Hotel Mumbai

Yaşanmış trajediden başarılı bir uyarlama..

Avustralyalı kısa film yönetmeni Anthony Maras’ın senaryosunu John Collee ile birlikte yazdığı ve yaşamını sürdürdüğü Adelaide-Avustralya ile Mumbai-Hindistan’da çektiği ilk uzun metrajı “Hotel Mumbai”, gerçek bir olaydan, 2008 yılının 26 Kasım Çarşamba akşamı Mumbai’de, başlayan ve 29 Kasım Cumartesi’ye kadar süren çoklu terör saldırısından esinleniyor.

Filme geçmeden önce o günlerde yaşananları kısaca özetleyelim: Pakistan merkezli Radikal İslamcı örgüt Leşker-i Tayyibe tarafından, şehadette cennete gidecekleri ve geride kalan ailelere maddi destek verileceği vaadiyle beyinleri yıkanan, gerçekleştirecekleri eylem için ciddi askeri eğitim alan 10 kişilik bir intihar komandosu, 26/11 ilâ 29/11 2008 tarihleri arasında Mumbai kentinin 12 farklı yerinde ateşli silahlar ve bombalarla büyük çapta bir katliam gerçekleştirmiştir.

Güney Mumbai’deki Chhatrapati Shivaji Tren garında başlayan, şehrin her tarafına koordineli olarak yayılan eylem, cep telefonlarıyla teröristlerle devamlı irtibat hâlindeki Pakistan merkezi tarafından yönetilmiştir. Mumbai Polis Gücü, 28 Kasım sabahına kadar olayların büyük kısmını kontrol altına almış, ancak dört kişilik terörist gurubunun Taj Mahal Palace otelinde sürdürmeye devam ettiği tahribat ve katliam, ancak 29 Kasım’da bastırılabilmiştir. Karmaşa ve kargaşa yüzünden sayıları kesin olarak belirlenemese de, olaylarda saldırganların 9’u dâhil en az 174 kişi ölmüş, 308’den fazla kişi de yaralanmıştır. Saldırıda yaralı olarak kurtulan tek Pakistanlı militan 21 Kasım 2012’de idam edilmiştir.

Hotel Mumbai” filmini, bu korkunç deneyimden kurtulanları (ve de kurtulamayanları) onurlandırmak için çektiklerini söyleyen Anthony Maras, senaryoya girişmeden önce saatlerce saldırılar hakkındaki belgeleri incelemiş ve sağ kalanlarla uzun söyleşiler yapmış.

Gerçekten yaşandığı gibi, şişme botlarla Mumbai’ye gelen teröristlerin gardaki saldırısıyla başlayan, öldürdükleri polislerin aracına binen gardaki iki saldırganın sokaklarda rast gele ateş etmeleriyle devam eden film, bir süre sonra, neredeyse münhasıran beş yıldızlı Taj Mahal Palace’da yaşananlara odaklanıyor.

Görüntü yönetmeni Nick Remy Matthews’un hareketli kamerası seyircinin gözlerine dönüşerek, izleyiciyi olayların içine sokuyor ve 123 dakika boyunca nefes kesici trajediyi ona fiilen yaşatıyor. Maras, bu inandırıcılık dolgusunu, televizyonlarda dönemin gerçek yayın görüntülerini kullanarak, finali gerçek arşiv görüntüleriyle tamamlayarak daha da pekiştiriyor.

Bu insafsız ve aşırı kanlı saldırıyı aktarırken, oteldeki gurupların etkileşimini başarıyla iç içe geçiren sağlam senaryo her guruba ilginç birer toplu performans fırsatı da yaratıyor. Mutfak şefi Oberoi (Anupham Kher) ile servis görevlisi Arjun’un (Dev Patel) başı çektiği personel ekibinin otel müşterilerini güvenceye alma çabası çok etkileyici.

Bütün otel müşterilerine odaklanmak mümkün olmadığından bazı karakterler doğal olarak öne çıkıyor. Ancak, filmin Avrupa ve Amerika’daki hasılatı hesap edilerek, Amerikalı, Rus, Avustralyalı, ya da varlıklı İran kökenlilere odaklanılıp yaşamak için aman dilerken insafsızca katledilen Hintliler, kanımca biraz ikinci planda bırakılıyor. Böyle bir tercihin, bir dereceye kadar ahlaki istismara dönüşerek öykünün dengesini bir nebze bozduğu kanısındayım.

Anthony Maras bu tür filmlerde pek alışılmamış bir yol seçerek, anlatı boyunca dört teröristin insani boyutunu da ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ötekileştirmenin genç dimağlardaki ürkünç tahribatını, bu nefret dolu gencecik karakterlerin en ufak bir vicdan azabı duymadan olabildiğince çok sayıda insan öldürmesiyle daha da çarpıcı olarak açığa çıkarıyor. Bir dilim pizza yiyip pek de beğenen gençlerden birine yediğinin domuz eti olduğunu söyleyerek dalga geçen arkadaşı, “bunlar sadece sebze” dediğinde çocuklar gibi gülüşüp şakalaşan ikili, hemen ardından karşılarına çıkan bir kadıncağızı soğukkanlılıkla kafasından vurabiliyor. Emredildiği gibi bir kızı fütursuzca katleden “inançlı” İmran (Amandeep Singh), kızın bulamadığı kimliğini sutyeninde araması söylendiğinde bunu yapamıyor. Aynı İmran, filmin belki de en dokunaklı sahnesinde bir oda dolusu rehineyi öldürmesi söylendiğinde, hiç tereddüt etmeden çoğunun kafasına birer kurşun sıktıktan sonra, Kelime- i Şehadet getiren son kişinin Müslüman olduğunu anladığında eli ayağı karışıyor.

Gözü kara bağnaz inançla, gerçek inancın insani boyutu arasındaki farkı veren çok güzel bir sahne daha var. Filmin en başında “pagri”sini (Sikh inancının simgesi olan türban) özenle sarıp iğneleyen, bir otel müşterisine türbanını bir Sikh’in onuru olduğunu anlatan Arjun, bir yaralı kadının yarasını sarmak için, pagrisini salise bile kaybetmeden çözüveriyor.

Sonuçta, geriliminin türün büyük ustası Paul Greengrass’ı kıskandıracak kadar başarıyla geliştiği, insani boyutu öne çıkaran, bağnazlığın ve ötekileştirmenin korkunç neticesini ele alışıyla sağlam bir toplumsal mesajı olan etkileyici bir çalışma. Sanırım Anthony Maras adı, önümüzdeki yıllarda önemli bir yönetmen olarak karşımıza çıkacak.

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here