Yangın Yeri

“Hayat tam bir yangın yeridir”

Herkes kendi cehennemini içinde taşırken dışarıdaki alevlerin hükmü kalmıyor pek. Ateş düşmese de yerlerde hep bir yangından geriye kalmış siyah izler hayatlarımızı allak bullak ediyor…

1960’ların Amerikası bir yandan İkinci Dünya Savaşından sonra yayılmacı politikasını genişleterek Vietnem’a girmeye hazırlanırken diğer yandan bunun getirdiği ekonomik külfetler artıyordu ve bu, kaçınılmaz olarak toplumun en küçük birimi olan ailelerin içine kadar ateşin sıçramasına neden oluyordu… Bireylerin beceriksizliği ile devletlerin ekonomik ve sosyal sistemlerinin zayıflığı birleşince ortalık başarısızlık hikayeleriyle dolup taşıyor…

Zayıf karakterli bir babanın ve karakterinin zayıf mı güçlü mü olduğuna karar veremediğiniz kişilik değişimi yaşayan bir annenin 14 yaşındaki oğlu Joe’nin kamerasından daha doğrusu gözlerinden bir aile dramının hikayesini izlemek açıkçası bende çok büyük bir etki yaratmadı. Buna aile dramı demek ne kadar doğru bu da tartışılır. Üç aşağı beş yukarı ekonomik nedenlerle savrulan aileler özellikle bizim gibi ülkelerde neredeyse olağan sayılan bir durumken Amerika’da ya da gelişmiş ülkelerde; çocuk parası, yardım parası gibi birçok sosyal yardımlardan faydalanan ailelerin ekonomik nedenlerden dağılması daha az rastlanılan bir durumdur.

Daha ziyade karakterlerle ilgilendim. Golf oyuncusu olmasına rağmen sebat edip bir başarı gösterememiş, bir işte süreklilik sağlayamamış, o işten bu işe ailesini peşinden sürükleyip durmuş, boş kaldığı zamanlar iş beğenmemiş (başka bir seçeneği varmış gibi) çalışmamak için hep bir bahane üretmiş hafif narsist görünen (“çok sevilen biriyim, benim sorunum bu”) bir tip Jerry! Ki bu tipler çevremizde ziyadesiyle var olduğu için hiç şaşırmadık. Sorumluluklarından kaçan, kendi hatasını başkalarının üstüne yıkmakta mahir olan bir baba ne kadar iyi olursa olsun bir anlamı kalmıyor. Öyle ki suçlayacak kimse kalmayınca hemen “zaman”ı sanık sandalyesine oturtuyor. “ 1960 nalet bir yıl oldu” diyerek oğluna karşı kendini savunma ihtiyacı hissediyor. Diğer taraftan bu durumdan da rahatsız oluyor. “Kafamın içinde bir ses var, bir şeyler yapmalıyım” diyor… Kaçtığı sorumluluk duygusu onu kovalamaya devam ediyor…

Anne Jeannette ise filmin başlarında ailesinin mutluluğu için her şeye hoşgörüyle ve iyimser bakan; evcimen, müdebbir bir ev hanımıyken, işten çıkartılan Jerry başka işleri beğenmeyip yakınlarında devam eden bir orman yangınını söndürme işine girip evden ayrılınca; Jeannette yavaş yavaş başka bir kimliğe geçer. O ağırbaşlı kadın gider yerine gençliğinde tarif edildiği gibi fırlama bir güzel gelir. Kocası işsizken girdiği yüzme eğitmenliği sırasında tanıdığı sakat ve varsıl bir adamın Warren Miller’in metresi olmaya kadar götürür işi. Aslında ev geçindirme gibi ağır bir yükün altından kalkmak için kolay bir yolu seçerken benliğinin altında kalmış özgür ruhunun zeminini bulduğu anda harekete geçtiğini görürüz ama bu özgür ruh sağlam temellere oturamadığı için düpedüz Jeannette’in dağıttığına şahit oluyoruz. O da tıpkı kocası gibi gel-git’leri yaşayan ve hep bir kendini sorgulama içinde olan bir kişileğe sahiptir…

Karı kocayı geçip; şu, kasabanın şişman ve zengin adamına gelelim. Evet Warren “başkalarının beceriksizliği üzerinden” para kazanmış ve zengin olmuştur; ama oda aradığını bulamamıştır. Gençliğinde dinlediği kuşlarının sesini özlemektedir ve “hayatında yaptığı en güzel şeyin müzik” olduğunu söylemektedir… Asıl karakter olan 14 yaşındaki Joe! Bu, kişiliklerini ve ne aradıklarını bulamamış üç kahraman arasındaki en olgun ve en sağlam karakter olarak görünüyor. Ergenlik dönemi buhranlarını yaşamaya zemini yok çünkü; büyüklerin ergen durumları onun bu dönemini olması gerektiği gibi geçirmesine engel oluyor ve ailesini kaybetmemek, onları bir arada tutmak için olgun davranmak zorunda hissediyor kendini.

Bir insanın en tehlikeli zamanında yaşanmaması gereken şeyleri yaşayarsa gereğinden fazla büyüyor. Yönetmenin kamerayı Joe’nun gözüne dayayarak baktırdığı hayatta bunlar görünürken, Joe’nun gözlerinde ise masumluğun, her şeyi anlamışlığın; buna rağmen olayları vakur karşılamanın ve en yapıcı şekilde davranmanın erdemini görüyoruz. Bağırması, kapıyı çarpıp bir şeyleri kırıp dökmesi gereken bir zamanda kimseyi kırmadan, (Warren Miller’i bile) incitmeden meseleleri halletme yoluna gidiyor…

Babasının işsiz kaldığı dönemde fotoğrafçıda iş bularak okul zamanları dışında stüdyoda çalışan Joe, annesinin babasının ayrılmasına mani olamasa da; ayrıldıktan sonra babasıyla kalan oğlunu ziyaret gelen Jeannette’ı, Joe Stüdyoya çağırarak, “Ben hepimizin bir arada olduğu bir fotoğraf istiyorum” diyerek kendisinin de ortada olduğu hüzünlü bir aile pozunun fotoğrafını çeker. Filmde en dokunaklı yer burasıdır zaten.

Film sinema açısından incelendiğinde ise bazı anların fotoğraf kareleri gibi donduğunu görüyoruz. Sabit kadrajların sürüp gittiği film karelerinde; dağların eteğinde görünen Kanada yakınlarındaki Montana’nın cennet gibi kasabasında kameranın gezinmeyişi hayal kırıklığı yarattı bende. Filmdeki insanların içindeki yılgınlık gibi kameranın yerden kalkmaması (pek oynatılmaması) sıkıcı bir atmosfer yaratılmasına neden olmuş. Yönetmen Paul Dano, ilk film denemesini Kamerasını yüzlere ve gözlere sabitleyerek mesajını vermek istemiş belli ki….

Ormana yangın söndürmeye gidip yangını söndüremeden dönen bir babanın dramı da şu sözlerde kendini gösterir: “Sadece yangını seyrediyoruz”… Evet hepimiz sadece yangını seyrediyoruz, su dökmeye çalışanları da o yangına mahkum edip onun yanmasını da seyrediyoruz…

Bu filme; William Shakespeare’in 66.Sone’nin Can Yücel çevirisiyle hayat bulmuş ilk dörtlüğü ile cevap vermek en doğrusu olacaktır sanırım:

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz..

 

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here