Operanın büyülü sesi

Yine bir kadın, yine zorlu yaşam ve  sanatın doruğuna tırmanış.

Gerçek adı Anna Maria Sofia Kalogeropoulos olan Callas’ın soyadından da anlaşılacağı üzere yunan kökenli olup adeta Yunan Mitolojisinin görkemli sayfalarına bir sayfa daha ekleyip, yarattığı soprano mitiyle  efsaneleşmiştir. 1950 li ve 60’lı yıllarda kasırga gibi esen sanatçı; daha o yıllarda bütün basını peşinden sürüklemiş, gittiği her yerde adım adım takip edilmiştir.  

Beethoven gibi piyano çalması için babasının kırbaçlarına maruz kalmasa da annesinin otoriter baskısı yüzünden müzik kariyerine  çocukluğunu feda etmiştir.  1923 yılında New York’da doğan ve 1977’de Paris’te bir apartman dairesinde  kalp krizi sonucu yaşamını yitiren Maria Callas’ın ölümünün kırkıncı yılında, 2017’de yönetmen Tom Volf’un sinema belgeseli  ile yeniden gündeme gelmiştir. Sesi ve şarkıları ise zaten gündemden hiç düşmemiştir.

Maria Callas’ın Röportajlarından, konserlerinden, mektuplarından; kısaca dünyanın dört bir yanından toplanmış arşivlerden oluşan bu belgesel ile onun hayat hikayesine bire bir tanıklık etmek; meraklıları için oldukça detaylı bir derleme olduğunu söylemek mümkün. İçimde iki kişi var; Maria ve callas, ben Maria olmak istiyorum ama Callas’tan da beklenenlere de karşılık vermeliyim. ikisi birden olmaya çalıştım” 

“…Kelimenin durduğu yerde müzik başlar ve gerçekten müzik, üzerine konuşulmayacak kadar büyüktür, benim için cennete yükselmek gibi bir şeydir…” diyerek röportajına başlayan sanatçı bu belgeselde uzun uzun kendini anlatırken araya giren sahne performanslarıyla doyumsuz bir müzik ziyafeti sunuluyor. 

Bir müzik eleştirmeni onun için “saf elektirik” demiştir. Müzik eğitimine 8 yaşında piyano çalmaya başlayan Callas 1937 yılında  annesi ile birlikte Yunanistan’a gider,  orada konservatuara girmek için yalan söylemek zorunda kalır, zira konservatuara  girme yaşı 17 olmasına rağmen kendisi 13 yaşındadır. Boyunun uzun  ve iri yapılı olması imdadına yetişir, gerçek yaşını gizler, 17 yaşında olduğu yalanını söyler ve böylece müzik kariyerinin ilk ve en önemli basamağına başlamış olur. Şan ve şöhret düşkünü olan annesi onu sıkı bir disipline alır. “Annem 5 dakikadan fazla aynanın karşısında durmama izin vermezdi, çalışmam gerekiyordu, böyle saçma şeylerle  kaybedilecek zaman yoktu…”

Atina konservatuarında; onu geleceğe taşıyacak müthiş bir hoca vardır. İapanyol asıllı Elvira de Hidalg! Belgeselde verilen röportajlarda her ikisi de yani öğretmen ve öğrenci birbirinden övgüyle söz ederler.

Mutlu bir aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı kariyere tercih ettiğini söyler; ancak öncesinde annesi, sonrasında eşi onun bu kariyerini bırakmasına izin vermezler. Artık,  dünyanın ince sesli perisi kanatlarıyla cennete doğru uçmaya başlamıştır. Ne ki bu cennete uçuş serüveninde bazen kanatlar üşüyüp büzülüyordu ve bir dala konup kaskatı bekliyordu. Bir röportajında bu durumu şöyle anlatıyor. “Kariyerimin en üzücü akşamı 2 Ocaktı. ( hangi yıl olduğundan söz etmiyor) Bütün dünya basını zavallı adımı çamura bulamak için konseri yarım bıraktığım o geceye üşüştüler. O gün herşey çok iyi gidiyordu, konser vereceğim akşam soyunma odasında geldiğimde üşüdüğümü hissettim, aylardır kullanılmayan opera binasının çatlak duvarlarından soğuk rüzgarlar esiyordu” …

O zamanlar ona dişi kaplan deniliyordu, ancak bu üşütmeden kaynaklanan sesin kısılması sonucu programın yarıda bırakmak; onu dişi kedi durumuna düşürecek, ertesi gün linç yağmuruna tutulacak, bu kez tüyleri aşağılanmadan kaynaklanan damlalardan üşüyecekti. Bu durumu Verdi’nin şu sözleriyle açıklıyordu:” İşte böyle düşkün ruh bir gün gerçekten düştü…”

