Diriliş / Resurrection
Bi Gan’ın üçüncü benzersiz başyapıtı
“Diriliş”, filmlere kendimizi kaptırdığımız, onlara teslim olmanın eşsiz zevkiyle, hayallerimize verdiğimiz o bölünmemiş dikkatle izlediğimiz zamanları yeniden yaşatan, kendini düşlerine bırakmanın kaybolmuş sanatına dair göz kamaştırıcı bir sinema dersi. Ve her şeyden önce 20. yüzyıl sinemasının hayallerine ve içinde yaşadığımız hayatlara melankolik bir ağıt niteliğinde, muhteşem derecede maksimalist, görkemli ve gerçekten büyüsü olan bir film, sinemaya yazılmış benzersiz bir aşk mektubu.
[yasr_overall_rating
1989 doğumlu yönetmeni, senarist, şair, fotoğrafçı Bi Gan, günümüz Çin sinemasının en ilgi çekici yaratıcılarından biri, sadece üç uzun metrajlı film çekmiş olmasına karşın dünya sinemasının en önde gelen “auteur”leri arasında yer almayı hak eden çok önemli bir sanatçıdır. Estetik açıdan müthiş etkileyici ilk filmi, 52. Altın At Ödülleri’nde En İyi Yeni Yönetmen, 68. Locarno Film Festivali’nde En İyi Çıkış Yapan Yönetmen ve Nantes’ 37. Üç Kıta Festivali’nde Montgolfière d’Or ödüllerini alan “Lu bian ye can / Kaili Blues” (2015), kahramanın Dangmai kasabası içindeki ve çevresindeki yolculuğunu anlatan el kamerasıyla çekilmiş tek plan kesintisiz 41 dakikalık bir çekimle başlar. Yeğenini kurtarmak amacıyla memleketine giden bir doktorun travmatik geçmişiyle yüzleşmesinin öyküsü “Kaili Blues”da zaman, sonsuz bir döngü içinde akar ve izleyiciyi sürekli olarak geçmişi yeniden ziyaret etmeye ve değerlendirmeye zorlar.
71. Cannes Film Festivali Belirli bir Bakış Bölümünde gösterilen, seyirciyi zaman ve hafızayla ilgili düşüncelerini yeniden sorgulamaya zorlayan şaşırtıcı, göz kamaştırıcı, inanılmaz derecede iddialı olağanüstü ikinci filmi, “Dìqiú zuìhòu de yèwǎn / Uzun Günün Gece Yolculuğu”nda (özgün adının tam karşılığıyla “Dünyadaki Son Akşamlar”) kayıp aşkını arayan bir adamın saplantılı hayallerine gizem, tutku ve korku nüfuz eder. Filmin ikinci yarısı 55 dakikalık 3 boyutlu kesintisiz tek plan çekilmiş sekansta çok sayıda mekân, bir masa tenisi oyunu, bir yumruklaşma, karaoke ve kameranın gerçekten uçtuğu bir an yer alır.
İlk kez gösterildiği 78. Cannes Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde Jüri Özel Ödülünü kazanan üçüncü uzun metrajlı şiirsel başyapıtı “Kuang ye shi dai / Diriliş” gerçeküstü, düş dünyası ve halüsinasyon arasında dolanan baş döndürücü ve sersemletici, soluk soluğa takip çekimleri ve nefes kesen görüntüleriyle görsel olarak büyüleyici bir sinema deneyimi.
