7. Koğuştaki Mucize

1-0 olsun bizim olsun..

Türk sinemasının içinde bulunduğu temel sorunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi “özgün senaryo” yazımının olmayışıdır. Öyle ki bu durum hem nitelikli eser ortaya koyma noktasında hem de üretilen filmlerin özellikle uluslararası pazarlarda pazarlanabilmesinin önünde büyük bir engeldir. “Üretememe” sorunu sadece sinemamızda değil aynı zamanda da müzik sektöründe de kendini göstermektedir. Zira son dönemlerde üretilen albüm sayıları gittikçe azalmakta ve eski şarkılar tekrar aranje edilip, dinleyiciye sunulmaktadır.

Uyarlama filmler aslında tehdit ve fırsatı beraberinde getirmektedir. Tehdit olan tarafı; izleyicinin aslı ve nüshasını kıyaslamasıdır. Eleştirel gözle film izlemeyen sinema izleyicisi, konu, müzik, oyunculuk, mekân gibi filmin ana öğelerinin filmin orijinaline benzetme gayreti içerisinde olur. Ve izlediği her bir kare de film hakkında ağır ve önyargılı bir perspektifte izler. Eğer bu kıyaslamada aslı, nüshasından daha başarılı kılınırsa filme olan ilgi de maalesef azalır. Fırsat olan kısmı ise; filmin aslını izlemeyen izleyiciler tarafından beğenilme ihtimalinin artış göstereceği gerçeğidir. Aslında bu noktada filmin tutundurması gerçekleştirilirken gerek yapımcılar gerek oyuncular yaptıkları açıklamalarda filmin uyarlama olduğunu bahsetmekten kaçınmaktadırlar. Uyarlama olduğu öğrenildiğinde, izleyicide olumsuz bir algı olacağının farkında olmaktadırlar.

 

Ben de, uyarlama filmlere karşı mesafeliyim. Model almak elbette ki önemlidir. Senaristlere, yönetmenlere rehber olabilecek bir durumdur bu. Ancak “özgün eser” ortaya koymak, sinemanın gelişmesindeki birincil etkendir. Türk edebiyatından sinemaya uyarlanan filmler en azından kendi kültürümüzden bir parça olduğu için daha kabul edilebilir niteliktedir. Türk Dil Kurumu uyarlamayı; “bir şeyi bir yerden, bir kaptan başka bir yere veya kaba geçirmek” olarak tanımlamıştır. Kabul ediyorum, film aslının olduğu gibi aktarılmamış ancak diyaloglar, dönemler, mekânlar, kahramanlar, isimler farklı olsa dahi filmin “hikâyesi ve öğretisi” aynı olmaktadır.

Eleştiriyi ve film analizini yaparken aslı ve nüshasını kıyaslamayacağım ancak senaryo ve konu boşluklarla doluydu. Bizler Memo’nun Ayşe’den önce mi yoksa sonra mı akıl sağlığını kaybettiğini öğrenemedik! Akıl sağlığı yerinde olmayan bir bireyin nasıl çocuk sahibi olduğu kısmı da izleyicide bir soru işareti yarattığını düşünüyorum. Yine aynı şekilde akıl sağlığı olmayan birisinde “babalık” gibi önemli bir manevi duygunun nasıl oluşabileceği de bir sorunsal. Üstelik Memo; okuma ve yazma da biliyor, ki kızına mektup yazdığını gördük. Hiçbir idam yoktur ki; savcının, doktorun olmadığı bir şekilde gerçekleşsin. Doktorun ölüm raporu için ölen kişiyi muayene etmesi gerekiyor, nasıl oldu da doktor, ölenin Yusuf Ağa olmadığını fark etmedi. Ki, doktor cezaevi doktorudur ve aynı doktor gerek Memo ilk geldiğinde yediği dayak sonrası gerekse bıçaklandıktan sonra onu muayene ve tedavi etti dolayısıyla onu tanıyor ve idam edileceğini de biliyor.

Yusuf Ağa’nın Memo’nun yerine geçmek istemesi ve geçmesi neredeyse bütün cezaevi çalışanları ve mahkumlar tarafından biliniyor ve nasıl oluyor da bu durum kitlenin nazarında bir sır olarak kalıyor? Ayrıca asker kaçağının Yarbay tarafından öldürülmesi, Memo’yu tekrar infaza sürüklüyor zira şahit ortadan kalkıyor. Kaçak asker, bir çok kişiye ifade vermedi mi? Ayrıca Memo ve Ova’nın bir başlarına tekneye binip gitmeleri? Akıl sağlığı olmayan biri kendine nasıl bir yeni hayat kuracak? İşte bütün bunlar bende çok ciddi boşluklar yarattı.

Türk sinemamızda daha önce de “otistik” rolü ile karşılaştık. Mucize’de Aziz, Abimm’de Arif, Babam’da Arif bize bu rolleri sundu. Konuları her ne kadar farklı olsa da “dezavantajlılar” ,”çocuklar” ve ”yaşlılar” Türk sinema izleyicisinin bam teline vuran kesimlerdir. 7. Koğuştaki Mucize’de yine bu kesimleri hedef alarak gişe başarı elde etmeye çalıştığı söylenilebilir.

Misafir yazar : Öğr. Gör. Cihad Doğan

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here