Bir Sis Hikayesi / A Foggy Tale 

İKİ SU DAMLASI, İKİ KARDEŞ…

Alışılmışın dışında; girişi  şiir, gelişmesi hikaye, sonucu hüzünlü  bir masal olan film, kötülüğün içinden iyiliği çıkarmayı başararak vicdanı baş köşeye oturtuyor. Oldukça çarpıcı, daha ilk anda sizi farklı, etkileyeci  uzakdoğu hikayesine götüreceği hissediliyor. Chen Yu-hsun yönetmenliğinde sessiz ama sarsıcı bir film izlemeye hazır olun….

OrtaKoltuk Puanı:

 

İki su damlası ile başlamak istiyorum. Filmin en  şiirsel, duygusal ve didaktik hikayesini unutmamak adına edebiyatçı olarak bir bölüm olsun aktarmak isterim : Bir nehirde çok su varmış, iki su damlası çok iyi  arkadaşmış, birinin adı Mi, diğerinin adı Shui. İkisi gökyüzündeki bulutları izlermiş, gökyüzünde süzülen, özgürce dolaşan bulutlara imrenirlermiş. Nehirdeki ulu bir damla bir gün onların da bulutlara dönüşebileceğini söyleyince çok sevinmişler. Ertesi gün güneş açınca  ikisi de buhar olmuş buluta dönüşmüşler…

Hikayenin devamını ana karakter Yue’ni abisi Yun’dan dinleyebilirsiniz. İki su damlası iki kardeşin sembolü bir bakıma. Yue (Caitlin Fang) ergen bir kızdır, Yun (Wu Chien-ho) ise yetişkin bir delikanlı, düşünce ve fikirleri sebebiyle kaçak yaşamaktadır ve kız kardeşi gizli gizli ona yiyecek götürürken bu sanatçı genç adam ona umudunu  ve düşlerini kaybetmemesini öğütler, bunu  da yazıp çizdiği hikayeler üzerinden anlatır. Fakat 1953 senesinin bir yaz   günü  yine kamışların arasında  gizli buluşmalarında  kaçak Yu Yun yakalanır. (Yönetmen bu sahnede müziği adeta konuşturmuş) Chiayi’den alıp onu Tayvan’ın başkenti  Taipei’deki hapishaneye  götürürler. Bir yıl sonra da infaz mangasının Yun’un  kurşuna dizdiğini öğrenirler ve 16 yaşındaki Yue abisinin cenazesini almak için bilmediği yollara düşer… 

Filmi anlamak için Tayvan ve Çin’in  yakın tarihine kısaca   bakmak gerekir. 1945 İkinci dünya Savaşında Tayvan Japonya’dan yeniden Çin’e geçer. Çin’de iç savaş alabildiğine kızışmıştır. Devrimin ayak sesleri hızla gelmektedir. Mao Zedong önderliğinde 1949 yılında devrim olup rejim değişince dönemin Çin devlet başkanı Chiang Kai-shek Çin’in o zamanki başkenti Nankin’den çekilerek Tayvan’a geçti, orada  milliyetçi hükümet (Kuomintang) kurdu ve adından anlaşılacağı üzere komünist avına başladı. Hatırlanacağı üzere Amerika o yıllarda kendi ülkesindeki komünistlere, sempatizanlarına  müthiş bir baskı yapıyordu. 

1950 ile 1980 arasında ABD tarafından desteklenen Tayvan’da de elbette komünistler avlanacaktı. Sadece onlar değil muhalif olan herkes. Tayvan’daki 1949 ‘dan 80’e kadar olan sürece “Beyaz Terör Dönemi” deniliyor. O dönemde Sıkıyönetim yürürlüğe girdi. Gizli polis ve askerî mahkemeler yaygınlaştı. İnsanlar “komünist sempatizanı” suçlamasıyla tutuklandı. Muhalif gazeteler kapatıldı.Akademisyenler, öğrenciler, yazarlar ve sanatçılar hedef alındı. Yaklaşık 140 bin civarında kişinin tutuklandığı birkaç bin kişinin idam edildiği biliniyor. Yani iki ayrı çin vardı. Mao’nun kurduğu hükümet “Çin Halk Cumhuriyeti” Tayvan’da  Chiang Kai-shek’in kurduğu baskıcı hükümetin adı ise “Çin Cumhuriyeti” Andre Malraux’nun “İnsanlık Durumu” romanı müthiştir, Çin devrimini anlatırken Chiang Kai-shek’in nasıl bir diktatör olduğundan da bahseder. Ben bu faşist  adamı ilk kez onun romanından öğrenmiştim. Tabii komünistlerin ayaklanması ve ardından Chiang Kai-shek güçleri tarafından bastırılması anlatırken bugün de örneklerini canlı canlı gördüğümüz insanlık durumlarından; ihanet, korku, ideallerden çok detaylı bir şekilde söz eder. Oldukça çarpıcı bir romandır. Belki de bir kez daha okumalıyım. Hiç okumayanlar ise kesinlikle bu eseri okumalı… 