   Ve hayatının en büyük aşkı; Yunan armatör Aristotle Onassis! Onunla kocasıyla arası bozuk olduğu günlerde 1957 yılında Venedik’te tanıştı. “ Aristotle beni özgür ve kadınsı hissettiriyordu, onu derinden sevmeye başladım” Fakat hala evliydi, kocasının, onu Maria olduğu için değil, Callas’ın temsil ettiği değerleri sevdiğini düşünüyordu ve ondan artık boşanmak istiyordu. Aristotle’nin güçlü olduğuna inandığı karakterinden çok etkilenmişti, bu etkilenme onu 11 yıllık beraberliğe kadar götürdü; ne ki 1968 yılında birgün Onassis’in, Amerikan Başkanı olan John Kennedy’nin eski eşi Jacqueline Kennedy ile evlendiğini gazetelerden öğrenir ve dünya başına yıkılır. Yani karakterinin güçlülüğüne inandığı Onassis de dünyanın başka şöhretli kadının gölgesine sığınmış ve onu ansızın terk etmişti. Maria yanılmıştı, sevdiği adam da tıpkı kocası gibi kadınların temsil ettiği değerleri sevmiş; dünyanın en güçlü ve en parlak kadınlarının arkasına sığınmayı seçmişti…

Bu büyük hayal kırıklığı onun sahnelerden uzaklaştırdı. Kendini toparlamaya çalıştığı bu süreç içerisinde; 1969 yılında, çekimleri Türkiye Göreme’de yapılan ve konusunu antik Yunan Mitolojisinden alan, yönetmenliğini Paolo Pasolini’nin yaptığı Medea filminde rol aldı. Medea’da bir bakıma kendini görmüştü. Yunan Mitolojisi fragmanlarına devam ediyor kendi topraklarından olan başka bir miti daha yaratıyordu…

Sevdiği müziklerin Rossini,Bellini, Donizetti olduğunu söyleyen sanatçı onların bestesini seslendirirken hakkını fazlasıyla vermiş, dinleyenleri adeta kendinden geçirmiştir.

Tom Volf’un Maria Callas  sinema belgeseli 2018  yılında İstanbul Film Festivali’nde de gösterildi. Tom Volf bize Maria’nın dünyasını aralarken bunu o kadar iyi yapıyor ki, perdeden o dünyanın bilinen bilinmeyen ayrıntılarını görüyoruz. Röportajlarını, sahne performanslarını, Liz Taylor, Grace Kelly, hocası Elvira ve sevgilisi Onassis’ise yazdığı mektupları belgesel içine hakim sorumluluğu ile adaletli bir şekilde dağıtıyor, mektuplar okunurken ekrana gelen görüntüler ise seyircinin kalbinin burkulmasına sebep oluyor. Örneğin, sevgilisine derin sevgilerini ve içli sözlerini (sen benim başıma gelen en iyi şeysin gibi) yazdığı mektubu okunurken Onassis’in Jacquelin’le görüntüleri devreye giriyor. Yunanistan’a gittiği zaman “Sirtaki”müziğinin verilmesi ise en sevdiğim sahnelerden biri. İnsan kaçınılmaz olarak “Zorba” filmini hatırlıyor tabii…

Opera, benim kendimi ifade etme biçimimdi; halka hayattan daha iyi daha iyi bir şey verme sanrısı harikaydı”

“Hep güçlü göründüm ama asla öyle değildim” diyen Maria, çalkantılı bir hayattan sonra  Paris’te bir apartman dairesinde yalnız başına ölürken hayatın adaletsizliği ile bir kez daha karşı karşıya kalır.  Cesedi yakılır, külleri mezardan çalınır, sonra tekrar bulunur  ve Ege’nin derin sularına küller bırakılır…

Anka kuşunu şimdi nasıl düşünmeyelim! 

Dünyaya küllerini bile bırakmamış bir sanatçının belgeselini iki kez izledim, bazı sahneleri üç kez…

Bir kez de siz izleyin.

Boynunda incileri, yüzünde gülüşlerini düşürmeyen sanatçının aslında ruhunun ne kadar yaralı olduğunu sesini dinlerken daha iyi anlayacaksınız. 

Ve filmi seyrettikten sonra Bellini’nin “Norma”sını bir kez daha dinleyin.

Ruhunun yarasını sesinde, sesinin yarasını kalbinizde hissedeceksiniz.

Evet  “Kelimenin durduğu yerde müzik başlar”

Yönetmen : Tom Volf 

Kurgu : Janice Jones 

Oyuncular : Maria Callas, Omar Sharif, Barbara Walters, David Frost, Fanny Ardant, Joyce DiDonato, Edward R. Murrow, Aristotle Onassis, Pier Paolo Passolini, Jacqueline Kennedy, Bernard Gavoty, Rudolf Bing, Elvira de Hidalgo

Fransa / Biyografi-Müzik-Dökümanter / 113 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here