Matteo Garrone’den büyükler için bir masal : “Pinokyo”

Çektiği tüm filmleri yazan ya da senaryo yazımına katılan 1968 Roma doğumlu Matteo Garrone, günümüz İtalyan sinemasının en önde gelen yaratıcı yönetmenlerinden biri. Garrone, ilk çalışmalarından itibaren siyasi ve toplumsal konularla ilgilenmiş, ilk uzun metrajı “Terra di Mezzo / Arada kalan Topak” (1996) ile göçmen sorununa, ikinci filmi “Ospiti / Misafirler”le (1998) Arnavutluk’tan göçenlerin İtalya’ya uyum sağlama çabalarına odaklanmış. Uluslararası ününü, Napoli mafyası üzerine yaptığı, en azından mafyanınki kadar acımasız ve sert filmi “Gomorrah” (2008) ile yapmış. O güne kadar yapılmış pek çok mafya filmindeki alttan alta cosa nostra güzellemesinin aksine, örgütün tüm insafsızlığını ve kötücül yapısını açığa çıkaran bu filmle ölüm tehditleri bile almış. Peşinden gelen TV Reality Show taşlaması “Reality” (2012) ve Roma varoşlarındaki sefalete ve şiddete eğildiği “Dogman” (2018) filmlerinde, İtalya’nın Sorrentino’nun “Muhteşem Güzellik”inde gördüğümüzden çok daha farklı bir yüzünü gösterme çabasını sürdürmüş.

Bütün bu katı eleştirel filmografinin tam ortasında, “Gomorrah” ile “Reality”nin arasında ise, olağanüstü bir görsel ve iştsel estetik duygusuyla, 1575-1632 yılları arasında yaşamış Napolili kamu görevlisi, şair, öykücü Giambattista Basile’nin arzular ve sonuçlarıyla ilgili, olağanüstüden iç karartıcıya giden birbiriyle ilintili üç masalını birleştiren nefis bir masal filmi çekmiş: “Il racconto dei racconti / Masalları Masalı” (2015).

Garrone, o filmden sonra ilk kez tekrar masal dünyasına 2019’da dönerek Carlo Collodi’nin 1883 yılında basılan ünlü öyküsünün, aslına uygun şekilde bir sinemasal uyarlamasını yapmış: “Pinocchio / Pinokyo”.

Masalın, aşırıya kaçmayan bir duygusallıkla, grotesk ve fantastik elemanları ustalıkla harmanlayan bu yalın yorumu, olağanüstünün gerçek dışılığını, dönemin iç burkucu sefaletinin gerçekliğiyle karşı karşıya getiren, çocuklar kadar, belki de onlardan fazla büyükleri etkileyecek derinlikte bir çalışma.

Klasik çocuk edebiyatında masallar ayrıksı bir yer işgal ederler. İster Perrault ya da Collodi, ister Andersen ya da Grimm Kardeşler yazmış olsun, çoğunun sonunda sevgi, akıl ve iyilik kazansa da, bu öyküler, içlerinde kurtların, canavarların şeytanların, cinlerin, kötülerin, haydutların kol gezdiği, şaşırtıcı derecede korkunç ve kötücül olayları anlatırlar. Az da olsa, “Küçük Kibritçi Kız” gibi kimi masalın sonu kötü de biter. Peki bu durum, yukarıda adı geçen ya da onlar gibi isim yapmış çok sayıda masalcının bilinçaltlarında sadist ya da psikopat eğilimleri olduğunun göstergesi midir? Tabii ki hayır. Masalların asıl amacı onları okuyan çocuğun gelişmesine, etraflarındaki dünyaya uyum sağlayarak olgunlaşmasına, büyümesine yardımcı olmaktır. Bu masalların yazıldıkları dönemde, çocukları, bu uyum sağlamaları gerekecek ortamlarda, çok zor ve çok tehlikeli koşullarda müthiş korkutucu bir yaşam beklemektedir. Çocukları böyle bir geleceğe hazırlayacak olan masalların da ürkünç ve kötücül olmalarının sebebi budur. O kadar ki, çocuklarımızı farklı olduğunu düşündüğümüz bugünün geleceğine hazırlamak için o klasik masalları anlatırken, onlara pedagog ve psikologlarca önerilmiş yumuşatılmış, aşırı korkunç öğelerden arındırılmış versiyonlarını aktarırız.