Vahşi ve acımasız bir gelecekteyiz. İnsanlar ölümsüzlüğün sırrının artık rüya görmemek olduğunu keşfetmişler, rüya görmedikleri için yanmayan mumlar gibi sonsuza dek var oluyorlar. Ancak daha kısa, daha parlak hayatlar yaşamayı tercih ederek gizlice hayal kurmayı sürdüren “Sanrıcılar” olarak bilinen muhalifler de var. Gerçeğe acı, tarihe kaos getirdikleri, zamanı kargaşaya sürükledikleri için, yanılsamayı gerçeklikten ayırt etme gücüne sahip “Büyük Ötekiler“, Sanrıcıları uyandırarak zamanın doğrusal akışını korumakya çaba gösteriyorlar. Kimi zaman maviye, kimi zaman yeşile çalan yüksek yakalı ipek bluzunun içinde göz kamaştıran görkemli bir Büyük Öteki Kadın (Hou Hsiao-shen’in favori oyuncusu Shu Qi) sığındığı hayali film dünyasından çekip çıkarmak amacıyla, unutulmuş kadim bir geçmişte, Sinema’da saklanmakta olan bir Sanrıcının peşindedir…
Bi Gan’ın filmi, her biri sinemanın farklı bir dönemine ve beş duyu organından birine karşılık gelen, iç içe geçmiş rüya hali öyküleri olarak gelişiyor. Sessiz sinema dönemini anımsatan görmeyle ilgili ara yazılı diyalogsuz ilk bölüm düşsel bir Çin afyonhanesinde başlıyor. Kadın, Nosferatu-Quasimodo karışımı bir film canavarı olan Sanrıcıyı (Jackson Yee) eğik açılar ve gölgelerden oluşan, Alman dışavurumculuğuna açık bir övgü niteliğindeki labirentte arıyor. Büyük Öteki Kadın canavarı yakalıyor ama, filme aniden giren Shu Qi’nin dış sesinim anlattığı gibi, uyandırılmaktansa anında öldürülmeyi yeğleyen Sanrıcının hayallerindeki hayata bağlılığından etkileniyor ve ona nazik bir ölüm vermek istiyor. Onu açıyor, projektör cihazı olan kalbini bulup film şeritleri yerleştiriyor ve Sanrıcı geçen yüz yıl boyunca farklı tarihi dönemlerde yeniden bedenleniyor , diriliyor. ölürken yanılsamaları ve rüyaları coşkulu bir şekilde algılıyor, Tüm sonraki bölümler de sinemanın farklı dönemlerinden ve türlerinden ilham alıyor ki, filmin büyüsünün bir kısmı da bunların ne olduğunu fark etmekten geçiyor.
Bütün öykülerin başkişisini canlandıran Jackson Yee bu kez, İkinci Dünya Savaşı sırasında, casusluk / film noir tarzı, işitmeye odaklanan bir öyküde genç bir adam olarak ortaya çıkıyor. Nota kağıtları uçuşuyor, bir bomba tren istasyonunun çatısını uçuruyor, kanlı bir çift el theremin çalıyor, genç adam Welles’in “Şanghaylı Kadın”ındakine benzer şekilde aynalı bir çatışmaya karışıyor, bir adamı kulağına dolma kalem saplayarak bıçaklayarak öldürmekle suçlanıyor.
Mum eriyor… Büyük Öteki düşünüyor…
30 yıl sonrasına atlıyoruz ve yıkık bir Budist tapınağında terk edilmiş işçi Sanrıcı bir Buda heykelini kırdıktan sonra çürük dişinde saklanan Acının Ruhu ile karşılaşıyor. Bu gevşek şekilde tada dayalı öyküde, Çin halk masallarındaki kurnaz tanrıların talihsiz bir kurbanı kandırması anlatılıyor.
Mum erimeye, devam ediyor…
20 yıl sonra Sanrıcı, yerel bir gangstere karşı kurduğu bir dolandırıcılık planına küçük bir kızı da dahil eden hilebaz bir kumarbaza dönüşüyor. Haylaz bir baba figürü olduğu çocuğu, bir desteden doğru seçilen oyun kartını “koklayarak” tanıdığı doğaüstü bir yeteneği taklit etmesi için eğitiyor.
