“…Yaptığım şeyleri görenler boş yere yorulup, bildiğimiz şeyleri bize anlatıyorsun diyerek benle alay ederler. Bu ahmaklara cevap verecek değiliz. Asıl olan bildiğini sandığının ardındaki hikâyedir…”

Eremya Çelebi Kömürciyan

Şehir temsilleri ve onları görme biçimleri, son dönem özellikle de David Harvey‘in kent ve mekân yaklaşımları ile yeni bir yöne doğru gitmekte. Tarih okumaları artık bir bakıma kentler ve kısmen de imparatorluk bakiyeleri üzerinden yapılıyor. Ve bu kadim kentler ve yıkılan imparatorluklar aslında günümüzde tıpkı derdini anlatamayan bir ihtiyar sükutu içinde, sesi olacak anlatıcılarını arıyor. Bu misyonu bazen seyyahlar üstleniyor. Bunlardan birisi de, 17. yüzyılın önemli entellektüellerinden Eremya Çelebi Kömürciyan‘dır. 1661 yılında kaleme aldığı “İstanbul Tarihi: 17. Yüzyıl” kitabında Kömürciyan, döneminin anlatımlarından farklı bir kıvamla, sanki muhatabı olan okuyucularıyla sohbet etmekte. Ve bu yönüyle de görsel sanatlara en yakın anlatım dilini tutturan yazarlardan birisi oluyor. Okuruna seslenen Kömürciyan, sanki bir hayalet gibi ya da elinde bir kamera tutan birisiymişçesine İstanbul’u; Bizans, Ermeni, Ceneviz, Venedik, Türk kökleri ve onu mekânlarla bağlantılı olarak ele alıyor.

Bir İstanbul Temaşası…

2013 yapımı “Mavi Dalga” filmini Merve Kayan ile birlikte çeken ve beğeni toplayan yönetmen Zeynep Dadak, “Ah Gözel İstanbul” isimli yapımında, Kömürciyan‘ın eserini temel alarak yer yer kurgusal ögeleri de içine katarak ortaya tam bir İstanbul temaşası çıkarıyor. Zaten Kömürciyan da sürekli okuyucularını şenlikli bir temaşaya davet ediyor. Belgeselde muazzam bir kamera kullanımı ile sanki açılıp kapanan bir göz gibi yahut yeni uyanan bir kişinin mahmurluğu ile İstanbul silüeti birden önümüze geliyor. Sonra Samatya, Kumkapı bir bir nostaljinin çok ötesinde bir anlatımla tarih bulutundan başını sarkıtıyor. Kişilikli ne yapı ve semtler yok ki burada, bize “meğer ne büyükmüş İstanbul” dedirtiyor.

İlk olarak ekranda görünen Kumkapı, zor durumda kalanların bir bakıma ana kucağı her zaman. Günümüzde de orada göçmenler halen bir umut olarak oraya sığınıyor. Anlıyoruz ki, zaman şehrin bu parçalarının misyonunu değiştirmemiş. Ermeni Patrikhanesi ve Surp Asdvadzadsin Kilisesi ile farklı kültürlerin dua merkezi aynı zamanda şu an…

At Meydanı olarak bilinen Sultanahmet, ekrana yansıyan gravürleri ve Bizans devri Hipodromu’na eşlik eden seslerle tam bir gerçek olarak beliriyor. Zaten belgeselin bence en büyük başarısı da burada. Bir yandan kamera çekimlerinin gerçekliği, öte yandan ise geçmiş ve şu anki seslerin bir arada barındırılması. Ardından Pargalı İbrahim Paşa Sarayı’nın temaşası…

Günümüzün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan yapı, aynı zamanda 24 Nisan 1915 yılında ilk Ermeni aydınların getirildiği yer aynı zamanda. Katmanlı tarih burada da karşımıza çıkıyor. Kazıdıkça farklı kültürlerin elemleri, sevinçleri ellerini uzatıyor. Bunun gibi yakın tarih parçaları bize gösteriyor ki, yapım sadece Kömürciyan‘ın eserinden hareket etmiyor. Aynı zamanda beslenme kaynakları arasında günümüz söylenceleri ya da tarihsel veriler de bulunuyor…

Tarihin Katmanlı Mekân İlişkisi…

Belgesel, bölüm bölüm ilerliyor. İkinci fasılda yer alan “Saray” başlığıyla Sarayburnu tüm görkemiyle önümüzde parıldıyor. Anlatıcının dediği gibi, İstanbul en iyi denizden görülüyor. Topkapı Sarayı, sanki bir gelin gibi uzaktan ışıltılı görünüyor. Üçüncü fasıl olarak “Haliç’te Sepet”te yine yönetmenin kendi kurgusu içinde bir başka hakikate karşılık geliyor. Zindan Kapı ve Cafer Baba söylenceleri kısımları da yine izlenmeye değer. Ardından Kömürciyan‘ın anlatımı eşliğinde Cibali, Fener Kapı, Balat, Ayvansaray geçit yapıyor. Belgesel, bilgi dağarcıklarına yeni bilgiler katıyor. Örneğin, Ayazma’nın Hristiyan teolojisindeki önemi gibi. Şayet bir Ayazma görürseniz burası muhakkak öncesinde bir Ermeni Kilisesi’nin değil, Rum Kilisesi’nin bulunduğunu aslında bize gösteriyor.

