Kral Richard : Yükselen Şampiyonlar / King Richard

Kral Richard… ve Prensesleri…

Tenis sporu ile az ilgilenenlerin hatta pek ilgilenmeyenlerin bile duymuş olabileceği isimlerdir Williams kardeşler… Hatırlanacağı üzere bu iki Afro amerikan kız kardeş, profesyonel oldukları 2002 yılından itibaren tenis kortlarında adeta ‘fırtına gibi esti’, kaldırmadık kupa bırakmadı ve artık 40’lı yaşlarında olmalarına rağmen halen aktif olarak tenis oynamaya devam ediyorlar! Üstelik teniste nadir bulunan bir durum olarak ‘teklerdeki’ başarılarını ‘çiftlerde’ de sürdürdüler ve çoğu kez şampiyon oldular. Bazen ise Grand Slam tenis turnuvası finallerinde karşı karşıya geldiler ve sonuç olarak şampiyonluk kupası ‘aile içinde’ kaldı.

Bu kadar başarılı iki oyuncunun arkasında duran ‘takımları’ ve ailesi (oyuncuların deyimiyle ‘box’ları) de sever tenis severlerin ilgisini çekti. Özellikle koçları Patrick Mouratoglou ve onların her maçını izleyen annesi Brandi Wiliams, değişmeyen saç rengi (kavuniçi!) ve sıra dışı giyim tarzı basını da cezbetti. (Meraklısına bir turnuvada Williams kardeşler elenirken annelerinin uykuya daldığını ve fotoğrafçıların bunu yakalayıp mizah konusu yaptıklarını da belirtelim.)

Ancak bütün bu başarı öyküsünün ardında ‘baş aktörler’ aile ve teknik ekip gibi dursa da, aslında bu iki kız kardeşin inanılmaz kariyerini başlatan ve ‘perde arkasında’ yer alan önemli bir kişi vardı: Anneleriyle epey bir zaman önce ayrılmış ve başka biriyle evlenmiş olduğu için Williams kardeşlerin yanında pek görünmeyen baba Richard gerçek anlamda bu kariyerin ‘mimarlarından’ biriydi. Bu hafta gösterime giren ‘Kral Richard’ bunu gösteren bir ‘biopic’ olarak bizce bir hayat öyküsünün yarı-başarılı bir şekilde filme alınmış hali…

Wlliams’lar, anne ve baba dışında beş kız kardeşten oluşan, dar gelirli, amiyane tabirle şehrin ‘varoş’ kesiminde yaşayan Amerikalı bir ailedir. Ailenin babası Richard, işinden arta kalan sürede, zamanının tümünü Venüs Ve Serena’yı tenis çalıştırarak geçirmektedir. Oldukça kısıtlı imkanlarla belediyenin ‘amatör’ tenis kortlarında geçen bu uzun antrenman saatleri dışında, baba Richard kendilerine teniste destek olacak bir koç ve sponsor aramaktadır. Uzun uğraşlar sonunda önemli bir koçu bir ‘deneme’ süreci için ikna eden Richard kızlarının içlerindeki yeteneği göstermesiyle istediğine ulaşır. Richard aynı zamanda kızlarını bu ‘yükselişin’ negatif etkilerinden de korumak istemektedir.

Ghetto’dan çıkan bir başarı öyküsü…

Birçok izleyicinin bilmediği şey, Williams ailesinin büyük başarılarından önce oldukça mütevazi hatta yoksul sayılabilecek bir hayat sürdürdüğüdür. Ancak yönetmen ve senarist Reinaldo Marcus Green bu durumu bir duygu sömürüsü kolaycılığına kaçarak kullanmıyor. Kuşkusuz ailenin maddi durumunun kötü olması birçok şeyin önünü tıkıyor ama bize sunduğu Williams ailesi kendi içinde mutlu bir topluluk gibi görünüyor. Ailenin kızları okullarında başarılı, aile içinde ciddi bir huzursuzluk hakim değil ve anne ile baba çocuklarına şefkatli davranıyorlar. Çocuklarını özel bir konuda (ister sanatsal ister sportif başarı olsun) zorlayan, onlara baskı dayatan babalar genelde duygusuz, sert ve despot bir görüntü çizerler. Bu ‘dayatma’ süreci sonrasında buna maruz kalan çocukların da psikolojik durumunu da negatif olarak ciddi anlamda etkiler. Burada ise böyle bir durum kesinlikle yok!

Williams kardeşler babalarının yoğun antrenman temposuna harfiyen uyuyorlar. Yüzlerinde asla bir şikayet veya sıkıntı emaresi yok aksine bu çalışmalarda oldukça mutlu ve hevesli duruyorlar. Çalışmalar gece vakti ve yoğun yağış altında da olsa veya değindiğimiz gibi kullanılan mekan ve malzemeler oldukça yetersiz de gelse (‘uyduruk’ bir kort, elden düşme, eski raketler…) bütün hızıyla devam ediyor.

