Anna

Matruşka’dan çıkan soğuk güzel ANNA..

Kim bu ANNA? 1990’larda izlediğimiz muhteşem Nikita mı? Yoksa Kil Bill’deki kız mı? Anna’nın kim olduğunu anlayabilmek için Luc Besson’un yazıp yönettiği, merakla beklediğimiz son filmini izlerken dikkat kesilmelisiniz: Anna, Moskova’da pazar yerinde Matruşka bebek satarken güzel kadın avcısı tarafından keşfedilen öğrenci kız mı? Üç ay sonra Paris’teki ünlü top model mi? Beş ay sonraki suikastçi mi? Filmi geri sardığınızda KGB ajanı mı, ileri gittiğinizde CİA ajanı mı? Kimi seviyor, niye seviyor, kimi niye öldürüyor? Her anında heyecanla tırnaklarınızı kemirdiğiniz, arada bir kahkaha attığınız filmin bütün konusunu anlatıp da sizin zevkinizi elbette kaçırmayacağım! O heyecanı ben nasıl yaşadıysam sizin de yaşamanız lazım. Ama Matruşka sembolüne dikkat edin. Matruşka, hani şu, birbirinin içinden tahta bebekler çıkan folklorik Rus oyuncağı! Çünkü Anna tam da bu, bir Matruşka.

Soğuk ve güzel kadın

Luc Besson, son iki filminin yarattığı düş kırıklığını bu filmle gideriyor ve seyircisine önce senaryosu için vay be dedirtiyor. Bu kadar entrika, bu kadar karmaşa ve sürpriz, her an değişen düşmanlar ve dostlar ve her tehlikenin altından daha sağlam çıkan bir “soğuk güzel”. Güzel ama nasıl güzel! Rus kadınlarının güzelliği dillere destan ama Anna rolünde top model ve oyuncu Sacha Luss, başka bir tür güzel. Irkının beyaz tenli, mavi gözlü, muhteşem vücutlu soğuk güzelliğinin bir üst modeli.

Hani o kadınsa biz neyiz dedirten türden. Senaryoda kendisine çizilen rolde üstüne üstelik bir de zeka küpü. Aptal sarışın değil, çok ama çok akıllı, çünkü hayatta kalması buna bağlı. Meziyetleri bu kadar mı? Bitmiyor, bir de çok iyi yetişiyor: çok iyi silah kullanmakla kalmıyor, çok iyi tekme atıyor, çok iyi dövüşüyor ve bana kahkaha attıracak kadar çok insanı aynı anda öldürebiliyor, neredeyse arkasında bile gözü var!

Komik çünkü absürd

Açıkçası, insanların ölüp durduğu kanlı aksiyon sahnelerine bayılmam. Ama Kill Bill’deki meyhane sahnesine bayılmıştım. Hani şu Tokyo’nun en ünlü meyhanesinde Liv Thurman’ın birkaç yüz kişiyi telef ettiği sahneye. Absürd çünkü. Anna ‘da da benzer sahneler var ve en ufak bir ayrıntıyı kaçırmamak için dört göz olup bakarken bir yandan da kamera hareketlerini, bu usta koreografiyi yöneten asistanlarını ve yönetmeni, kaç kişinin sekansa nasıl girip nasıl çıktığını düşünmeden edemiyorsunuz. Kalabalık sahnelerde Cüneyt Arkın’ın dövüş sahneleri gibi öldürülmek için sıraya girdiği belli olan figüranlar değil, bale yapar gibi gelip ölüveren askerler müthiş. Biraz gülüp rahatlıyorsunuz ama heyecan dorukta, o ortamdan çıkması lazım. Hay aksi, bekleyenler gidiyor!

Güzel mekanlar

Filmin arka planı da sıradan sinema seyircisinin hoşlanacağı turistik dış mekanlar: Moskova Kızıl Meydan; Paris, Eyfel Kulesi; Milano; Havaii, güneş, havuz, mavi deniz. Çok da rahatlamayın, biraz da seks: sert, vahşi, acıtan, hızlı. Vakit yok, bu bir aşk filmi değil, casusluk filmi, hatta seks sırasında kafa da başka işe çalışıyor. Rus ajan Alex rolünde Luke Evans ve Amerikalı ajan rolünde Cillian Murphy, tabii ki çok iyi. Hele o Monceaux Parkı sahneleri yok mu! Sırf o sahneler için tekrar görmeliyim. Ben mi gülmeyi seviyorum bilmem ama tansiyon bu kadar yüksektilmişken kıkırdıyordum, çünkü o kadar çok ajan, o kadar çok polis, iki erkek ve hepsine dilini çıkartan bir kadın, müthiş!

Erkeklerden hangisinden daha fazla hoşlandığımı da söylemeden önce acımasız KGB yöneticisi Olga rolündeki Helen Miller’e saygılarımı sunmalıyım. Her zamanki gibi esas rol, karakter oyuncusunundur dedirtiyor. Hele son sahnelerde. Ya da Jean Luc Godard gibi “Bir film yapmak için ihtiyacınız olan yegane şey bir kadın ve bir silahtır” mı demeliyim? Yok, o kadarı acımasızlık olur. Anna’da bunların dışında o kadar çok şey var ki? Duygu da var mesela : Anna’nın gözünden akan o iki damla yaş gerçek ve özgür olmak istediği için değil mi? Bir yıl içinde arkanda tamamlanmış 27 görev ve sayısız leş varken mümkün mü? Akıllı olursan evet. Güzel olman bile şart değil, kaç güzel kadın, Paris’te harcanıp gitmedi mi?

 

Filmin bir sürprizi için de ilk sahnelere dikkat edin, bir Türk oyuncu: Cansu Tosun! Ne yazık ki hak ettiğinden çok daha az görünüyor ama olsun, görünüyor. Keşke daha çok rolü olsaydı. Luc Besson, bu filmiyle şah mı diyor mat mı? Siz karar vereceksiniz. Bence çok iyi söylüyor. Tam bir seyirlik.

Yönetmen : Luc Besson

Görüntü Yönetmeni : Thierry Arbogast

Müzik :  Eric Serra

Oyuncular : Sasha Luss, Helen Mirren, Luke Evans, Cillian Murphy, Lera Abova, Alexander Petrov, Nikita Pavlenko, Anna Krippa

 

Film notum:

2 YORUMLAR

  1. Ailecek gidilecek bir film asla değil…+15 yazmışlardı ancak 17 yaşımdaki kızımla bile kemiklerim birbirine girdi izlerken.çok fazla açık sahne var.Türk aile yapısına tamamen aykırı.çocuğunuzla izlenecek bir film asla değil aman diyeyim!!!fragmanda bir tane açık sahne koymamışlar ama ters köşe!!!

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here