George Clooney hem yönetiyor hem oynuyor

“The Midnight Sky / Gece Yarısı Gökyüzü”

Kırk yılı aşan saygın bir oyunculuk kariyeri olan George Clooney, 2000’li yılların başından beri film yönetmeye de başlamış, kimi çok iyi: “Confessions of a Dangerous Mind” (2002), “Good Night, and Good Luck” (2005) ve “The Ides of March” (2011), kimi orta halli: “Leatherheads” (2008) ve “The Monuments Men” (2014), bir tanesi de keşke hiç yapmamış olsaydı dediğimiz: “Suburbicon” (2016) olmak üzere altı film yönetmiş. Bugün bazı sinema salonlarında ve bütün dünyada Netflix’de vizyona giren yedinci uzun metrajı “The Midnight Sky” distopik bir bilimkurgu öyküsü anlatıyor.

Çok zengin bir çeşitliliği olan bilimkurgu türünde, distopik temaların bir bölümü, bildiğimiz yaşamın sona erdiği bir kıyamete ve onun ardından yaşananlara odaklanan, “post-apokaliptik” diye adlandırabileceğimiz bir alt tür oluşturur. Bu türde çekilmiş, “MadMax”lerden “Matrix”lere, “Maymunlar Cehennemi” serilerinden “Terminator”lara sayısız filmin arasında, kıyamet sonrasında sağ kalmış olan bir veya birkaç insanın sağ kalma ve/veya kalanları kurtarma çabalarına odaklanan az sayıda da olsa küçük ama ilginç bir “survivor sineması” da vardır. 1970’lerden kalma “The Omega Man”, “A Boy and his Dog”, ya da daha yenilerden “The Road” (2009), “I Am Legend” (2007) ve “The Book of Eli” (2010) bu tarz hikâyeler anlatan ilginç filmlerdir. Mark L. Smith’in, Lily Brooks-Dalton’ın romanı “Good Morning, Midnight / Günaydın Geceyarısı”ndan uyarladığı “The Midnight Sky” da böyle bir “survivor / sağ kurtulan” filmi.

The Midnight Sky” izleyiciyi 2049’a, nasıl olduğunun tam açıklanmadığı gizemli kıyametin sonrasına, insanlığın büyük kısmının yok olduğu, sağ kurtulanların, o da ancak geçici bir süre için, yeraltı sığınaklarına kapandığı, küçük bir bölümünün de Jüpiter’in uydusuna yeni yerleşimler bulmak umuduyla gittiği bir döneme götürür.

Ölmekte olan bu dünyada, kutuptaki bir gözlem evinde tek başına yaşayan ölümcül hasta bilim adamı Augustine Lofthouse (George Clooney) devamlı kan nakilleri ve ilaçlarla sağ kalmaya çalışır, Augustine, bir yandan Jüpiter’in uydusu K-23’de yaşamın mümkün olduğuna inandığı ve K-23’e yerleşmeyi düşlediği gençlik yıllarını anımsarken, bir yandan da, kayıp uzay gemilerinin de izlerini sürer.

Aslında keşif yolculuğunda K-23’ün gerçekten de yaşanır olduğu anlaşılır ve Augustine’in izine ulaştığı tek uzay gemisi Aether, bu haberin artık dünya için hiç bir anlamı olmadığını bilmeyen 5 kişilik mürettebatı ile, müjdeyi vermek için yok olmuş bir dünyaya doğru yola çıkmıştır.

Arada Augustine mutfağında, büyük olasılıkla gidenlerin aceleyle geride bırakmış olduğu bir kız çocuğu bulur. Duyan ama konuşamayan Iris (Caoilinn Springall) ile yaşlı adam arasında giderek sağlam bir bağ oluşmaya başlar. Yoldaki uzay gemisinin kesin bir ölüme gelmesini engellemeye çalışan Augustine, onlara ulaşabileceği güçlü bir antenin bulunduğu daha kuzeydeki bir yere ulaşabilmek için, kızla birlikte dondurucu soğuklarda yola çıkar. Bu noktadan itibaren film, Augustine ile İris’in kar fırtınaları ve buzlar içindeki yolculuğu ile, karşılaştıkları tüm engellere karşın Aether’dekilerin eve dönüş yolculuğunu iç içe anlatır.

George Clooney’in de belirtmiş olduğu gibi, yönetmen olarak “Interstellar”dakine benzer olaylarla, “The Revenant”takileri harmanlayan, ve bu iki uyumsuz tarzı birbirine yediren bir çalışma yapması gerekirmiş. Bu çabanın altından ustaca kalkmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Genelde yaşından genç de dursa 1961 doğumlu bir oyuncu olarak, Augustine’e bedeninin yaşlanmayla öğrendiklerini başarıyla aksettiren parlak bir yorum getiriyor. Tüm oyunculuktan gelen yönetmenler gibi, başta Caoilinn Springall olmak üzere, ekibin tamamının da oyunculukları dört dörtlük. Bu tip filmlerin olmazsa olmazı görsellik ve teknolojik efektler çok iyi. Biraz aşırıya da kaçsa, Alexandre Desplat’nın elinden çıkma müziği de güzel.

Peki, bütün bu önemli artılara karşın, film neden bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık duygusu uyandırıyor? Kanımca tüm kusur senaryodan, büyük olasılıkla da uyarlandığı romandan geliyor. Hikâyenin ayrıntıları değişse de, tematik olarak kırk kez çiğnenmiş bir sakız, kişiler klişe, olaylar klişe. Uzay gemili film dedin mi uzay yürüyüşü ve olmazsa olmaz kazadan, final sürprizine her şey tahmin edildiği gibi gelişiyor. Augustine’in sadece ölümcül hasta bir adamı değil sağlıklı bir bireyi bile hipotermi’den öldürecek buzlu sulardan titremeden çıkması ise, kendi içinde tutarlı olması gereken öykünün inandırıcılığını da zedeliyor

Tabii ki Clooney gib usta bir sinemacının elinden çıkma kimi etkileyici sahneler yok değil.

Uzay başlığından fırlayan kan damlaları ya da uzaydan görünen, çürümekte olan kahverengi bir dünya görüntüsü kolay unutulur şeyler değil. Ama öykünün ve karakterlerin derinlikten yoksun bir yüzeysellikte kalışları çok rahatsız edici. George Clooney, kanımca, çok yanlış bir senaryodan yola çıkarak, inandırıcılıktan yoksun, epey de klişe bir iş çıkarmış.

“The Midnight Sky” sayısız başyapıtını izlemiş olduğumuz bir sinemasal türe pek büyük katkısı olduğu söylenemeyen, eli yüzü düzgün de olsa heyecan vermekten uzak bir çalışma. Tabii ki son karar siz seyircilerin.

Yönetmen : George Clooney

Senaryo : Mark L. Smith

Görüntü Yönetmeni : Martin Ruhe

Kurgu : Stephen Mirrione

Müzik : Alexandre Desplat

Oyuncular : George Clooney, Felicity Jones, Kyle Chandler, David Oyelowo, Tiffany Boone, Caoilinn Springall, Ethan Peck, Sophie Rundle

ABD / Dram-Fantezi-Bilimkurgu / 122 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here