BU ŞARKIYI SEN Mİ SÖYLÜYORSUN? HAYIR, İÇİMDEKİ SÜRGÜN SÖYLÜYOR…

Çingene dünyasını müzik yoluyla en iyi yansıtan yönetmen olarak tanıyıp sevdiğimiz Tony Gatlif, uzunca bir süredir içinden geldiği toplumla ilgili film çekmeyi bırakmış. Ancak gözde teması olan, köklerinden koparılmış ya da sürgün edilmiş insanların özgürlük arayışlarını 35 yıldan beri anlatmaya devam ediyor. Onu önemli bir sinemacı yapan, toplumsal sorunlara kitleler üzerinden değil, bireylere yansıması üzerinden eğilmesi, ve minimum söyleyerek maximım etki yaratabilmesi. Yaklaşık on yıldır öykülerini kadın kahramanlar üzerinden anlatmayı yeğleyen Gatlif, son filmi “Djam” da da iki kadına odaklanıyor.

 Rebetiko hayranı denizci Kakurgos teknesinin kullanılamaz hale gelmiş biyel kolunun yenisini yaptırmak için yeğeni Djam’ı Midilli’den İstanbul’a gönderir. Ona amca diye hitap etse de, Kakurgos Djam’ın Paris’te ölmüş olan annesinin erkek arkadaşıdır. Restoranını doldurup taşıran ünlü Rebetiko şarkıcısı sevgilisi öldüğünde adam mekânı satmış, kadının kızı Djam’ı da yanına alarak Yunanistan’a dönmüştür.

İstanbul’da, 18 yaşındaki Fransız kızı Avril’le karşılaşan, cömert, kendinden emin, tahmin  edilemez, özgür ruhlu Djam, sevgilisiyle birlikte Suriyeli mültecilere yardım gönüllüsü olarak çalışmaya gelen, sevgilisi tarafından soyulunca parasız ve giysisiz kalan tanıdığı olmayan, Fransızca’dan başka dil bilmeyen genç kızı kanatlarının altına alarak onunla birlikte İstanbul’dan Midilli adasına umut ve müzikle dolu bir yolculuğa çıkar…

 

Beklenmedik karşılaşmalarla örülmüş yol filmleri artık Gatlif’in imzası olmuş durumda.   Bütün filmlerinde toplumsal-siyasal bir alt metni olan Gatlif, burada da, kızların yol boyunca karşılaştıkları insanlar, olaylar, öykücükler aracılığıyla krizde bir Yunanistan’ının son derece gerçekçi bir portresini çiziyor.

Ama başta da belirttiğim gibi yazar-yönetmenin asıl derdi, sürgün edilenler, şu ya da bu sebeple köklerinden koparılanlar. Zaten Rebetiko da Anadolu’nun bağrından koparılarak istekleri hilafına yabancısı oldukları Yunan toprağına sürülenlerin hüzünlü, acılı, özlem dolu müziği değil midir? Midilli’de yaşlı bir denizci “ela horepse vre Kakurgos / gel dans edelim bre Kakurgos” dediğinde ikili bir sirtaki değil, büyük ustalıkla dört dörtlük bir Harmandalı Zeybeği oynar, zeybeğin peşinden oturmakta olan ihtiyar Rum, Uzo’sunu yudumlarken, has bir Anadolu ağzıyla “İzmir’in Kavakları” diye türkü çağırmaya başlar.

Filmin Türkçe adı “Aman Doktor”, öncelikle Kakurgos’un teknesinin adıdır ama o bildik türkü, filmin tam ortasında karşımıza Daphné Patakia’nın  Seray Yılmaz ve bir Rum erkekle birlikte Türkçe ve Rumca söylediği göz yaşartıcı bir Rebetikoya dönüşerek çıkar.

Aklın değil, gönlün, kalbin gözü ve kulağıyla, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman gözümüz yaşararak izleyeceğimiz  “çok bizden” bir filmdir “Aman Doktor”. Ancak bu Fransızca Yunanca ve de bir parça Türkçe filmin sinemasal olarak yabana atılmayacak çok etkileyici öğeleri var.

Birincisi müziği.

Müzik, her türlü müziği içgüdüsel olarak duyumsayıp anlayan Çingene Gatlif’in genetik kodlamasında kayıtlı gibidir ve Gatlif’in bütün filmlerinin baş rollerinden biri seçtiği ve uyarladığı müziklerdir. “Djam”da Cümbüş Cemaat, Melik Şah ve Saz Arkadaşları Projesi, Tatavla Keyfi Grubu ve Dalganabak’dan müzisyenler ve Yunanlı müzisyenlerin işbirliğiyle oluşturulan müzikler araya giren eğlencelikler olarak değil, Gatlif’in toplumsal ve siyasal söylemini destekleyen ciddi öğeler olarak filmin ayrılmaz birer parçasını oluşturuyorlar. Özellikle Gatlif’in kişisel doğasına ve coğrafyasına uzak bir müzik üzerinden “mübadil” olgusunu benliğinin derinlerinde hissedip yansıtması müthiş heyecan verici.

 

İkincisi oyunculukları.

İrili ufaklı bütün karakterler müthiş inandırıcı. Kakurgos, Ermeni asıllı Fransız aktör Simon Akbarian’ın Kanada’dan İsrail’e sürdürdüğü çok dilli, çok uluslu kariyerinin belki de en güzel rollerinden biri. Ama filmin asıl yıldızı, bitmez tükenmez enerjisi, çekiciliği, bulaşıcı neşesi ve üst düzey dans ve müzik yeteneğiyle filmi neredeyse bir başına götüren Daphné Patakia.

Filmi birlikte izlediğimiz sayın Azize Tan, “biz bile kendimize böyle bakmayı unutmuşken, bir yabancının bu bakışı insana çok iyi geliyor” diyordu.

Gerçekten de insanın içini ısıtan, insana “iyi gelen” bir film. Mutlaka izleyin derim.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here