Görülmüştür

GÖRÜNENİN ARDINDAN SIZANLAR: HAYALLER VE GERÇEKLER

Son haftalar, sinemamız açısından iyi haftalar. Nasıl olmasın ki? Yönetmen Emin Alper‘in klostrofobik öğelerle yüklü, tıpkı “Abluka” filmindeki gibi, ama bu kez taşra yoğunluklu yeni filmi “Kız Kardeşler”den sonra, yine sınırlara boğan bir alan olan cezaevinden, hem de hayalleri ve diğer himaye edilen evin de bir bakıma mahpus haline geldiği bir alanı işaretleyen bir başka başarılı iş “Görülmüştür” de yine bu hafta gösterime giren filmlerden olması nedeniyle. Üstelik bu iki filmin diğer bir ortak yönü, sadece tema itibariyle de değil. Her iki filmde de o sınırsız boğuculuğu izleyiciye yansıtmakta başarılı Berkay Ateş ile de bir başka ortak noktaya ulaşıyoruz.

Zakir (Berkay Ateş), İstanbul’daki cezaevinden gönderilen mektupların içeriğinde suç unsurları bulunup bulunmadığı, sakıncalı olup olmadığı yönünden inceleyen birimde çalışmaktadır. Bu konu ile ilgili filmin baş sekanslarında da gördüğümüz ve Ece Ayhan‘ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinde devlet dersinden bahsettiği gibi, ne yapacaklarının eğitiminden de geçmiştir. Tıpkı diğer memur ve amirleri gibi, örneğin Adnan (Müfit Kayacan) misali işini çok önemsediğini sanmaktayız. Ancak ilerleyen aşamalarda, aslında Zakir’in çok da bu işi tüm resmi hassasiyetlerle üstlenmediğini, bir kısım dertlerinin olduğunu görüyoruz. Özellikle “konjonktür” ve “hak” kelimeleri ile ilgili kısımların tartışıldığı ya da kelimelerin karalandığı anlar, trajik olduğu gibi aynı zamanda mizahla da karışık.

Zakir’in Füsun Demirel‘in başarıyla yansıttığı annesi ile beraber kaldıkları ev de, yine bir bakıma işinin devamı gibidir. Yani cezaevi dışında, evin dış tehditten korunma yöntemi olarak demir süngü ile kapatılması sahneleri ve Zakir’in zaman zaman eve geç gelmesi nedeni ile annesinin kendisini baskılayan sözleri bu duyguyu hissetirmekte etkili olan bölümler. Anne, Zakir’in eve geç gelmesini kız arkadaşı olduğu zehabıyla konu edinince, aralarındaki tartışma da yine bu dikte edici yönü göstermekte önemli. Ancak herşeye rağmen Zakir’in bu durumdan hoşnutsuz olduğunu gösteren kısımlar da yok değil.

Yaratıcı yazarlık kursuna katılmalar, bir hemşire olan Emel (İpek Türktan) ile edebi sohbet gerçekleştirmeler, mesleğini saklamalar hep bu dar, Kafkaesk atmosferden, edebiyatın ve hayallerin o sağaltıcı özelliklerinden yararlanma aracı olarak görülmekte. Filmin asıl belirleyeni işte bu yaratıcı yazarlığın doğal sonucu olarak, büyülü gerçekliğe kimi yanlarıyla kayan, bir fotoğraf ve mektup üzerinden, örnekleri somut olarak görülen karakterlerle yeni bir gerçekçiliği yaratma gayretinde aramak gerekir. Tıpkı Metin Erksan‘ın 1965 tarihli o güzelim “Sevmek Zamanı” filmindeki gibi asılı kadın resmine aşık olan boyacı Halil ile resmin sahibi olan Meral arasındaki tuhaf ilişki biçimine benzer durum vardır.

Sakıncalı görülen mektupların karalanması işlevi yeni bir yaratıcılık sahası olarak mektup/görsellikler, cezaevi görüşmeleri üzerinden taze bir hayal/gerçek toplamını izleyiciye sunmayı başarılı şekilde gerçekleştiriyor. Kalemler artık hak kelimesini silemezken, hatta gerçekten de fiziken de tükenirken, bir gerçeklik olarak Selma (Saadet Işıl Aksoy), filmde sürekli belirli renk tonu ve uzamla yansıtıldığı gibi gözleriyle bir bakıma haykırmaktadır. Eş, baba kıskacında, Zakir’e yeni hayal resimleri çizdirmektedir. Görüşme sırasında ve telefon ile yapılan o izinli sohbet anlarında ya da pembe odaların yansımalarında Zakir, kapalı alandaki o dar dünyasında, kendisini rahatlatan ve gittikçe içine çeken bir saplantıya bulaşır.

Mektupları çalar, bu durum iş arkadaşları tarafından da, kamera vb yöntemlerle üstelik bilinmeye başlar. Gittikçe bir anafor gibi kendisini çeken çukura gömülmektedir. Kendisine ait olmayan o dar kamusal alandan taşarak, yeni bir özel hayatı dikizlemek, onun gerçekliğini, kendi hayal gücü ile yeni bir forma büründürmek, Zakir için hiç de olumsuz görünmemektedir. Sınır da tanımaz, Emel’in hemşireliğini de buna alet etmekten sakınmaz. Film tüm bunlarda, Zakir’i izleyici de psikopatik bir görünüme büründürmeden sunmakta. Baskın bir politik mesaj vermenin ötesinde, kimi zaman ince dokundurmalarla, senaryoyu rayından saptırmadan derdini anlatma yolunu benimsemesi yönleri filmin en büyük artısı.

Daha önceleri “Kan“, “Dondurma” gibi kısa filmlerle iyi bir uzun metraj yönetmeni olacağının ilk işaretlerini veren Serhat Karaaslan, bu ilk uzun metrajlı filmiyle istenen seviyenin üstüne çıkmayı başarıyor. Memur sınıfının ikircikliğini çok iyi yansıtan, daha önce “Abluka” filmi ve TV dizisi olarak “Çukur“la da belirli bir kitleye ulaşan Berkay Ateş ile bir diğer iyi oyuncu Saadet Işıl Aksoy‘un da yine bu filmle başarılı olduklarını ve karakterlerin ruh hallerini karşıya geçirdiklerini rahatlıkla söylemek mümkün.

Filmi ilk kez izlediğim 30. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu ve Siyad En İyi Film ödülü de dahil çok sayıda ödülle döndüğünü, ayrıca takip ettiğim festivalde yoğun bir genç izleyici kitlesinin ilgisini çektiğini, sinema salonunun dolup taştığını da belirteyim. Filmin ironik halleriyle yansıtılan o katı kural koyma anlayışına “mutlaka izleyin” şeklinde bir yöntemi benimseyerek benzemek gibi olmasın ancak, Emin Alper‘in Kız Kardeşler filmi ile birlikte sinemanın eli yüzü düzgün bu filmini kaçırmamanızı belirtmeden de geçmek istemedim. Takdir tabi ki sizin…

Yönetmen / Senaryo : Serhat Karaaslan

Görüntü yönetmeni : Meryem Yavuz

Oyuncular : Berkay Ateş, Saadet Işıl Aksoy, Füsun Demirel, İpek Türktan, Erdem Şenocak, Müfit Kayacan, Banu Fotocan

Türkiye / Dram / 95 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here