Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden, Rabbim ne güzel çıldırır

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Bir köşk var orada, öyle olduğuna göre belli ki zengin bir aile. Ancak o da ne, köşklerde, genç bayanlar, baylar ve etrafta koşturan çocukların olması gerekmez mi? Bu köşk bir tuhaf. İki yaşlı, büyükanne (Yıldız Kenter) ile büyükbaba Asım (Hulusi Kentmen) var yalnızca. Film ilk sekansları ile aslında taşlar yerli yerine oturmaya başlıyor. Bir telefon gelir ansızın. Telefondaki ses mühim bir müjdeyi verir, babaannenin telaşından, mutluluğundan anlarız bunları. Amerika’dan gelecektir yakında sevgili torunları. Bu haberi büyükanne hemen eşine yetiştirir. İyi de, kimdir bu telefonun karşı ucundaki ve neyi söylemiştir gözü yaşlı ümit bekleyen bu yaşlı kişiye. Üstelik dede nezdinde çokta sevinç görmeyiz. Anlarız ki, oğulları ve gelinleri ölmüştür, torun vardır ortada. Ancak torun yaramaz mı yaramazdır. Yaptıkları dede nezdinde tepki uyandıran torunu, ev içinde para çaldığından bahisle evden kovar dede Asım.

Torun bu son dayağa dayanamaz, kaçar evden. Artık kaybolmuştur, bu durum daima konak sakinleri tarafından gündeme gelir. Şöyle der büyükanne; “…onu nasıl da kovmuştun, hala gözlerimin önünde. Koca bir aileden üç kişi kalmıştık. Tek tesellimiz torunumuzdu” der biteviye. Bu sözlerden torunun kaçışının sürekli büyükannenin dedeye karşı suçlama aracı olarak kullanıldığı anlaşılır. Aslında filmin bazı anlarında dedenin de mahcubiyeti, belki de suçluluk altında gizlenen eşine yardım telaşı her anda hissedilir. Bir diğer neden de yine bununla bağlı olarak eşin kalbinden rahatsızlığıdır. Dede için hayata tutunulan tek bağ ve sevgi kaynağı olan eşinin kaybı ne büyük vicdan ızdırabı yaratacaktır kendisinde. Dede için torunun gelmesinin sorun olduğu ilerleyen aşamalarda anlaşılır. Zira, büyükanne tarafından torunundan Amerikadan gönderildiği sanılan mektupların bir kısmı aslında torun Orhan tarafından değil, dede tarafından gönderilmiştir. Zira esasında Orhan mühendislik tahsili falan da görmemiş, serseri bir hayat süren kişidir.

İşte tam da Orhan’ın ansızın Amerika’dan dönüşü tüm hesapları bozacaktır. Dede Asım filmin bazı sahnelerinde görüleceği üzere arkadaşları olan Faik Coşkun, Selahi İçsel ve Recep Şen‘in canlandırdığı karakterlerin telkinleri ile kendisine yol bulmaya çalışır. Bunlar arasında başka bir kişinin torun olarak tanıtılması yahut önceden Orhan ile meselenin konuşulması gibi ara yollar vardır. Ancak tam bu sırada başka bir sorun peyda olur ansızın. O da tam eşi ile konuşurken Asım bey, gazetede Amerika’dan ülkeye gelen uçağın düştüğü haberini alır. Sanılır ki, Orhan da uçağın içindedir. Asım bey, hemen soluğu yine arkadaşlarının yanında alıverir. Agop’un Meyhanesinde, nihavent makamında kanun taksimi eşlinde yeni derdini anlatır arkadaşlarına. Torununun uçak kazasında öldüğünü söylerse, büyük beklenti içindeki eşi ölür kuşkusuz. Bu nedenle mutlak surette bir torun ve onun mektuplarında bahsettiği nişanlısı Ayşe isimli bir kız sahtesinden bulunmalıdır. Tesadüf bu ya, Salacak İskelesi’nde atlamaya çalışan bir kızı görür ve onu ölümden kurtarır.