Eğri Kapı, Tekfur Sarayı ve Elekli Dede size efsanelerini sunarken, Ermeni Mezarlığı olan Balıklı’daki sıralı kabirler ise Hrant Dink‘e verilen bir selâm olarak duruyor. Üstelik çan sesine ezanlar karışıyor, çok az ilerisinde Müslüman mezarlığı ile bütünleşiyor. Oradan 6-7 Eylül 1955 olayları ile mezarlığın arşiv kayıtlarının tahribine uzanıp büyük bir travmayla yüzleşiyoruz. Ve “Bülbül ile Fetih” bölümü… Fethi müjdeleyen Peygamberin sahabelerinden Ebu Eyyûb el- Ensarî‘nin defnedildiği Eyüp Sultan Camii tüm görkemiyle ışırken, Yahya Kemal bestesi olan, Münir Nurettin Selçuk‘un seslendirdiği “Rindler’in Ölümü”, kentin teolojik parçasını güzel yansıtıyor. Yahudilerin ağırlıkta olduğu Hasköy, Galata, Emirgan ve kaybolan fotoğraflar ile sanatkârlar bir diğer oryantasyon parçaları. Abdullah Biraderler, Pascal Sébah’lar…

Kenti, en son yakalama telaşı içindeki, günümüze yetişen Ara Güler. Belki de kendisinin ucundan yakaladığı tarihi İstanbul’u çocuklar görsün diye sürekli çekiyor da çekiyor… Ve büyük anlatıcı Cemal Kafadar Hoca. O’nun anlatımıyla padişah Süleyman‘ın oğlu için yaptırdığı Cihangir Camii‘nin temelinde yatan binanın söylencelerde, İskender tarafından toplanan cinleri, perileri ve yeni bir boğaz inşa çabasını nasıl barındırdığının hikâyesini dinliyoruz… Oradan Lumiere Kardeşler‘in 1897 yılındaki Galata Köprüsü çekimleri, Beyoğlu, Taksim, Taşkışla ve gravürler ile geçmiş ve şu an bütünleşiyor. Sona yaklaşırken karşıda Valide-i Atik Camii tıpkı Eminönü’ndeki Yeni Camii gibi validelerin isimsizliğini gösteriyor. Ve son olarak o an geliyor: Kömürciyan‘ın gezdirdiği Vardapet Vardan‘a yorulduğunu belirterek temaşayı kesip dinlenme önerisi…

İstanbul’a Ağıt Değil, Nostalji Hiç Değil…Şehirde Bir Hayalet Dolaşıyor…

Ah Gözel İstanbul“, karşımıza bir İstanbul nostaljisi yaparak çıkmıyor. Dolayısıyla o çok sevdiğimiz Atıf Yılmaz tarafından 1966 yılında çekilip, Sadri Alışık ile Ayla Algan‘ın başrolleri paylaştıkları “Ah Güzel İstanbul” ile bir harf dışında ad benzerliği olsa da, buradaki İstanbul, Kömürciyan‘dan günümüze tabakalı anlatım ve çapraz ses kurgusu ile geçmiş ve gelecek bağlanmasını sağlıyor. Atıf Yılmaz‘ın filmi, artık kayıp giden bir İstanbul’a özlemdi. Ancak Dadak bize bir nostalji verme derdinde değil. Sadece Kömürciyan‘ın izinden bir temaşaya bizi davet ediyor. İzleyen ne bekliyorsa onu alıyor. İstanbul boylu boyunca önünüze geliyor ve bu kenti her şeyine karşın ne kadar çok sevdiğimizi bize hatırlatıyor.

Yapımın en büyük başarısı gerçekçilik duygusunu bize kazandıran kamera kullanımı. Görüntü yönetmeni Florent Herry, kamerayı akışkan kadraja uygun bir şekilde o kadar doğal biçime büründürüyor ki, sanki bir hayalet İstanbul içinde dolaşıyor, tüm olanları görüyor. Pespayeliği, o kaba inşaatlarıyla, denizi, martıları, kapıları, tepeleri ve sokak hayvanlarıyla… her haliyle… Ancak oldukça önemsediğim belgeselin ufak bazı pürüzleri de yok değil.

İlkin araya serpiştirilen Sezgi Mengi‘nin oyunculuğunun ilave edildiği kurgusal parçalar bence gereksiz olmuş ve bu belgeselin doğallığına da zarar vermiş durumda. Ayrıca dış ses olarak kullanılan anlatıcı da bana göre yapımın ruhunu vermekten çok uzak. Vurgular oldukça heyecansız. Burada Kömürciyan‘ın metinde bile hissedilen coşkusunu yansıtacak daha iyi bir dış sesin kullanılmasını yeğlerdik. Ancak bunlar belgeselin güzelliği karşısında ufak ayrıntılar olarak kalıyor.

Son sözü yönetmen Dadak söylüyor, Kömürciyan’ı bir bakıma tamamlayarak; “… Şimdi ister yas tutun, ister öfkelenin, ister sevinin ama bana kızmayın. Elimden bu kadar…” Siz de İstanbul’u temaşa etmek istiyorsanız, MUBİ platformunda 26 Şubat’tan beridir gösterimde olan “Ah Gözel İstanbul”u kesinlikle kaçırmayın… Nerede olursanız olun sanki İstanbul’da olduğunuzu hissedeceksiniz. Üstelik bir hayalet gibi orada olacak, kimse de sizi görmeyecek…

Yönetmen Senaryo : Zeynep Dadak

Görüntü Yönetmeni : Florent Herry 

Kurgu : Eytan İpeker 

Müzik : Erdem Helvacıoğlu

Türkiye / Belgesel-Dökümanter / 85 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here