Filme döndüğümüzde olay tarihi 1953- 1956 yılları arasında geçiyor. Yani “Beyaz Terör” döneminde. Yun yoksul bir ailenin çocuğudur, okumak için başkent Taipe’ye gittiğinde fikirleri  değişmiştir, muhalif olmuştur. Ne suç işlediği filmde belirsizdir ama muhalif olmak Kuomintang’a göre başlı başına bir suçtur. Dolayısıyla aranır duruma düştükten sonra yakalanır, işkence  görür bir süre sonra da idam edilir…

Yun’u gerçek anlamda filmde kısa görürüz ama kız kardeşinin anılarıyla filmin başından sonuna kadar düşünceleri, düşleri, direnci yayılır. Abisinin  sözleri kulaklarında çınlayıp durur: “Hiçbir şey yapmazsak, hiçbir şey değişmez!”

“ELİMİZDE CESARETTEN BAŞKA BİR ŞEY YOK”

Filmin asıl konusu abinin cesedini almak üzere 16 yaşındaki bir kızın yollara  düşmesidir. O dönemde bu küçük kızın yollara düşmesi abisinin öğretisinden kaynaklanır. Yun ona bir keresinde şöyle demiştir “Biz yoksulların elinde cesaretten başka bir şey yokturAslında yoksulların ölülerini alma parası bile yoktur. Bir aile hikayesinin etrafında bir toplumun manzarasını görürüz. Bu manzara bize de yabancı değildir. Filmi izlerken oğlunun kemiklerini bir kutu içinde taşıyan babanın görüntüsü  birçoğumuzun gözünün önüne gelecektir. Bütün mesele manzarayı güzelleştirmek ve o çaba içerisinde manzaranın bir parçası olmak. Filmin ana mesajlarından birisi de bu! Film aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklere dair sert ama incelikli bir eleştiri sunuyor. Yoksul insanların ölüm karşısında bile “paraya” mahkûm bırakılması, hikâyenin en acı taraflarından biri. Kahramanın para bulmak için çıktığı yolculuk sırasında karşılaştığı insanlar, toplumun farklı yüzlerini temsil ediyor: Duyarsızlar, korkanlar, fırsatçılar ve küçük de olsa vicdanını koruyabilenler… Yönetmen bu karakterleri karikatürleştirmeden göstermeyi başarıyor…

Filmin adı aslında çok şey anlatıyor, ben de filmin adından yola çıkarak izledim. sis”, yalnızca fiziksel bir hava durumunu değil; belirsizliği, korkuyu ve insanların birbirine yabancılaşmasını temsil ediyor. Kamera çoğu zaman dar sokaklarda, yağmur altında ya da puslu alanlarda dolaşıyor. Böylece seyirci de karakterlerle birlikte yönünü kaybetmiş hissediyor. Görüntü yönetimi, hikâyenin melankolisini destekleyen en önemli unsurlardan biri hâline geliyor.Doğrusu uzun zamandır hasret kaldığım sinema sahnesinde buldum kendimi diyebilirim. Tabii bir de karakteri sisli olanlar var, kötüyle  iyi arasında kalan! Lu Hsueh-feng! Yol boyunca genç kıza yardım etmeye çalışan, vicdan duygusunu temsil eden yan karakterlerden birine hayat veriyor. Bu karakter de filmin bel kemiklerinden biri. 

Yine çok etkileyici bir sahneden söz etmeden geçemeyeceğim. Yue trenle Taipei’ye giderken kafesinde kuş taşıyan bir adam kuşu kafesten çıkarıp severken kuş uçar ve trenle götürülen bir  mahkumun kelepçeli koluna konar… (Devamı daha da çarpıcı) O küçük kuş, o trende aslında bütün bir hikayenin metaforudur…

“Sisli Bir Hikaye” nin kusuru ise yeşilçam filmlerini anımsatan tesadüflerin biraz fazla oluşuydu. Bu da nazarlık olsun diyelim. Bundan böyle yönetmen Chen Yu-hsun’ı takip edeceğim…

Sonuç olarak Sisli Bir Hikâye, yalnızca bir kayıp hikâyesi değil; aynı zamanda insanın onurunu koruma mücadelesini anlatan güçlü bir dram. Politik alt metni, şiirsel atmosferi ve etkileyici oyunculuklarıyla uzun süre hafızada kalan filmlerden biri olmayı başarıyor. Sis dağıldığında geriye kalan şey ise yalnızca acı değil; insanın en karanlık zamanlarda bile sevdiklerine tutunma çabası oluyor.

Yönetmen / Senaryo :  Chen Yu-hsun

Oyuncular : Caitlin Fang,Wu Chien-ho, Jack Kao, Lu Hsueh-feng, Will Or,Vivian Sung, Tang Yu-chi

Tayvan / Aile / Tarihi-Macera / 110 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz