Miyazma Kampı’nda Ergenlik Arzuları ve Ölüm / Teenage Sex and Death at Camp Miasma
GEÇMİŞİN BUGÜNÜ, BUGÜNÜN GEÇMİŞİ ARASINDA BİR FİLM
Anlatılan hikaye alıştığımız türden bir hikaye değil… Korkunun da bir hafızası olduğunu hatırlatan; yer yer absürt, yer yer rahatsız edici ama kendi dünyasını kurmaktan çekinmeyen bir hikaye. Camp Miasma daha ilk bakışta “Ben başkayım, dikkat et” diyen filmlerden.
Bu film alıştığımız türden bir film değil… Belki de iyi bir film izleyicisinin en önemli özelliklerinden biri, karşısındaki filmin daha ilk dakikalarda bambaşka bir atmosfer kurduğunu fark edebilmesi. Jane Schoenbrun’un Teenage Sex and Death at Camp Miasma filmi de daha ilk bakışta “Ben başkayım, dikkat et” diyen filmlerden. Önce klasik bir slasher filmi izliyormuşuz gibi geliyor. Maskeli bir katil, yaz kampı, gençler, geçmişten bugüne taşınan bir korku hikâyesi… Ama sonra işler değişiyor. Film, bildiğimiz korku hikâyesinin içinden başka bir şey söylemeye başlıyor.
Schoenbrun, korku sinemasının bütün kodlarını bir cebine, absürt mizahı ve tekinsizliği diğer cebine koymuş ve ortaya bambaşka bir anlatı çıkarmış. Bu anlatı yalnızca bir korku filmi değil; korku sinemasının geçmişine, kimliğine ve kendi biçimlerine oldukça rahatsız edici bir yerden bakıyor.
Hikâyenin merkezinde genç yönetmen Kris var. İlk uzun metrajıyla dikkat çeken Kris, bağımsız yapımcıların ilgisini çekince yıllar önce popüler olmuş Camp Miasma serisini yeniden çekmesi için görevlendiriliyor. Fakat Kris’in yapmak istediği şey basit bir yeniden çevrim değil. Serinin geçmişiyle bugün arasında başka bir bağ kurmaya çalışıyor. Camp Miasma zaten başlı başına ilginç bir geçmişe sahip. Kirli VHS kasetlerden, yeraltı hayran kültürlerinden ve eski korku filmlerinin etrafında oluşan o özel dünyadan beslenen kurgusal seri, özellikle Friday the 13th, The Burning ve Sleepaway Camp gibi filmleri hatırlatıyor.
Serinin merkezindeki Little Death ise gölden çıkan ve gençlerden intikam alan maskeli bir katil. Fakat Schoenbrun burada da klasik slasher karakteriyle yetinmiyor. Little Death’in geçmişi, toplumsal cinsiyet normlarıyla ilgili tartışmaların içine çekiliyor. 2026’ya gelindiğinde artık “sorunlu” bulunan bu geçmiş, yeniden çevrim fikrinin de temel çatışmalarından birine dönüşüyor.
Kris’in araştırması onu serinin ilk filmindeki Final Girl Billy Presley’ye götürüyor. Gillian Anderson’ın canlandırdığı Billy, eski kamp alanında yaşamını sürdürüyor. Kris ile Billy’nin karşılaşmasıyla birlikte film de başka bir yere evriliyor. Kamp artık yalnızca korkunun geçtiği bir mekân olmaktan çıkıyor; geçmişin, hatıraların, filmlerin ve bugünün birbirine karıştığı bir alana dönüşüyor. Filmin bence en ilginç taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Schoenbrun, korku sinemasının geçmişini sadece nostaljik bir malzeme olarak kullanmıyor. Eski filmlerin bugün nasıl hatırlandığını, yeniden yorumlandığını ve değişen toplumsal değerler karşısında nasıl farklı anlamlar kazandığını sorguluyor.
Bir zamanlar yalnızca korkutmak için kullanılan bir karakter, yıllar sonra bambaşka bir kimlik tartışmasının merkezine yerleşebiliyor. Bu yaklaşım yönetmenin önceki filmlerini bilenler için de tanıdık. We’re All Going to the World’s Fair ve I Saw the TV Glow filmlerinde olduğu gibi burada da medya yalnızca bir arka plan değil; karakterlerin dünyaya bakma biçimlerinin ve algılarının bir parçası. Ki medya aslında hepimiz için biraz böyle değil mi?