Dolayısıyla bu süreçteki tek sıkıntı ‘dış’ etkenlerden geliyor. Wlliams ailesinin oturduğu mahallede mafyavari, siyahi suç çetelerinin ‘kol gezdiğini’ ve ortamın özellikle geceleri çok güvenli olmadığını anlıyoruz. Bu tehlikeli durum sözlü sataşmalar hatta sallanan yumruklar ile kendini gösteriyor.

Başarmaktan önce korumak…

Baba Richard’ın göze çarpan özelliklerinden biri de, kızlarını bu spora başlatıp, belli bir düzeye getirmekle yetinmeyip aynı zamanda onları dengelerini kaybettirecek adımlardan koruma çabası oluyor.

Kızları deneyimli bir koçla çalışırken bile onlara kendi gördüğü teknik hataları söylemekten geri kalmıyor. Asla çekingen bir tavır sergilemiyor. Bu arada bu konu için bir parantez açmakta yarar var: bilindiği gibi Wlliams kardeşler sadece her profesyonel oyuncu gibi ‘fit’ değil aynı zamanda belki de en atletik vücuda sahiplerdir. Uzun boyları, kaslı ve biraz erkeksi yapıları, oynadıkları maçlarda onlara kuşkusuz rakiplerine göre fiziksel bir üstünlük vermiş, çıkarması en zor toplara yetişmelerini sağlamıştır. Bu atletik yapı (filmde de gördüğümüz gibi) babalarının verdiği ‘açık alan’ taktiğiyle birleşince yenilmesi zor birer oyuncu haline gelmişlerdir.

Ancak bu bölümde asıl ilgimizi çeken şey babanın kızları için uyguladığı bir anlamda ‘kariyer planlaması’ oluyor. ‘Genç’ klasmanlarında şampiyonluklar kazanmasından sonra bile kızlarını uyarıyor, zafer sarhoşluğuna kapılmamalarını söylüyor. Hatta Williams kardeşler belli bir düzeye gelip, ailece daha iyi bir duruma gelince bile, onların popülaritesini kullanmaya çalışan sponsorlara, reklam tekliflerine, ünlü menajerlere çok yüksek para rakamlarını reddetmek pahasına sırtını dönüyor. Kızlarının parlayan diğer genç oyuncular gibi ‘reklam sistemine’ girip hasar görmelerini istemiyor. Bunun için belli bir süre kızlarının ‘gençler’ kategorisinde yarışmalarını önlüyor, onların ‘büyükler’ sahnesine çıkmaları için sadece teknik açıdan değil ‘ruhsal’ açıdan da hazır olmalarını bekliyor.

Ne yazık ki hikaye bu esnada ilk firesini veriyor: babanın bahsettiğimiz tutumu, özellikle Wiiliams kardeşlerin sonraki kariyerlerini düşündüğümüzde mantıklı gibi dursa da, Richard’ın bütün önemli koçların tekliflerine ‘kapıyı kapatan’, aksi, inatçı hatta zaman zaman gereksiz derecede ‘kapalı’ tutumu, onun ne derece doğru bir şey yaptığı konusunda bizi şüpheye düşürüyor. Kızları kendi kategorilerinde maç yapmak için yanıp tutuşurken, onların kariyerlerini ‘göreceli’ olarak frenleyen baba, tutarlı duruşundan taviz veriyor. Aklımızda ister istemez şöyle bir soru beliriyor: Acaba baba Richard kızlarının maçlarını bu kadar ‘askıya’ almasa, Williams’lar yine aynı derecede başarılı olmazlar mıydı?

Tenis maçlarının gücü eksik!

Yönetmen Green, ailenin içeride ve dışarıda yaşadığı duygusal çatışmalarda başarılı bir iş çıkarıyor ama olay tenis maçlarına gelince biraz zayıf kalıyor. Kastettiğimiz, filminde daha fazla tenis maçı göstermesi değil ama fiziksel olduğu kadar mental olarak da bu kadar yoğun, farklı tekniklerin çarpıştığı hatta bu tekniklerin oyuncuların kişiliklerine de sirayet ettiği bir oyun için bu kadar düz olmayan bir anlatımı tercih edebilirdi. Örneğin birkaç sene önce izlediğimiz Borg/McEnroe filmi bu açıdan çok daha iyi bir sınav veriyordu.

Sonuç olarak yönetmen Green belli açılardan ilginç, tenis dünyasına adeta ‘damga vurmuş’ iki sporcunun pek bilinmeyen geçmişini, geçtikleri çetrefilli yolları ve de en önemlisi bu başarının ‘kulisteki’ gizli kahramanını anlatan bir film çekmiş. Yönetmenlik açısından konusuna biraz çekimser dursa da izlenebilir bir yapım…

Yönetmen : Reinaldo Marcus Green

Senaryo : Zach Baylin

Görüntü Yönetmeni :

Kurgu : Pamela Martin

Müzik : Kris Bowers

Oyuncular : Will Smith, Saniyya Sidney, Jon Bernthal, Aunjanue Ellis, Liev Schreiber, Tony Goldwyn, Dylan McDermott, Susie Abromeit

ABD / Biyografi-Dram / 138 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here