Emma’dan geriye kalanlar: Basit bir çöpçatanlık ve heyecansız aşklar..

Özellikle dönem filmleri, konularını edebi eserlerden aldıkları vakit hep öncekisiyle mukayese yapılması riskini önlerinde bulurlar. “Emma” da bunlardan biri. Büyük yazarlardan Jane Austen‘ın ölmeden önce 1816 yılında yazdığı son romanından uyarlanma, Amerikalı yönetmen Autumn de Wilde‘ın çektiği bu sene izleyici ile buluşacak aynı adlı filmde de işte bu tehlike bulunuyor. Zira, bu romandan uyarlanma filmler ve diziler daha önce de izleyicilerin karşısına farklı yapım ve estetik yönelimle çıkmıştı. 1996 yapımı Emma‘da Gwyneth Paltrow‘un bulunması, ayrıca En İyi Müzik dalında akademi ödüllerini alması, karşımızdaki film yönünden beklentileri arttırmakta.

Jane Austen: Kadın yazınının öncülerinden

Filme geçmeden önce Jane Austen hakkında biraz söz söylemenin filmin meramını anlamada fayda sağlayacağını düşünüyorum. Jane Austen, ülkemizde de iyi bilinen bir yazar. 1775 yılında İngiltere Hampshire’de doğan yazar, özellikle filmi de çekilen ve “Aşk ve Gurur”, “Akıl ve Tutku”, “Mansfield Park”, “Nothanger Manastırı”, “Evlilik” isimleriyle İngilizceden dilimize tercüme romanları ile bilinmekte. 1817 yılında 42 yaşında ölen yazar, İngiltere’nin Winchester Katedralinde defnedilmiş. Yazar sadece bir gün nişanlı kalmış, hiç evlenmemiş. Eserlerinde güçlü kadın karakterler yer almakta, genellikle aşk teması üzerinden kadın/erkek ilişkilerini toplumsal düzenin beklentileri dışında yansıtmayı tercih etmiş. Yaşadığı dönem ve öncesinde kadın karakterler daha çok bir yan figür olarak bulunmakta iken, Austen‘ın kadın karakterleri kendisine güvenen, ruh halleri başarılı bir şekilde yazıya yansıyan figürler. Bu yönleri ile diğer kadın İngiliz yazarlar Charlotte ve Emily Brontë ile birlikte kadınlar dünyasını yansıtma bağlamında benzerlikleri sıkça dillendirilmekte.

Emma filmi de, tıpkı yazarın hayatının büyük kısmını geçirdiği İngiltere’nin Hampshire kırsalında geçmekte. Filmin açılışında bir yazı beliriyor hemen. Bu Emma’nın kaygısız ve kayıtsız bir yaşamının olduğunu gösterir nitelikte: “…Emma Woodhouse, 21 yaşında, onu hiç bir şeyin üzmediği ve rahatsız etmediği, zeki ve zengin bir kızdır” şeklindeki roman girişinde de geçen yazı ile başlıyoruz filme. Film ilerledikçe burada belirtilen tüm niteliklerin tek tek seyircinin önüne serildiği görülüyor. Emma (Anna Taylor-Joy), zengin bir babanın kızı olarak köyde yaşamakta. Filmin ilk anlarında bir düğün ile açılış görüntüsü beliriyor. Bu kendisini büyüten bakıcısı Mrs Weston’un (Gemma Whelan) düğünüdür. Emma artık tamamen yalnızdır, zira annesi çok önceleri ölmüştür. Ablası da evlidir, başka yerde yaşar. Babası Mr Woodhouse (Bill Nighy) kızını çok sever. Ancak kızının bir nevi başkalarını tanıştırıp evlendirmekten hoşlanan çöpçatan yapısına tepkisi yok değildir. Bunu ilk anlarda anladıktan sonra filmin Emma sonrasındaki ana kadın karakterlerinden birisini de tanımaya başlıyoruz. Bu da Woodhouse ailesinin vesayeti altında bulunan Harriet Smith (Mia Goth)’tir.

Bayan Smith, Emma’ya göre oldukça saf, arkadaşının fikirlerini aşırı önemseyen, kararsız bir tip-karakter olarak yansır ekrana. Emma, Smith’in çiftçi olan Robert Martin (Connor Swindells) ile arkadaşlık ilişkisinin ilerlediğini görünce, Martin tarafından bayan Smith’e yazılan aşk teklifini reddetmesini ister ve bunu başarır da. İki kadın arasında, Emma lehine ilişki tahakkümü böylelikle en net şekilde tezahür eder. Karmaşık ilişkiler ağı tıpkı romanın örgüsüne uygun olarak buradan hareketle ilerler. Bu kez Emma oyununa–ya da istenirse çöpçatanlığına da denilebilir- Philip Elton (Josh O’Connor) ile devam eder. Ancak Mr.Elton’ın gönlü aslında Emma’dadır. Emma tarafından ilişki teklifi reddedilince başka birisi ile evlenir. Sıradaki karakterlerden birisi de Frank Churchill (Callum Turner)’dır. Kendisi oldukça iyi bir müzisyendir. Emma’nın aşk oyunlarına gelmez ve yine kendisi kadar mükemmel bir müzisyen olan Jane Fairfax (Amber Anderson) ile arkadaşlığa başlar. Son olarak filmin ana karakterlerinden birisi olan ve Emma’yı arkadaşlarının duygusal ilişkilerine ziyadesi ile müdahale ettiği için kızan ve dost olarak bildiği Bay Knightley (Johnny Flynn) baskın karakter olarak daha sıklıkla görünmeye başlar. Emma’dan yaşça büyük bir karakter olarak romanda da belirtilen Mr. Knightley ile ilişkisi farklı bir seyirde ilerler. Zira Emma da duygularının seyrini takip edemez ve hoşlandığını anlar. Filmin sonunda aslında bütün düğümler, romana uygun olarak çözülür.

