Araknofobi : Kabus / Crawlers
Örümcekler işini yapıyor, senaryo tökezliyor
Bazı korkuların sinemada karşılık bulması için büyük fikirlere ihtiyacı yok. Bir örümceğin hiç beklemediğiniz bir anda üzerinizde belirmesi bile yeterli. Peki, bu korkuyu 80 dakikayı aşan bir filme dönüştürmek, seyirciyi baştan sona hikâyenin içinde tutmaya yetiyor mu? Ángel Gómez Hernández’in Crawlers filmi, tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor.
Ölümcül örümcekler
Crawlers, Los Angeles’taki eski ve bakımsız bir apartmanda yaşayan insanların, ölümcül örümceklerin binayı istila etmesiyle hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Binanın yöneticisi Serena, bir yandan yıllardır çözülemeyen sorunlarla, bitmek bilmeyen kiracı şikâyetleriyle uğraşırken diğer yandan kendisini ve binadakileri bu felaketten kurtarmaya çalışıyor. Yönetmen, kapalı bir mekânda sıkışıp kalma duygusunu, görünmeyen bir tehdidin yarattığı tedirginlikle birleştirmeyi hedefliyor. Ancak filmin en büyük sorunu, güçlü bir korku fikrini taşıyabilecek hikâyeyi kurmakta zorlanması.
Korkunun kendisi yetmez
Örümceklerden korkmak için özel bir nedene ihtiyaç yok. Hareketleri, nereden çıkacaklarının bilinmemesi, küçücük bedenleriyle insanda yarattıkları orantısız tedirginlik, onları korku sinemasının kullanışlı malzemelerinden biri hâline getiriyor. Crawlers da bu hazır korkunun üzerine inşa ediliyor. Örümceklerin duvarlarda, havalandırma boşluklarında ve yaşam alanlarının hiç beklenmeyen köşelerinde ortaya çıkması, zaman zaman gerçekten rahatsız edici bir atmosfer yaratıyor. Film, seyircinin gündelik hayatta fark etmeden geçtiği ayrıntıları bir tehdit unsuruna dönüştürmeyi biliyor.
Ne var ki bir korku unsurunun etkili olmasıyla filmin bütün olarak etkili olması aynı şey değil. Crawlers, örümceklerin yarattığı fiziksel tiksintiyi ve ani saldırıların gerilimini kullanmakta başarılı olduğu anlarda bile hikâyesini aynı ölçüde güçlendiremiyor. Bir süre sonra seyirci, sıradaki saldırının nereden geleceğini beklerken karakterlerin başına ne geleceğiyle ilgilenmekte zorlanıyor. Çünkü korkunun kalıcı olabilmesi için yalnızca tehlikenin büyümesi değil, o tehlikenin ortasında kalan insanların da inandırıcı biçimde kurulması gerekiyor.
Karakterler hikâyenin önüne geçemiyor
Filmin ilk bölümünde apartman sakinlerini tanımaya ayırdığı zaman da bu açıdan sorunlu. Örümceklerin asıl tehdide dönüşmesi için beklemek gerekiyor. Oysa kapalı mekânda gelişen bir istila hikâyesinin en önemli avantajı, seyirciyi daha başlangıçtan itibaren kuşatabilmesi. Crawlers bu avantajı hemen kullanmak yerine karakterlerin gündelik hayatına ve aralarındaki gerilimlere geniş yer ayırıyor. Bu tercihin karşılığını alabilmesi için söz konusu ilişkilerin hikâyeye daha fazla şey katması gerekirdi.
Serena’nın binanın yöneticisi olarak yaşadığı sorunlar, filmin toplumsal bir arka plan kurma girişiminin en belirgin tarafı. Bakımsız bir binada, birbirinden farklı beklentileri olan insanlarla uğraşan ve çoğu zaman suçlanan bir kadının hikâyesi, korku anlatısının dışına taşabilecek bir potansiyel taşıyor. Üstelik Serena’nın felaket sırasında sorumluluk üstlenmek zorunda kalması, onun karakter gelişimi için de elverişli bir zemin sunuyor.
Ancak bu potansiyel her zaman yeterince işlenmiyor. Apartman sakinlerinin önemli bir kısmı, kendi başına bir karakter olmaktan çok, seyircinin seveceği ya da nefret edeceği biçimde konumlandırılmış tipler olarak kalıyor. Kimi karakterlerin iticiliği özellikle öne çıkarılırken kimilerinin hikâyedeki işlevi oldukça sınırlı tutuluyor. Böyle olunca tehlike anında yaşanan kayıplar da beklenen duygusal karşılığı yaratamıyor.
Üstelik karakterlerin davranışlarını yalnızca korku filmlerinde sık rastlanan düşüncesiz kararlarla açıklamak kolaycılığa kaçıyor. Elbette korku, insanları mantıksız davranmaya itebilir. Fakat senaryonun karakterleri sürekli olarak tehlikeye açık hâle getirmesiyle, korkunun insan davranışları üzerindeki etkisini göstermek arasında önemli bir fark var. Crawlers, zaman zaman bu ayrımı gözetmekte zorlanıyor.
