Kenarları dostoyevski, Emile Zola ve Freud‘un   doğru parçalarından oluşmuş bir üçgen düşünün;  üçgenin alanı bir ada, o adada iki eril insan ve dış açılarında  deniz olsun, ?  Üçgenin iç açılarını da mitolojik ve fantastik olan kahraman ve hikayelerle süsleyin… 

Ne gelir aklınıza? 

Ben söyleyeyim; id, dip, delilik…

Evet delilik gelir önce, insan doğasının en dibine inilmiş oradaki bataklıktan debelenme hareketleri  gelir, erkek  varsa erk ve fallus…, köşe açılarına baktığımızda mitoloji deniliyorsa Tanrılar, fantastik öğelerden de deniz ve dalga ne getirirse artık…

Ve alan büyük olsa kenarları olan, sınırları olan bir hapishaneden söz etmek mümkündür. 

Film hakkında daha önce bilgim yoktu. İzlemem için bana gönderildiğinde “Deniz Feneri” adını görünce direkt Virginia Woolf‘un romanı geldi aklıma. Daha önce okuduğum ve çok etkilendiğim; bu yüzden  hakkında eleştiri yazdığım “Deniz Feneri” nin sinemaya uyarlandığını düşündüm bir an, heyecanlandım tabii; ancak afişi görür görmez, Bu deniz fenerinin Woolf‘un  tatlı çocukluk  hatıralarını geçirdiği “Deniz Feneri” olmadığını daha o saniye anladım.

Zaten afişteki siyah beyaz renkten ve iki erkeğin gözlerinden; korku ve gerilim dolu bir film izleyeceğinizi anlıyorsunuz…

Gri bir tonla açılan ilk sahne, bir teknenin uzaktan deniz sularını yara yara gelmesiyle, tekneden inen iki kişi ve adadan ayrılan iki kişiyle  başlıyor. Tuhaflık daha ilk sahnede kendini gösteriyor. Adaya görevi almaya gelenler ve görevi devredip gidenler karşılaşıp yan yana  geldikleri halde hiç bir selamlaşma ve konuşma olmuyor. Girilen kulübe nispeten düzenli bırakılmış ama  Robert Pattinson’ın (Ephraim Winslow) içerde bir sigara yakıyor, kibritini çöpünü yere atıyor; yukarıya  yatma yerine çıkıyor, orada da yaşlı olan kurt Willem Dafoe (Thomas Wake) bir kaba tuvaletini yapıyor. O saat nasıl bir pisliğin içine gireceğiniz hemen anlaşılıyor.

Görev bölüşümü yapıp birlikte yaşayacakları bu alan artık alt tabakadaki erkek dünyasının görünmeyenlerini gözler önüne serecektir. Daha ilk dakikada iktidar mücadelesi başlamıştır. Tecrübeli olan Thomas en üste bulunan fenerin bakımını  üstlenir diğer bütün ayak işlerini  (kömür taşıma, temizlik yapma, makine bakımı)  Winslow’a yükler. O, önce itiraz etmeye kalksa da  kazanılmış tecrübeden dolayı efendi ve köle rolleri biçilmiş  olur, terziye dikmek kalacaktır artık.  Terzi kimdir peki? Denizlerin efendisi Poseidon mudur? Üç uçlu mızrağın sahibi mızrağını kime saplayacaktır acaba?..

Her ne kadar roller biçilmiş olsa da dikiş tutmayacağı aşikardır.  İki insanın bir araya gelmesiyle başlayan güç mücadelesinin beraberinde getirdiği gizil hareketler, Freud’ün deyimiyle  “id”  devreye girer. Çatışırlar, boğuşurlar neredeyse sevişirler (bunu direkt görmüyoruz tabii). Üç mızrak gibi üç  pis sıvı içinde geçen bir hayat; sidik, menü, çoğu zaman pislik akıtan kuyu suyu… (Bir de oluk oluk tüketilen alkol suları ekleyelim)

Artık ne yağmur ne deniz suyu bu iki adamın ruhlarını temizleyecektir. Yağmur zaten çamur ve bataklığa sebep olmaktadır. Deniz suları ise halüsinasyonlar ve deniz kızı gibi fantastik varlıkların çağrışımıdır.  Dolayısıyla ortada temizliğe dair hiç bir şey bulunmamaktadır.