Kostüm, ışık, dekor harika, ama…

Ancak o da ne! Öncelikle belirtelim filmin konusu bilindik, seyir her ne kadar karmaşık olsa da aslında mevzu yalın, buna tamam diyoruz. Yazar Jane Austen‘ın ayakları yere basan, sonrasında İngiliz Victoria döneminin katı/püriten ahlak kuralları ile beliren yaklaşımla asla uyuşmayan kadın karakter yaratmakta mahir olduğu da bilinen bir gerçek, buna da tamam. Ne var ki, filmin, romana kıyasla bu duyguyu verdiğini söylemek çok zor. Ayrıca önümüzde başta da belirttiğimiz gibi 1996 tarihli nispeten başarılı bir film ile kıyaslama donelerimiz de bulunuyor.

Film de ana karakter olan Emma’yı canlandıran Anna Taylor-Joy‘un kusursuz bir oyunculuk sergilediğini söylemek çok zor. Ruhi geçişlerde, o tutkulu aşk oyunlarını sergilemede tam bir başarı göremiyoruz. Ancak oyunculukların ötesinde filmin asıl problemi başka bana göre. Aslında şunu söylemek gerek önce, filmin dönemin İngiliz kapalı, konservatif yaşamını sergilemede, gerek kostüm gerekse dekor anlamında oldukça başarılı olduğunu, hatta bu yönleri ile son dönemlerde izlediğim en iyi dönem filmi olduğunu belirtmem, hakkın teslimi anlamında gerekli. Ne var ki, tüm bu makyaj, ışık, dekor, kostüm başarısına uygun bir akıcılık film de yok.

Romanı sosyal boyutundan ayıklamak

Romanı okuyanlar bir solukta kitabı bitirirken, filmin ilerlemediği, romanda belirtilen çingene, fakir kişilikler gibi sosyal yönlerin de doldurulmadığını görecekler. Bu yönleri kalkınca ve romanın ruhuna da uygun bir dil tutturulmayınca elinizde basit, vulgarize kıvamlı bir aşk anlatısı kalıyor yalnızca. Oysa ki, 1996 tarihli Gwyneth Paltrow‘un canlandırdığı Emma karakterinin özelllikle dönemin ruhunu yansıtmadaki zaafları ve tüm eksikliklerine rağmen, konu ve karakter geçişleri ile birlikte daha sağlam bir kurgu ile önümüze serildiğini görmekteydik. Özellikle Emma’nın piknik sahnesinde fakir olan Bayan Bates (Myra McFadyen) ile olan alaycı tavrının sonrasında kendisinde yarattığı vicdan muhasebesi dahi izleyenlere oldukça etkide bulunmaya yetiyordu. Ancak tüm bu eksikliklerine rağmen, filmin özellikle seste de başarılı olduğunu ek bir not olarak belirtmek gerek. Hele dönem atmosferine uygun olarak, saray benzeri malikânelerde, salonlarda, piyano ve keman eşliğinde Mozart, Joseph Haydn, Beethoven ezgilerinin kulağınıza esmesi de ayrı bir seyirlik zevk sunacak sizlere.

Jane Austin‘ın romanlarının ruhuna uygun, özellikle 2005 tarihli “Aşk ve Gurur” filmine benzer yapımların tükenmeyeceğinin bilinci ile yeni filmlerde beklentiler aramak gerekecek bu durumda. Bu zamana kadar da, Jane Austen‘ın, kadın ilişkilerindeki o hızlı akışkanlık ve geçişleri vermedeki edebiyatçılığındaki mahareti ile eserlerindeki kimi özdeyişleri kulağımızda yankılanmaya devam edecek. Tıpkı, “…bir kadının zihni çok hızlı çalışır. Hayranlıktan aşka, aşktan, evliliğe bir dakika içerisinde geçiş yapabilirler” sözündeki gibi. İşte asıl yetenek bu geçişleri, romana uygun yakalayabilmekte sanırım. Bu film için bu denilebilir mi? İzleyip, değerlendirmek artık sizde…

Yönetmen : Autumn de Wilde

Senaryo : Eleanor Catton

Görüntü Yönetmeni : Christopher Blauvelt

Müzik : Isobel Waller-Bridge

Oyuncular : Anya Taylor-Joy, Johnny Flynn, Bill Nighy, Mia Goth, Miranda Hart, Josh O’Connor, Callum Turner, Rupert Graves, Gemma Whelan, Amber Anderson, Tanya Reynolds, Connor Swindells

İngiltere / Romantik-Komedi-Dram / 124 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here