Gösterilen tehlike, anlatılamayan hikâye
Serena rolündeki Matilda Lutz ise filmin ayakta kalan taraflarından biri. Karakterin yorgunluğunu ve sürekli ertelenen hayatının yarattığı sıkışmışlığı taşıyabiliyor. Buna rağmen başrol oyuncusunun performansı, senaryonun açtığı boşlukları bütünüyle kapatmaya yetmiyor. Bir karakterin kurtarıcıya dönüşmesi, yalnızca diğerlerinin yetersizliğiyle değil, kendi seçimlerinin ve dönüşümünün inandırıcılığıyla da mümkün.
Crawlers‘ın en belirgin çelişkisi, görsel olarak kurduğu tehdit ile dramatik olarak kurabildiği hikâye arasındaki mesafede ortaya çıkıyor. Örümceklerin çoğalması, mekânın giderek yaşanamaz hâle gelmesi ve binanın dış dünyayla bağlantısının kesilmesi, gerilimi artırmak için elverişli unsurlar. Buna karşılık film, bu unsurları tek başına yeterliymiş gibi kullanmaya başladığında anlatı tahmin edilebilir bir hatta ilerliyor.
Bir başka sorun da ton meselesi. Film kimi anlarda seyircinin irkilmesini, kimi anlarda karakterlerin tuhaflıklarına gülmesini, kimi anlarda da onlar için kaygılanmasını istiyor. Farklı tonları bir arada kullanmak elbette başlı başına bir kusur değil. Fakat bu geçişlerin anlatının ritmi içinde karşılık bulması gerekiyor. Crawlersta mizah ile dehşet arasındaki geçişler her zaman aynı ölçüde çalışmıyor. Karakterlerin karikatürleştiği sahneler, tehlikenin ağırlığını azaltırken korku sahnelerinin yarattığı etki de bu nedenle zaman zaman kısa sürüyor.
Bununla birlikte filmin örümcekleri kullanma biçimi, korku sinemasının bedensel tiksintiyle kurduğu ilişkiyi hatırlatıyor. Bazı sahnelerde seyircinin düşünmesine gerek kalmıyor; görüntü doğrudan bir tepki yaratıyor. Ancak irkilmekle korkmak, tiksinmekle gerilmek aynı deneyim değil. Birincisi anlık bir refleksle sağlanabilirken ikincisi atmosferin, anlatının ve karakterlerle kurulan bağın birlikte işlemesini gerektiriyor. Crawlers, ilkini zaman zaman başarıyor, ikincisinde ise aynı istikrarı gösteremiyor.
Örümcekler gidiyor, geriye ne kalıyor?
Korku sineması, bazen son derece basit bir fikirden hareketle unutulmaz filmler çıkarabilir. Bunun için mutlaka karmaşık bir senaryo ya da büyük bir düşünsel iddia gerekmiyor. Ancak basit bir fikrin sinemasal karşılığı, tekrar tekrar aynı tehlikeyi göstermekten ibaret olamaz. Mekânın, karakterlerin ve gerilimin birbirini beslemesi gerekir. Aksi hâlde seyircinin merakı, bir noktadan sonra yalnızca sıradaki saldırının nasıl gerçekleşeceğine indirgenir.
Crawlers, örümceklerden korkan seyirci için rahatsız edici anlar barındıran, bazı görsel tercihleriyle etkili olabilen bir korku filmi. Fakat karakterleri derinleştirme ve gerilimi bütünlüklü bir anlatıya dönüştürme konusunda aynı başarıyı gösteremiyor. Serena’nın hikâyesinde açılan imkânlar, apartman sakinleri arasındaki ilişkiler ve filmin farklı tonları daha tutarlı biçimde bir araya getirilebilseydi, ortaya yalnızca örümceklerin yarattığı korkuya yaslanan bir filmden fazlası çıkabilirdi.
Sonuçta Crawlers, seyircinin örümceklerden neden korktuğunu biliyor; fakat bu korkuyu neden sonuna kadar önemsememiz gerektiğini her zaman anlatamıyor. Sorun örümceklerin yeterince korkunç olmaması değil, filmin onların dışında kurduğu dünyanın aynı ölçüde ilgi çekici olamaması.
Yönetmen : Angel Gómez Hernández
Senaryo : Jayson Rothwell
Görüntü Yönetmeni : Pablo Rosso
Kurgu : Luis de la Madrid, Guillermo Lorenzana Torns
Müzik : Jesús Díaz, Roberto González
Oyuncular : Matilda Lutz, Gregg Sulkin, William Miller, Melina Matthews, Paul S. Tracey, Gary Anthony Stennette, Elena Sanz
ABD / Korku-Gerilim / 81 Dk.