Bu lağım çukurunda zaman geçtikçe  tutulan sırlar da yerlere saçılmaya başlar.  Winslow kendisini sürekli aşağılayan ve kendisine “köpek” diyen birini öldürmüştür. Bu sırrını, içkiyi su gibi tükettikleri bir akşam efendisi Thomas’a söyler, hatta gerçek adının da tıpkı onun gibi  Thomas olduğunu fısıldayıverir.  Tabii yaşlı kurt zaman zaman sevimli görünse de bunu vakti geldiğinde kullanmak isteyeceğini seyirci bilir. Aslında bu iki erkek bazen de birbirlerine karşı dostça davranmışlar, özellikle içki masasında eğlenip, birlikte dans etmişlerdir. Burada da Dostoyevski‘nin “insanın içinde hem kötü hem iyi vardır” hükmünü doğrular biçimdedir…

Winslow görevi gereği önce, içki içmeyi reddeder ancak ilerleyen zamanda bu hayata dayanamaz, yaşlı kurtun ısrarıyla içmeye başlar ve kontrol altında tutulan şeyler kontrol altında tutulamaz artık;  denizdeki dev dalgaların görüntüleri gibi karanlık bir dehliz bu iki kişiyi içine çekmeye başlar… 

Delilik sınırlarına varılmış;  kenarları suçluluk, şüphe,  vicdan doğru parçalarıyla çizilmiş üçgenin içine iyice hapsolmuşlardır. Sonuç iki ölümdür. Yönetmen bu sahne için; 1801 yılında galler’de yaşanan the smalls lighthouse tragedy’den, gerçek bir olaydan yola çıktığını söylüyor.   

 Bir kadın için seyretmesi oldukça zor film olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle Windslow’un daha ilk sahnede yatağına oturduğunda yatağın yırtılmış şiltesinden deniz kızı maskotunu bulup onu cinsel araç ve fantezisine dönüştürmesi, ortalığa saçılan meni, sidik suları mide bulandırıcıydı. erkek dünyasında her şeyin dönüp dolaşıp penise dayanması bir başka sorgulatıcı durum!

Yönetmene gelelim;Robert Eggers, 1983 doğumlu amerikalı; 2019 yılına amerikan sinemasının genç yönetmenleri damga vurmayı başardı. (Genellikle yazdığım film eleştirilerinde  yönetmenin peşine düşerim ve yaptığı röportajlar varsa onları da  okurum.)  Deniz Feneri yani “The Lighthouse” filmiyle “Bağımsız Ruh En iyi Yönetmen Ödülü’”nü aldı. Yaptığı röportajlarda  yunan Mitolojisinden esinlenerek yarattığı iki fener bekçisi karakterinde simgelediğini söylemiştir  “ Wake, Proteus’u, “Denizlerinin Yaşlı Adamı” olarak bilinen yaşlı bir deniz tanrısı, Winslow ise Prometheus’u, tanrılar ile ateşi çalarak insanlıkta aklın oluşmasına sebep olan titanı simgelemektedir. “ 

Bana göre başka simgeler de var tabii, filmin başlığını da oluşturan deniz feneri; başta ışığı, gücü, güzelliği ve şehveti simgeliyor.  

Sis düdüğünün sürekli çalması, martıların çığlıkları seyircilerin bile psikolojisini zorluyorsa orada yaşayanları delilik noktasına getirmesi kaçınılmaz olacaktı. 

Boşluğa fırlatılmış iki erkeğin kendi karanlıklarında boğulduklarını izlerken denizin karanlık dalgalarıyla başbaşa kalan martılar çığlıklarıyla “buranın gerçek efendileri bizleriz” der gibiler…

Filme  5 üzerinden dört buçuk puan versem de benim tekrar izleyebileceğim bir film değil…

Seyredilmeli, kesinlikle…

Yönetmen : Robert Eggers

Senaryo : Robert Eggers, Max Eggers

Görüntü Yönetmeni : Jarin Blaschke

Müzik : Mark Korven

Oyuncular : Willem Dafoe, Robert Pattinson, Valeriia Karaman, Logan Hawkes, Kyla Nicolle

ABD / Fantastik-Korku-Dram / 109 Dk.

Film notum:

2 YORUMLAR

  1. Umut Bey teşekkür ederim. Sinema eleştirilerini edebiyat ilişkisi içinde yorumlamaya çalışırım genellikle. Tabi bir bağ kurabilirsem. Selamlar

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here