Ve dingin bir nehir gibi akmasına karşın büyülenmişçesine soluk soluğa izlenmekte olan film yeni yüzyılın eşiğine, 1999’un son gecesine ulaşıyor Hayatında hiç kız öpmemiş, toy, sarışın serseri Sanrıcı, yarım ay güneş gözlükleri ve yüksek bilekli Converse ayakkabılarıyla 90’lı yılların Wong Kar-wai filmlerinden fırlamış gibi büyüleyici bir yaratıkla (Li Gengxi), olasılıkla birçok erkeği öpmüş ama hiç kimseyi ısırmamış bir kızla karşılaşıyor. Öpüşme ya da ısırmaya üzerinden stilize olarak dokunmamın her şekline odaklanan bu bölüm artık Bi’nin imzası diyeceğimiz 41 dakikalık kesintisiz tek plan bir çekim olarak gelişiyor. Bu müthiş etkileyici sekans dur durak bilmeyen bir tempoyla, limandan sokağa, oradan milenyum kuşağı partisine ve tekrar limana geçiyor, bakış açısını üçüncü şahıstan birinci şahsa, tekrar üçüncü şahsa değiştiriyor, şiddeti, yumruklaşmaları, silahlı çatışmaları, şarkıları, dansları, karaoke performanslarını bir araya getiriyor. Dong Jingsong’un mucizevi derecede hareketli kamerası kare hızını sürekli değiştiriyor, bir süreliğine duruyor, arka planda normal hızda oynayan sessiz bir film eşliğinde, zaman atlamalı çekimle insanların hızlıve sarsak hareket ettiği bir sokak partisini gözlemliyor ve nihayet, hareket halindeki bir teknenin güvertesinden gün doğumu manzarasının mükemmel açısıyla sona eriyor.
Sanrıcı için iki yüz yıl, Büyük Öteki için iki saat geçmiştir. Yazar yönetmenin Bilinç olarak adlandırdığı son bölümde kadın adamı yeniden ilk hâline dönüştürüp sonsuzluğa yolcu ediyor. Ve film anlatılması imkânsız olağanüstü güzellikte büyüleyici bir final sekansıyla sona eriyor.
Başta Jackson Lee ve Shu Qi olmak üzere oyunculuklar çok başarılı. Yapım tasarımı ve Dong Jingsong‘un görüntüleri sayesinde her şey muhteşem görünüyor. Fransız müzik şirketi M83’ün sinema bilgisine derinden bağlı müziği de son derece etkileyici. 160 dakikalık süresine rağmen hipnoz altındaymış gibi göz kırpmaktan, nefes almaktan çekinilerek izleniyor.
Teknolojideki ve izleme alışkanlıklarındaki sayısız gelişmeyle karşı karşıya kaldığımızdan kendimizi sanata kaptırma yeteneğimiz, hatta arzumuz bile giderek köreliyor, Bu da Bi Gan için büyük çok bir üzüntü kaynağı, çünkü rüyalar sinemadır ve sinema rüyalardır ve artık kimse rüya görmüyor. Bi Gan‘ın çok sevdiği eski tarz sinemanın duyusal yanılsaması gerçeklikten uzaklaşmak anlamına gelse bile, sinemada sığınak aramanın tarifsiz bir güzelliği ve asaleti var. Bu bağlamda “Diriliş” filmlere kendimizi kaptırdığımız, onlara teslim olmanın eşsiz zevkiyle, hayallerimize verdiğimiz o bölünmemiş dikkatle izlediğimiz zamanları yeniden yaşatan, kendini düşlerine bırakmanın kaybolmuş sanatına dair göz kamaştırıcı bir sinema dersi. Ve her şeyden önce 20. yüzyıl sinemasının hayallerine ve içinde yaşadığımız hayatlara melankolik bir ağıt niteliğinde, muhteşem derecede maksimalist, görkemli ve gerçekten büyüsü olan bir film, sinemaya yazılmış benzersiz bir aşk mektubu.
Gizemi, filmin başlığına kadar uzanıyor : Olanlar, herhangi bir dönüşümsel anlamda “diriliş” midir? Yoksa sürekli yeniden var olan, şekil değiştiren Sanrıcının her öyküde yeniden var oluşunun simgesi midir? Bu soruların cevabı ne olursa olsun, kesin olan tek şey Bi Gan gibi yaratıcıları var oldukça sinemanın hiç ölmeyeceği, her can verdiği sanıldığında anka kuşu gibi küllerinden yeniden dirileceğidir.
Yönetmen / Senaryo / Kurgu : Bi Gan
Görüntü Yönetmeni : Jingsong Dong
Müzik : M83
Oyuncular : Jackson Yee, Shu Qi, Mark Chao, Li Gengxi, Jue Huang, Chen Yongzhong, Chloe Maayan
Çin-Fransa / Bilimkurgu-Psikolojik Dram-Dedektif / 160 Dk.