Özellikle Kris’in Camp Miasma ile kurduğu ilişki, bir yönetmenin sevdiği bir türle kurduğu ilişkinin ne kadar farklı ve karmaşık olabileceğini gösteriyor. Bir filmi sevmek, onun bütün sorunlarını kabul etmek anlamına gelmiyor. Geçmişe duyulan özlem ile geçmişi sorgulamak aynı anda mümkün. Şimdi hepimizin yaptığı gibi belki de. Geçmişi özlüyor, onun üzerinden yeni akımlar yaratıyor, eski hikâyelere yeniden dönüyoruz. Ama aynı zamanda o geçmişi sorguluyoruz. Neyi neden sevdiğimizi, bugün aynı şeye neden aynı gözle bakmadığımızı yeniden düşünüyoruz. Film de tam olarak bu çelişkinin arasında gidip geliyor.
Duvarlar arasında aslında çok büyük bir fark yokmuş gibi görünürken, o duvarların ardında oldukça büyük farklar var. Film de biraz o iki tarafın arasında kalıyor. Bir yanda slasher sinemasının yıllardır kullandığı kadın düşmanlığı, cinsiyetçilik ve transfobi gibi tartışmalı kodlar var. Diğer yanda ise bu filmlerin izleyicide bıraktığı duygusal iz. Schoenbrun bu ikisini birbirinden ayırmak yerine aynı hikâyenin içinde tutuyor. Bu nedenle Teenage Sex and Death at Camp Miasma için tek bir metafor üretmek kolay değil. Film her şeyi açıklamaya çalışmıyor. Daha çok karakterlerinin korkuyla, geçmişle ve hatıralarla kurduğu ilişkiye bakıyor.
Billy ile Kris arasındaki ilişki de bunun önemli bir parçası. İki karakter arasındaki karşılaşma, geçmişle bugün arasında kurulmuş basit bir köprü değil. Zaman zaman gerçeklik duygusunun tamamen kaybolduğu, anıların ve görüntülerin birbirine karıştığı halüsinatif bir deneyime dönüşüyor. Schoenbrun bu noktada filmin tonuyla da sürekli oynuyor.
Bir sahnede gerilim yükselirken hemen ardından absürt bir mizah gelebiliyor. Little Death’in şiddet eylemlerinin popüler müzikle ve neredeyse eğlenceli görüntülerle bir araya getirildiği anlar, klasik slasher estetiğini bilerek bozuyor. Kamera zaman zaman Little Death’in maskesinin arkasındaki bakışa yaklaşıyor ve onu yalnızca bir “korku filmi katili” olmaktan çıkarıyor. Tam da burada film, kendi tuhaflığını kabul ediyor.
Yer yer “Şimdi ne izliyorum?” dedirten sahneler var. Ama bu duygunun filmin aleyhine çalıştığını düşünmüyorum. Aksine, Schoenbrun’un sinemasının önemli bir parçası bu. Tanıdık olanı alıyor, biraz bozuyor, yerinden çıkarıyor ve başka bir şeye dönüştürüyor. Billy’nin korkuya neden çekildiğini anlatırken söylediği “Tehlikeyi ve güçsüzlüğü seviyordum” cümlesi de filmin duygusunu anlamak açısından önemli. Çünkü korku sinemasının çekiciliği her zaman yalnızca korkmakla ilgili değil. Bazen tehlikeye yaklaşmak, güçsüzlüğü hissetmek ve bütün bunları güvenli bir mesafeden yaşayabilmekle ilgili.
Teenage Sex and Death at Camp Miasma da izleyiciden bütün sorularına cevap bulmasını istemiyor. Daha çok onu kendi kurduğu tuhaf dünyanın içine çekiyor. Belki de filmin en güçlü yanı bu. Schoenbrun, slasher türünü yeniden icat etmeye çalışmıyor. Onun hafızasına bakıyor. Eski korku filmlerini seven insanların neden hâlâ o filmlere döndüğünü, geçmişin bugün nasıl yeniden anlamlandırıldığını ve bir hikâyenin yıllar sonra başka bir kuşağın elinde neye dönüşebileceğini sorguluyor. Sonunda geriye yalnızca bir katilin, bir kampın ya da yeniden çekilen eski bir filmin hikâyesi kalmıyor.
Korkunun da bir hafızası olduğunu hatırlatan; yer yer absürt, yer yer rahatsız edici ama kendi dünyasını kurmaktan çekinmeyen bir film çıkıyor karşımıza. Belki de Camp Miasma‘nın asıl meselesi tam olarak burada : Geçmiş hiçbir zaman yalnızca geçmişte kalmıyor. Bugün ona baktığımız yer, geçmişin kendisini de değiştiriyor.
Yönetmen / Senaryo : Jane Schoenbrun
Görüntü Yönetmeni : Eric Yue
Kurgu : Graham Mason
Müzik : Alex G
Oyuncular : Hannah Einbinder, Gillian Anderson, Amanda Fix, Arthur Conti, Eva Victor, Zach Cherry, Sarah Sherman, Patrick Fischler, Dylan Baker, Jasmin Savoy Brown
ABD-Kanada / Kara Komedi-Slasher korku-Psikolojik dram- Romantik / 112 Dakika














