Did Someone Happen to Mention Me?
Kral Lear Saunada Buharlaşırken: Benim Hakkımda Bir Şey Söylediler mi?
Did Someone Happen to Mention Me?, kusurlarına, anlatısal boşluklarına ve tartışmaya açık ahlaki dönemeçlerine rağmen, Ikiru’dan bu yana Japon anlatı geleneğinin en temel sorusunu bugünün dijital yalnızlığına çeviren bir seyirlik. İnsanlardan onay beklemektense, nasıl yaşamak istediğine odaklan. Kibrin buharlaşıp insanlığın kaldığı boşluğa bakmak, ilk başta ürkütebilir ama emin ol insana iyi geliyor.
Bir insanı var eden nedir? Kendi iç sesi mi, yoksa ötekinin gözbebeğine düşen yansısı mı? Sahne ışıkları söndüğünde, alkışlar çekildiğinde, adınız en yakınlarınızın belleğinden bile silindiğinde geriye ne kalır? Shakespeare bu soruyu yüzyıllar önce Kral Lear’ın ağzından sordu. Tacını, krallığını, gücünün bütün simgelerini övgü uğruna yitiren Lear, fırtınanın ortasında yapayalnız kalınca kim olduğunu söyleyebilecek birini arar. Erk sahibinin aynası ötekinin bakışıdır, o bakış çekildiğinde krallık biter, ne başlar?
Senarist Kankuro Kudo ile yapımcı Aki Isoyama’nın son ortak işi, Netflix’te yayımlanan sekiz bölümlük “Did Someone Happen to Mention Me? (Ore no Koto, Nanka Itteta?)” sahnesini böyle bir durumun ortasına kuruyor.
Yönetmen koltuğunda Fuminori Kaneko, Takuya Sakaue ve Atsushi Watanabe oturuyor. Londra’da Shakespeare’s Globe sahnesinde Kral Lear oynayarak kariyerinin zirvesine çıkan, Japonya’nın çok ama çok ünlü aktörü Gen Takasegawa (Koji Yakusho), küresel salgının ardından ülkesine döndüğünde herkesin kendisini unuttuğunu görür. Eşi Machiko (Noriko Eguchi), eski eşi ve menajeri Yoko (Yoh Yoshida), kızı Ema (Yumi Kawai), meslektaşları, sokaktaki insanlar, kimse tonu tanımıyor, onunla olan ortak anılar bile belleklerden siliniyor. Parıltılı hatta patırtılı bir şöhret evreninden, Dante’nin Araf’ını andıran bir tanınmazlığa düşüş.
Düşen adamın yüzü üstelik dünyanın çok iyi tanıdığı bir yüz. Aslında çoğu izleyiciyi diziyi seyre çeken budur büyük olasılıkla. Gen’i canlandıran Koji Yakusho’yu seyirci, Wim Wenders’in Perfect Days (2023) filminden biliyor. O filmde Tokyo’da halka açık tuvaletleri temizleyen Hirayama’ydı Yakusho, işi bitince halk hamamına (sentō) uğrayan, günleri ritüelle örülü sessiz bir adam. Bu rolle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı, bu ödülü alan ikinci Japon oyuncu oldu. Film Ekümenik Jüri Ödülü’nü de aldı ve Japonya’nın adayı olarak En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a aday gösterildi. Hoşluğa bakın ki, tuvalet temizleyen bir adamı oynayarak dünyanın ödülünü alan oyuncu, şimdi kimsenin tanımadığı bir yıldızı oynuyor, o yıldız da bir saunada temizliğe başlıyor. Hamamın müşterisi olan adam bu kez saunanın çalışanı.
Dizinin adı, senarist Kudo’nun kulislerde yıllarca gözlemlediği kırılgan bir insanlık halinden doğmuş. Sahneden ter içinde inen oyuncunun, kulistekilerin gözünün içine bakıp sorduğu çocuksu ama benmerkezci bir sorudan. Benim hakkımda bir şey söylediler mi? Kudo böylece çağımızın ruhsal açmazlarından birini, onaylanma arzusunu (Japoncadaki karşılığıyla shōnin yokkyū) merceğine alıyor. Eskiden başkalarının ne düşündüğünü bu denli önemsemek, saklanması gereken ar edilesi bir kibir sayılırdı. Aşırı görünürlük çağında ise görülmek, onaylanmak, beğeni sayısını artırmak için kırk takla atmak neredeyse soluk almakla eşdeğer. Peki bir sanatçı için linç edilmekten, nefret kültürünün hışmına uğramaktan daha korkutucu olan nedir? Elbette unutulmak, yok sayılmak, iyi kötü hiçbir tümcenin öznesi olamamak.