Semra’nın (Semra Sar) anlattığına bakılırsa çalıştığı işyerinin patronunun kötü niyeti vardır kendisine dönük. Patronu iğrenç arzuları kabul etmeyince kendisini işten kovar. Annesi ise bakımsızlık ve parasızlıktan ölmüştür. Tüm bu olanlardan kendisini sorumlu tutar genç kız. Kızı bir an iyi bir şekilde süzen Asım bey aradığı kızı, yani sahte torununun bir o kadar sahtesinden nişanlısını bulmuştur artık. Ne var ki ilk başta kızın iknası zor olur. Hayatını kurtaran dedeye, Semra biraz da vefa duyguları ile olsa gerek teklifi kabul eder. Artık yeni bir Orhan yaratılmalıdır. Aranan kişi, elektrik idaresinde tesisatçı olarak köşke gelen İzzet’te (İzzet Günay) bulunur. Aslında İzzet elektrikçi değil, yaşlıların evine dadanan hırsızlık şebekesinin bir elemanıdır. Dedenin telkinleri, okuduğu mektuplar ve babaannenin o candan halleri ile rolünün gereğini en layıkıyla yerine getirir. İzzet o kadar etkilenir ki, arkadaşları olan Mehmet Ali Akpınar, Danyal Topatan ve Haydar Karer‘in oynadığı arkadaşlarının hırsızlık teklifini kabul etmez. Sonrasında bir anda gerçek Orhan gelir, anlaşılır ki, kendisi aslında kaza geçirmemiştir. Kendisinin gerçek Orhan olarak aslında serseri birisi olduğunu söylemekle tehdit ederek, gerçekleri söylememesi karşılığında yüklü miktarda para ister. Talebi karşılanmayınca hakikati anlatır büyükanneye. Ancak rol yapma sırası şimdi büyükannededir. Zira der ki, “ayakta durabildim, içten ölmüş ancak ayakta bir ağaç gibi” Filmin sonunda ne mi olmuştur? Sürprizli halin kaçmaması adına burada bırakıyorum.

Film, İspanyol şair ve oyun yazarı Alejandro Casona‘nın “Ağaçlar Ayakta Ölür” isimli eserinden uyarlanma. Yönetmen Memduh Ün tarafından 1964 yılında çekildi. Oyunculuklarda özellikle Yıldız Kenter göz doldurmakta. Filmin tarihi ve Yıldız Kenter‘in 1928 doğumlu olduğunu gözettiğimizde filmin çekilmesi sırasında Yıldız Kenter‘in 36 yaşında babaanneyi canlandırdığını, üstelik kendisinden sadece 6 yaş küçük sahte torunu canlandıran İzzet Günay‘ın da film içindeki bu durumunun sırıtmadığını görürüz. Bunun sihri ise oyunculukların kudretinde aranmalıdır. Zaten Antalya Altın Portakal Film Yarışmasında İzzet Günay En İyi Erkek Oyuncu, Yıldız Kenter ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülleri ile taltif edilmişlerdi. Diğer oyuncular Hulusi Kentmen, Semra Sar ve Danyal Topatan da yine oyunculuklarının hakkını ziyadesi ile vermişler.

Film tam bir Salacak filmi. Kız Kulesi filmin bir çok anında ve özellikle finalinde nerede ise oyuncu gibi önemli bir figür olarak yer almış. Ancak sevgili Tuba‘nın da bana hak verdiği üzere, filmin en önemli niteliklerinden birisi de, bahsetmeden geçmek olmaz, filmin müzikleri kuşkusuz. Büyük Fransız bestecisi Georges Bizet‘in “Fair Maid of Perth“ini Frank Chacksfield ve orkestrasının o eşsiz yorumu ile izliyoruz. Size tavsiyem filmi izledikten hemen sonra bilgisalarınızdan bu parçayı çalıp dinlemeniz. Bizet‘in eşsiz melodisi sizi bu zor, sağlıksız günlerde başka diyarlara taşıyacaktır emin olabilirsiniz. Ancak filmin kimi ayrıntılarında senaryo açıklarının bulunduğunu, tam anlamıyla esere sadık kalmadığını, kimi zaaflarının kısmi inandırıcılık sorunlarını doğurduğunu da söylememiz mümkün, özellikle de çocuğun nasıl Amerika’ya gittiği, kaçış öncesindeki durumun tam yansıtılmaması gibi kısımlarda.

Ancak filmin tüm bu çekincelere rağmen yine de dönemine göre önemli bir yapıt olduğu gerçeğini inkar edemeyiz. Ve son bir ayrıntı olarak bahsetmek isteriz ki, daha önce çeşitli devlet tiyatrolarında sahnelenen bu eseri, tiyatro eseri olarak Nevra Serezli ve Nuri Gökaşan yorumu ile “tiyatrokare” sunumu ile izlemeniz mümkün, ben henüz izleyemedim, ancak başarılı bir gösteri sunulduğu şeklinde genel bir kabul var. Geçen sene kaybettiğimiz büyük usta Yıldız Kenter‘in, az sayıda sinema deneyimlerinden birisini izlememiz hepimize iyi gelecektir, şimdiden iyi seyirler..

Yönetmen : Memduh Ün

Senaryo : Safa Önal

Müzik : Fecri Ebcioğlu

Oyuncular : Yıldız Kenter, İzzet Günay, Semra Sar, Hulusi Kentmen, Danyal Topatan, Mehmet Ali Akpınar, Haydar Karer

Türkiye / Dram-Komedi / 90 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here