Bütün bu ayrıntılardan söz etmemin sebebi, Garrone’nin “Pinokyo”nun özgün metnine sadık uyarlamasının epey karamsar ve ürkünç bir film olacağını hatırlatmaktır.

Öyküyü kısaca anımsayalım: Beş parasız doğramacı Gapetto, köyü ziyaret eden bir kukla tiyatrosundan etkilenerek dünyanın en güzel kuklasını yontmaya karar verir. Bu yaşlı, yalnız ve çocuksuz adam, kukla canlanınca önce şaşkına döner, sonra da, artık bir oğlu olduğu için müthiş sevinir. Ancak sevinci kursağında kalır, asi ve yaramaz Pinokyo, önce kukla tiyatrosunun sahibi Mangiafuoco tarafından kaçırılır, cesaretinden ve dürüstlüğünden etkilenen adam onu birkaç altın vererek serbest bıraktığında iki ipsiz sapsız dolandırıcı, Gatto / Kedi ve Volpe / Tilki tarafından kandırılarak soyulur, şikâyete gittiği, suçluları hapsedip suçsuzları hapseden goril/hâkim, masum olduğunu anlayınca onu mahkûm etmeye kalktığında yalan söyleyerek kurtulur, akıl hocası nazik bir cırcırböceğinin ve iyi yürekli bir mavi perinin yardımıyla kendisini aramak için yollara düşen babasını aramaya başlar Bu yolculukta kimi zaman sömürülerek, kimi zaman acı çekerek dürüstlüğü, içtenliği, saygıyı ve çalışmayı öğrenen Pinokyo serüveninin sonunda hem babasına kavuşur, hem de kişisel gelişiminin son evresini tamamlayarak gerçek bir çocuğa dönüşür.

Çocukluğun aldırmazlığının, tasasızlığının ve bilinçsizliğinin getirdiği sorunların öğrenerek, bilinçlenerek, sevgi ve saygıyı özümseyerek aşılmasına dair bir mesel olan öyküyü, sinefil Garrone, James Whale’ın “Frankestein”ından, Tod Browning’in “Freaks”ine, “Alis Harikalar Diyarında”ya ve hatta, Pinokyo’nun çocuk olarak yeniden doğuşunu İsa gibi bir ahırda kuzuların arasında olduğunu göstererek “Eski ve Yeni Ahit”e de selam çakarak anlatır.

Bütün masalsılığına karşın başta sözünü ettiğim sefalet, her daim büyük gerçeklikle karşımıza çıkar. Henüz filmin girişinde birkaç kırıntı bulmak için bir peynir kalıntısını oyarken gördüğümüz Gapetto sonrasında bir hana uğrayarak, beceriksizce hancıyı bir iskemlenin, masanın ya da kapının tamire muhtaç olduğuna inandırmaya çalışarak iş bulmaya çalışır. Ünlü İtalyan soytarısı Roberto Benigni’yi Fellini’nin son filmi “La Voce della Luna”da çok beğenmiş ancak, tüm sinema kariyeri boyunca sürdürdüğü aşırılıklar dolu oyunculuğunu, yazar ve yönetmen olarak, hiç hazzetmemiş olduğum “La Vita E Bella” başta olmak üzere, o kaba güldürü anlayışını hiç hazmedememiştim. Bu filmde Gapetto’ya getirdiği ölçülü ve sevecen yoruma, kontrollü duygusallığa biraz da şaşırarak hayran oldum.