Tüm zırhlarından, unvanlarından soyulan bir kral, fırtınanın ortasında çırılçıplak kalmadıkça kendi kibrini görebilir mi? Nitekim geçmişin bu şımarık devi, cebinde tek kuruş olmadan hayatta kalabilmek, Akira Kurosawa’nın Ikiru’sundaki anlamıyla salt var olabilmek için bu yok oluşun içinden “Taku Tanaka” adıyla yeniden doğmaya çabalar. Shirakaba Sauna adlı ucuz bir mahalle saunasında temizlikçiliğe başlar. Globe için altı ay boyunca modern İngilizlerin bile unuttuğu arkaik sözcükleri çalışıp bir Lear karakteri kurmuş olan adam, şimdi müşterilere havlu sallayan bir ısı dalgası ustasına (neppashi), dönem dizilerinde yüzü görünmeyen bir suikastçıya, soğuk sularda sürüklenen, yüzü odak dışında bırakılan isimsiz bir ceset figüranına dönüşüyor. Şöhretin kibrinden figüranın çaresizliğine uzanan bu aralık, trajediyle komediyi buluşturuyor. Üstelik rolünü, hiç bilmediği, çok zorlandığı bir yöntemle oynamak zorunda, normal olmak yöntemiyle.
Peki, ev nedir? Yuva mı, barınak mı? Yoksa insanın unvanlarından, maskelerinden soyunup çırılçıplak kaldığı sıcak bir buhar odası, derme çatma bir tiyatro kulisi mi? Gen, kibrinin yıktığı saraylar yerine Shirakaba Sauna’nın tuhaf çalışanlarıyla ve Whisky Bonbon adlı küçük tiyatro kumpanyasının tutunamayanlarıyla bir “seçilmiş aile” kurmayı yeğliyor. Kumpanyanın abartılı genç yıldızı Takeru Murai (Hayato Isomura), Gen’in gençlikteki narsizminin aynası gibi karşısında dikiliyor. Eski rakibi Daiya Mibu’yu canlandıran Masatoshi Hamada ise kendi televizyon efsanesi kimliğiyle meta-kurgusal bir köprü kuruyor.
Kudo’nun metni karakterin geldiği bu noktada Shakespeare’in Kral Lear tragedyasıyla bu kez doğrudan bir kan bağı kuruyor. Lear tahtını ve aklını yitirip fırtınada yalınayak kaldığında insanlığını nasıl hatırladıysa, Gen de saunada ter dökerken ve sette yönetmen yardımcılarının azarıyla karşılaşırken, geçmişte çevresine yaşattığı travmalarla yüzleşiyor. Kamera odağını başrolden çekip Gen’i kadrajın kıyısında bulanıklaştırdığında bu teknik yeğleyiş salt görsel bir oyun olarak kalmıyor. Gücün ve şöhretin yarattığı etik bulanıklık, yüzümüze çarpan felsefi bir çerçeveye dönüşüyor. Yakusho da bu rolde kendi filmografisini yapısöküme uğratıyor.
Yapımın hem eğlenceli hem öğrenceli doğası, eğlence endüstrisinin parlak ambalajını yırtıp arka sokaklarını teşhir eden kara mizahında saklı. Sektörün narsizmini deşen diyaloglarla bezeli bu seyirlikte Kudo, salt Gen’in kişisel trajedisini anlatmayı yeğlemiyor. Kaprisli başrollerin gölgesinde ezilen yönetmen yardımcısının tükenmişliğini Kazuki Kawashima (Kenichi Matsuyama), ticari baskıdan ve yaratıcılık sancısından kaçıp işçi olarak saunaya sığınan oyun yazarının sıkışmışlığını Tetsu Okamoto (Kento Kaku) üzerinden okuyoruz. Makyözlerin, asistanların, sette yalnızca dekor gibi muamele gören figüranların görünmeyen emeğini ise sahnenin ortasına yerleştiriyor.
