“Bir Başkadır” Hindistan…

“Pegasus Yayınları” tarafından ülkemizde de yayınlanan Hintli yazar Aravind Adiga‘nın 2008 yılında tamamladığı romanı “The White Tiger (Beyaz Kaplan)“, aslında bilindik bir hikayeyi sürükleyici ve sarkastik yapısıyla okutmayı başaran, popüler edebi yapıtlardan birisi olmuştu. Üstelik bunu yazarken yazarı Adiga, henüz otuz iki yaşındaydı ve aralarında “Man Booker” da olmak üzere çok sayıda nitelikli ödülün sahibi olmuştu. 2020 yılı Netflix yapımı olup, bu hafta aynı platformda yayınlanmaya başlayan “Beyaz Kaplan” filmi, yazar Adiga‘nın çocukluk arkadaşlarından yönetmen “Ramin Bahrani” tarafından beyazperde’ye taşındı. Bahrani hemen belirtelim ki, yine Netflix’de bu sıralarda gösterime giren ve bir kriket takımı oyuncu seçimi üzerinden Hint sosyal sınıf farklarını ana tema olarak kullanan on bölümlük “Selection Day-Seçim Günü” dizisinin de yönetmeni.

Beyaz Kaplan” filmi, romanı okumayanlar için tıpkı Hollywood yapımları benzeri, sanki heyecanı yüksek aksiyon filmi intibası yaratacak sahnelerle başlıyor. Hızlı seyirli aracın camlarından yansıyan ulusal liderleri Mahatma Gandi‘nin o büyük “Tuz Yürüyüşü“nü simgeleyen heykelleri eşliğinde bir kaza ile açılışını yapan film, flashbacklerle yapımın ortasında aynı sahne ile buluşuyor ve vermek istediği mesajla finalini kavuşturuyor. Filmde ana anlatıcı olan ve sürekli bir çeşit yaprak olan “paan” çiğneyen Balram Halwai’nin (Adarsh Gourav) ağzından hırslı bir kişinin sert kast sistemini aşarak, farklı türden bir zengin olma düşü aktarılıyor. Ancak kahraman Balram, çok geveze ve film akışını sağlamak açısından ana kahramanın ağzından aktarımla hareket ettiğinden seyir anlamında bazen izleyeni yorduğunu baştan söyleyeyim. Yani anlatan kişi, filmin nihai mesajını vermek kaygısı ile sürekli kendisini, aslında başbakana ve dolaysıyla da biz izleyene anlatma derdine düşüyor.

Bunu filmin ciddi eksikliği olarak gördüğümü buraya not edip, kısaca filmin konusuna gelirsem; otuz altı milyon Tanrısı ile ve inanılmaz bir sosyal sınıf ve etnik sorunlarla dolu Hindistan’ın fakir köylerinden Laxmangarh’ta, “Halwai” kastına mensup bir aileden birine mensuptur Balram ve aslında eğitim hayatı başlangıçta çok da parlaktır. Fakat fukaralığın sonuçlarından olarak, babası hastalığa yakalanır, köylerine çok uzak bir sağlık merkezinde kötü koşullarda kendisine bakılır ve yaşamını yitirir. Artık ciddi sorumlulukları vardır, çalışmak zorundadır. Bu nedenle okuluna devam edemez. Kötü çalışma koşulları ile kıt kanaat geçinirken köyün arazilerinin sahibi olan yüksek kasttan Leylek’in küçük oğlu Ashok (Raj Kumar Yadav) Amerika’daki eğitimini tamamlamış ve babasının Delhi’deki işlerini görmek üzere Hindistan’a, gerçekte 2000 yılı Dünya Güzellik Yarışmasının sahibi olan ve Hindistan’ın en bilinen kadın oyuncularından olan Priyanka Chopra’nın canlandırdığı eşi Pinky ile yerleşir.

Hırslı Balram bir şekilde toprak sahibine ulaşır ve onların özel şoförü olmaya hak kazanır. Bir süre sonra efendisinin Müslümanlığını gizleyen asıl şoförünü, kurnazlıkları ve Hint toplumunda çeşitli baskılara maruz kalan Müslüman kimliğini afişe edeceği tehditi ile rakip olmaktan çıkartan Balram, verdiği güven ile ailenin en mahrem sırlarına vakıf olmaya başlar. Ancak filmin kırılma anlarından 3 Kasım gecesi Balram’ın o mihrace kıyafeti ile yaptığı sürpriz sonrasında, efendilerinden Pinky’in sarhoş hali ile bir kız çocuğuna çarparak ölümüne sebep olması ile işte film az önce bahsettiğim o başlangıç sekansıyla devam eder. Bu andan itibaren filmin ilk sahnelerinden olan Çin başbakanı Wen Jıabao’ya bir işadamı olarak tüm bu sınıfsal atlamalarının hikayesini anlattığı kısımlar birer birer ortaya çıkar ve aranan cinayet suçlusunun bir süre sonra nasıl Hindistan toplumunda önemli bir iş insanı olduğu ortaya serilir.

