Görmemek mi daha önemlidir yoksa bilmemek mi?

Bu hafta sinema salonlarımıza uğrayan, Leigh Whannel’in son filmi ‘Görünmez adam’ hakkında görüşlerimizi paylaşmadan önce, filmin aksiyon beklentilerini karşılayan, görsel efekt karnavalı sunan çok tempolu bir yapım olmadığını belirtelim. Başka bir deyişle bu filmi, 2000 yapımı, Verhoeven imzalı ‘Hollow Man’in devamı gibi bekleyen sinemaseverler biraz hayal kırıklığına uğrayabilirler.

Hatırlanacağı üzere ‘Hollow Man’ keşfettiği ‘görünmezlik’ formülünü kendi üstünde kullanan ve bu ‘üstün gücün’ cazibesiyle dengesiz ve tehlikeli hale gelen bir bilim adamının hikayesini anlatıyordu. Ancak film her ne kadar heyecan, aksiyon ve görsel efekt açısından doyursa da, her Verhoeven yapımında olduğu gibi şık vitrininin altında bazı sosyal mesajlar vardı. Örneğin filmin adının ‘İnvisible Man’ değil de ‘Hollow Man’ yani ‘Boş adam’ veya ‘Kof adam’ gibi olması bile, başkarakterin ne kadar klasik başkahramanlardan farklı olduğunu göstermekteydi.

İnvisible Man’ filminde ise yönetmen çok farklı bir yol izleyip, çok daha ‘içsel’, psikolojik ve genel ‘paranoya’ yaratan bir film çıkarmış. Görünmez ‘tehlikeyi’ yaratan adamın bunu nasıl başardığı çok daha mantıklı bir şekilde açıklanmış, filmin merkezini görünmez ‘kötü’ adam değil daha çok ondan kurtulmaya çalışan sevgilisi oluşturmakta, asıl tehdit, ‘görünmez adam’ı belli belirsiz görmekten değil onu her ana yanı başında hissetmekten kaynaklanıyor.

Cecilia Kass, bilim adamı olarak çok parlak ve maddi açıdan varlıklı olmasına rağmen kendisine hep baskıcı ve sert davranan erkek arkadaşından kurtulmak için bir gece vakti evinden kaçar. Kaçarken kız kardeşinden, bir çocukluk arkadaşından ve onun kızından yardım alan Cecilia uzun bir süre, gizli bir şekilde arkadaşlarının evinde kalır. Ancak Cecilia eski sevgilisi Adrian’nın onun peşini bırakmayacağını, üstelik onu bulmak için üzerinde çalıştığı ‘Görünmezlik’ formülünü kullanacağını bilmektedir. Her an ve her yerde tedirginlik ve korku yaşayan Cecilia giderek etrafındaki bazı garip değişiklikler ve eylemlerden dolayı bir ‘Görünmez adam’ın tehdidi altında olduğunu hisseder. Bir süre sonra gelen Adrian’nın intihar ettiği haberi işleri daha karışık bir hale getirir…

Yönetmen Whannel’in ‘Görünmez Adamı’, H. G Welles’in aynı adlı romanının serbest bir uyarlaması olduğu halde, filmin senaryosundaki kıvraklık ve tekinsiz hava yaratma becerisinin hikayeye çok şey kattığı da anlaşılıyor.

İlk olarak yönetmen filminin ortamını ve başkarakterini genelde beklendiği gibi yavaş yavaş oluşturmuyor, daha çok sancılı bir sürecin en alev almış zamanında buradan çıkmaya çalışan bir karakteri aksiyonun ortasına atarak, bizi ilk sekanstan itibaren bir bilinmezlik ve esrar denizine bırakıyor.

Uzaktan ‘Yatağımdaki Düşman’ (1991) filmini andıran bu sekans sonrasında bir kaçma-kovalama hikayesine değil, bir arama-hissetme ikilemine dönüşüyor. ‘Görmek ve kaçmak’ yerine hiçbir şekilde görmeden ‘hissetmek ve korkmak’ duygusunu tercih eden senaryo, baş kadın karakterin paranoya duygusunu, yakın çevresi dışında herkesten şüphe etmesini ve giderek akli dengesinin hassas bir duruma gelmesini bize başarılı bir şekilde hissettiriyor. Filmin asıl ‘tehdit’ unsurunu Cecilia’nın ara sıra gördüğü sanrılar ve görünmez bir kişinin yapıp yapmadığından emin olmadığımız eylemler, ortada dalgalanan tekinsiz (‘uncanny’) havayı güçlendiriyor. Tabii ki bu belirsiz hava film ilerledikçe bu ‘şüphe’ de giderek daha tehlikeli ve şiddetli hale geliyor, Cecilia’nın sandığı şeylerin daha ‘gerçek’ olduğunu film ilerledikçe anlıyoruz.

Her ne kadar bu süreçte filmde bazı uzunluklar ve tekrarlar olsa da, bahsettiğimiz havayı bu derece kuvvetli yaratmak bizce belli bir yönetmenlik becerisinin eseri…

Bir diğer ilginç nokta: yönetmen filmin rehberi olarak Cecilia’yı seçerek aslında bir ‘bağımsız olmaya çalışan kadın’ örneği sunuyor ve bunu bir ‘acıların kadını’ yaratarak değil daha çok ‘Me too’ hareketinden destek alarak çok daha gerçekçi ve sağlam bir şekilde yapıyor. Öte yandan, sanki zaman zaman Cecilia’nın peşinde üst düzey bağlantıları olan bir ‘kötü’ adamın olması onun ‘görünmez’ olma tehlikesinin önüne geçiyor. Yani tehlikeyi asıl büyüten şey, ‘kötülükle görünmezliğin’ işbirliği oluyor.

Kameraya gelince… Asla Cecilia’yı gözden kaybetmiyor. Nerdeyse filmin her karesinde onunla kaçıyor, onunla korkuyor, onunla kuşku duyuyor ve onunla nefes alıyoruz. Yakın çevresindeki insanlar ona sırt çevirdiğinde ve uzak durduğunda bile asla onun ’tarafından’ ve bakış açısından ayrılmıyoruz.

Yönetmen Whannel, hepimizin dip korkularına seslenen ve ünlü ‘acaba yanımızda birisi mi var?’ kuşkusunu ayakta tutan ancak bunu yaparken de ‘güçlü’ bir kadın karakteri bize tanıtan başarılı bir film yapmış. Bu arada Cecilia’yı canlandıran Elisabeth Moss’un çok üst düzey bir oyunculuk sergilediğini ekleyelim. Ancak dediğimiz gibi bir ‘Hollow Man 2’ bekleyen seyirciler biraz bozulabilirler! Bizden uyarması…

Yönetmen / Senaryo : Leigh Whannel

Görüntü Yönetmeni : Stefan Duscio

Müzik : Benjamin Wallfisch

Oyuncular : Elisabeth Moss, Oliver Jackson, Storm Reid, Aldis Hodge, Harriet Dyer, Anthony Wong, Michael Dorman…

ABD / Fantastik-Korku-Gerilim / 125 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here