Ancak bu mizahın ve büyülü gerçekçi atmosferin dışına da çıkıp değinmek gereken şeyler de var. Şöhretli günlerinde eşini aldatmış, ailesini ihmal etmiş, çevresindekilere kök söktürmüş bu adam, Japon eleştirisinin rōgai dediği “toksik ve ayrıcalıklı yaşlı kuşak narsisizmi”nin beden bulmuş hali. Aile sadakatinin, özverinin derin kökleri olan Doğu kültüründe, Gen’in ailesi ve yakın çevresiyle yeniden kurduğu bağ gerçek bir yüzleşmeyle, emekle kazanılmış görünmüyor. Senaryonun ayrıcalıklı bir erkeğin kolayca bağışlanma fantezisine göz kırpması, yapımın renklerini ve neşeli ritmini kimi anlarda etik bir bulanıklığın parçasına dönüştürüyor. Yine de öyküyü kurtaran ne? Neredeyse ruhsal bir kintsugi sürecinden geçen Gen, kırılan benliğini altın tozuyla değil, saunadaki alın teriyle, ötekilerin acısını alımlama niyeyile onarıyor. Dördüncü bölümden itibaren ivme kazanan baba-kız karşılaşması bu onarımın yüzü. Kral Lear’ın fırtınada her şeyini yitirdikten sonra Cordelia’nın saf sevgisini kavraması gibi, Gen de bir konsept kafede “Elsa” takma adıyla çalışan kızı Ema ile kendini tanıtmadan, sıfırdan bağ kurmaya çabalarken gerçek kefaretini ödüyor.
Ayrıca ana temanın diyaloglarla çok tekrar edilmesi dizinin sekiz bölüm sürmesinden olabilir. Oyunculuk dahil gösteri sanatlarının hemen hemen her meselesine değinen yapım için belki dört bölüm yeterli olmayabilirdi ama altı bölüm tekrarlara düşmeden belki de tüm meseleleri kotarabilirdi. Ya da bölümleri biraz daha kısa tutmak bir çözüm olabilirdi diyebiliriz.
Yapımın ekran işi olmaktan çıkıp sinemayla tiyatro arasındaki duvarları yıkması ise postdramatik bir sıçrama. Finaldeki kurgusal oyun “Kimsenin Tanımadığı Büyük Aktör (Daremo Shiranai Oomono Haiyu)”, sahte bir stüdyo dekorunda değil, Yakusho’nun Kudo’ya sunduğu öneriyle Tokyo’nun Shimokitazawa semtindeki yeraltı tiyatrosu The Suzunari’nin yüz otuz kişilik daracık salonunda, gerçek biletli seyirciler önünde canlı sahneleniyor. Yirmi üç yıl sonra yeniden tiyatro sahnesine adım atan Yakusho, çekim için gerekli olan beş temsilde yeniden kanlı canlı tiyatro oyuncusu oluyor. Hayato Isomura ve Chisato Nakai ile paylaştığı oda tiyatrosu atmosferinde karakterin onarımı ile aktörün zanaatına sunduğu saygı duruşu birbirine karışıyor. Japon günlük yaşamına ilişkin tanıklık da eden dizi böylece gösteri sanatları odağında bir belgesel havası da kazanıyor.
Did Someone Happen to Mention Me?, kusurlarına, anlatısal boşluklarına ve tartışmaya açık ahlaki dönemeçlerine rağmen, Ikiru’dan bu yana Japon anlatı geleneğinin en temel sorusunu bugünün dijital yalnızlığına çeviren bir seyirlik. İnsanlardan onay beklemektense, nasıl yaşamak istediğine odaklan. Kibrin buharlaşıp insanlığın kaldığı boşluğa bakmak, ilk başta ürkütebilir ama emin ol insana iyi geliyor. Bir öneridir. Sanata evet.
Yönetmen : Fuminori Kaneko, Takuya Sakaue, Atsushi Watanabe
Senaryo :
Görüntü Yönetmeni :
Kurgu :
Müzik :
Japonya / / Komedi-Dram / 8 Bölüm 55 Dk.










