLMAKTAN”
Filme dönecek olursak, 61 dakikalık film, Stella’nın Cihangir’in dar bir sokağındaki Boğazdan Saray Burnuna uzanan nefis manzaralı bir apartıman dairesinde geçiyor. Bir feminist yürüyüşle başlayan filmde Kuryel’in Ovadya ile yaptığı içten söyleşi ile devam ediyor. 1974 yılında Fransa’da sosyolog, yazar Christine Delphy’nin etkisinde kalarak feminizme yöneldiğini anlatan Stella, ertesi yıl Paris’ten İstanbul’a döndüğünde İnsan Hakları Derneği’ne katıldığını anlatyor. “ İHD o yıllarda feminist değildi, sadece burjuvaziye karşıydı” diyen Stella, 1976’da kızı Elifsu’yu doğurduğunu, 1980 darbesinden sonra Paris’e döndüğünde Delphy ile tanışmaya gittiğini anlatıyor. Feminist teorisyen Delphy Fransa’da yasak olan kürtajın serbest bırakılmasını savunuyordu. “Dayağa Karşı Dayanışma” adlı, 100 bin kişinin katıldığı Yoğurtçu Parkı’ndan Söğütlüçeşme’ye kadar yapılan yürüyüşe katıldığını anlatan Stella, ailesi hakkında bu bilgileri paylaştı : “Annem- babam Yahudi toplumunda militan sayılırlardı, beni politize eden onlar oldu. Azınlık bir cemaate mensup olmam beni motive etti”
Aylin Kuryel’in “1980 darbesi olmasa feminist hareket başlar mıydı ?” sorusuna “ Feminizm benim
için çok yıkıcı bir kavram, eski komünizm gibi” cevabını veren Stella, ilk yazısını “Kim Korkar Feminist Olmaktan” başlığında bir dergide yayınlandığının, “Kadın Kurtuluş Bildirgesi”nin Ankara’daki kongreden çıktığını, onun feminist programının yumuşaklaştırılarak kullanıldığını anlatıyor. Söyleşi sırasında dışarıdan gelen slogan ve siren seslerini duyan Stella pencereden mor bayrağını sallayarak yürüyüşteki kadınlara destek verir. İstanbul’da 21. Gece Yürüyüşü esnasında, tüm engellere rağmen kadınların birbirini bulduğu sokakların birinde oturan Stella, Aylin ile birlikte aşağı inerek 8 Mart yürüyüşüne katılır. “İstediğin kişi oldun mu ?” sorusuna Stella “Olmadım, istediğim kişi daha mutlu olurdu” cevabını verir. “Bu kadar detayı nasıl hatırlıyorsun ?” sorusuna cevabı “Nasıl hatırlamam, benim hayatım onlar”.
Kuryel’in belgeseli böylece geçmişteki feminist mücadele ile bugünkü kadın eylemliğini aynı sinemasal alan içerisinde buluşturuyor. Belgeselin önemi, kendi yaşamı ve politik deneyimleriyle, Stella Ovadya geçmiş ile bugün araındaki bir hafıza köprüsü olarak kullanılması. Ödüllü belgesel, Türkiyedeki feminist hareketin tarihsel hafızası ile günümüzdeki kadın hareketini buluşturan önemli bir çalışma. Ovadya’nın anlattıklarından Yahudi kimliği ile feminist kimliğini birbirinden ayırmadığını görürüz. Kendisi Yahudi cemaatine ait olma duygusu ile kadınların dayanışması arasında bir ilişki kuruyor.