Film, aslında iki bölümlü olarak görülebilir. İlk bölümünde daha çok Hint toplumunun eşitsizlikleri Balram karakteri ile seyircinin önüne çeşitli karelerle yansıtılmakta. Ancak özellikle kaza sonrasında, artık filmin vitesi tamamen değiştirilerek “efendi-uşak” ilişkisinin, kimi ahlaksız tekliflerle, ki bu kısımlar bana Yılmaz Güney’in “Baba” filmini hatırlattı ve yükselme hırsları ile, kahramanın grotesk hale büründürülerek farklı bir kulvara savruluyor.

Eski Uşağın Yeni Efendiliğe Geçiş Serüveni…

Filmi izleyenlerin genel düşüncesi romanın daha başarılı olduğu yönünde. Ben de o düşüncede olanlardanım. Öncelikle filmin iki saati aşkın zaman diliminde birçok konu başlığını şöyle bir kapı ardından araladığını, fakat onu sunarken öylesine bir geçiştirmeyle yetindiğini görüyoruz. Özellikle ana kahraman olan Balram ile efendisi diyebileceğimiz Ashok arasındaki ilişki bana çok yavan geldi.

Ve işlenen o kusursuz cinayete gidiş serüvenini de bu kapsamda saymak lazım. Çin başbakanına hitap eden kısımların finali ile buluştuğunda romanın da belki bir kusuru olarak, isteneni tam olarak yansıttığını söylemek çok zor. Ve Ashok’un eşi Pinky’in bir anda Amerika’ya gitmesi, boşanma davası açması, Ashok’un o buyurgan, dominant yapılı babasının ikinci kısımlarda nerede ise hiç etkin gösterilmemesi, Ashok’un bürokratlar için hazırladığı para dolu çanta ile sürekli gezmeler içinde olması, doğrusu bana hiç inandırıcı gelmedi.

Hint filmlerinin yakın dönem temsilcilerinden Aaamir Khan‘ın bazı filmleri kimi oryantal bakışların mahsurunu içinde barındırıp, klişe güzellemelere saplanmaya yol açan dozajını tam ayarlayamama handikabını taşıyorsa da, belirli bir hikaye kurgu bütünlüğü içerisinde kendisini yine de izletebilmekte. Oscar ödüllü 2008 yapımı “Slumdog Millionaire (Milyoner)” filmi de yine şayet yönetmeni Danny Boyle‘nin özgün ve otantik bir Hint masalı nazarı ile izlenirse, yapımı bir başyapıt olarak görmek mümkün. Ancak ismini aldığı ve çok az görülen bir tür olan beyaz kaplan‘dan hareketle bu filmde oyunculukların genel olarak başarılı, kamera kullanımlarının yerinde ve dış mekan çekimlerinin Hindistan büyülü gerçeğini vermede mahir olduğunu belirtsek de, yönetmenin kafasının çok karışık olduğunu ve sanki meramını anlatmakta ciddi aksamalar yaşadığını görüyoruz.

Zira film, zengin-fakir şeklindeki sosyal sınıf çatışmalarını, kast sisteminin adaletsizliğini ve hatta devlet mekanizmasındaki kirlenmişliği çeşitli sahnelere serpiştirmekteyse de, yine de filmi bir bütün olarak izlediğimizde, uşağın efendisine attığı o büyük tokatlar, Balram’ın ani dönüşümleri, sanki gerçekliğe aykırı bir kurgunun parçasıymış hissini bize veriyor. Halbuki, yakışır olanı Hint toplumuna özgü o karanlık tablonun eni konu bir bütünlükle, Bollywood filmlerinin hayalciliğinden uzakta ve buna yaraşır bir finalle aktarımı olmalıydı. Yoksa, Büyük Sosyalist Partisi’nden bir kadın lideri filmde bir maskot derekesinde, salt seçim yardımı almak için kavgaya tutuşan bir portre ile karikatürize etmek ya da Çin başbakanı’na sunulan iletinin, sarı ve kahverengi ırkın, beyaz ırka neler yapacağını göstermek adına bir mail olarak yansıtmak şeklindeki basitlikte olmamalıydı. Belki bu durum romandan da kimi ayrılmalarla, gerçek bir senaryo bütünlüğü içinde sunulabilirdi.

Gelişkin Hint sinemasından beklenen de tam da ana kahramanın dediği gibi, Hint toplumunun en büyük ikilemi olan “büyük göbekliler” ile “daha az göbekliler” arasındaki çelişkiyi yerli yerine oturtmaktan geçmekte. Bu anlamda film, tam olarak bunu veremese de, iyi oyunculukları ve özellikle de “Mundian to Back Ke“, “Jungle Mantra“, “Get It Poppın“, “Akh Lar Gayee” gibi filmin Delhi’deki “India Gate” gibi büyülü/otantik görünümüne uygun müzikleri eşliğinde, yeni bir edebiyat uyarlaması izlemek için tercih edilebilir…

Yönetmen / Senaryo : Ramin Bahrani

Görüntü Yönetmeni : Paolo Carnera

Kurgu : Tim Streeto, Ramin Bahrani

Müzik : Danny Bensi, Saunder Jurriaans

Oyuncular : Adarsh Gourav, Rajkummar Rao, Mahesh Manjrekar, Priyanka Chopra, Nalneesh Neel, Perrie Kapernaros, Vedant Sinha, Aaron Wan, Ansuman Bhagat, Vijay Maurya, Swaroop Sampat, Kamlesh Gill, Lokesh Mittal

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here