Filme dönersek, tabii ki fukara olan sadece Gapetto değil. Köylerin haşin taştan evlerinde yaşayanlar, kırsalda kıt kanaat geçinenler de aynı derecede yoksul. Tüm çevreyi saran bu mahrumiyet duygusu, tabii ki öykünün “kötülerini” mazur göstermemize değil ama, kedi ile tilki gibi iki çapulcunun çaresizliğini, nerdeyse çocuk tacizine varan insafsızlıklarını anlamamıza sebep olur.

Teknolojik bilgisayar animasyonlarının görkemli yapaylığına karşın Garrone, geleneksel sinema tutkusunun doğallığıyla, epizodik öykünün bir bölümünden diğerine her geçişte karşımıza Toscana’nın o benzersiz doğasını çıkararak, kötücül ya da iyi huylu tüm hayvansı ve fantastik mahlukatı sadece makyajla oluşturarak daha da görkemli bir sinema yapılabileceğini kanıtlar. Gerçekten de, filmde, eşeğe dönüşme, hareketli kütük ya da dev köpekbalığı gibi birkaç sahne dışında hiç sinema hilesi ya da bilgisayar animasyonu kullanılmaz. Tüm gerçeküstü ve düşsel karakterler Mark Coulier’in makyaj dehasının ürünüdür. Film çekilirken 8-9 yaşlarında olan 2010 doğumlu Federico Ielapi’nin müthiş rahat oynayarak canlandırdığı Pinokyo’nun tahtadan yapılmış kafası bir çocuktan çok bir Orta Çağ insanını ya da bir androidi anımsatır. Ve Garrone bu iki saatlik görsel şöleni, mutlaka izlemenizi önerdiğim olağanüstü estetik final jeneriğini dönem tablolarından oluşmuş gibi duran bir resim galerisine dönüştürerek sonlandırır.

Burada beni epey etkilemiş olan iki ayrıntıdan da söz etmek isterim. Garrone, Pinokyo’nun yalan söylediğinde burnunun uzamasını görsel olarak da etkileyici çok keyifli bir sekansla anlatır. Ancak filmin daha ileri bir bölümünde, Pinokyo onu masum olduğu için hapse tıkmaya niyetlenen goril/yargıcı aslında bir suçlu olduğuna inandırmak için yeniden yalan söylediğinde burnunda hiçbir değişiklik olmaz. Acaba Garrone yalanın normalleşmesinin, insanlaşma sürecinin bir parçası olduğunu mu düşünmektedir?

Dikkatimi çekmiş olan bir diğer husus da filmin ortak senaristi Massimo Ceccherini’nin, oyuncu olarak yorumladığı Volpe /Tilki’ye kattığı mizahi tonlama oldu.

Belki de Ceccherini, Collodi’nin karamsarlığının doruğa çıktığı bu karakterin senaryoda biraz yumuşatılmasına da sebep olmuştur. Kim bilir?

Sonuç olarak, Carlo Collodi’nin ünlü masalını özgün metnin tadına uygun bir şekilde uyarlarken, Garrone’nin her zamanki karamsarlığının yansıdığı müthiş etkileyici bir çalışma.

Sinemada teknolojinin aşırı öne çıktığı bu dönemde Pinokyo, doğallığı ve yalınlığıyla, taptaze bir meltem gibi gönlümüzü serinleten bir görsel şölen.

Yönetmen : Matteo Garrone

Senaryo : Massimo Ceccherini, Matteo Garrone

Görüntü Yönetmeni : Nicolai Brüel

Müzik : Dario Marianelli

Oyuncular : Roberto Benigni, Federico Lelapi, Gigi Proietti, Marine Vacth, Rocco Papaleo, Massimo Ceccherini, Davide Marotta, Maurizio Lombardi 

İtalya-Fransa-İngiltere / Aile-Fantastik / 125 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here