“İnsanların her zaman para ödeyeceği  iki şey vardır; yemek ve seks! Yemek yapmakta iyi değilim” 

                                          Madame Claude 

Gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmış olan “Madame Claude” filminde, taşradan Paris’e uzanan dünyanın en ünlü fuhuş imparatoriçesi olma hikayesi anlatılıyor.

Bizdeki Matild Manukyan‘ın batı versiyonu yani. Yalnız, Manukyan Türkiye’de altı kez vergi rekortmeni olmuşken Madame Claude vergi kaçakçısı olma nedeniyle hapis yatmış. İkisi de on yıl arayla aynı dönemde yaşamış. Ancak filmi izledikten sonra Madame Claude’un daha uluslararası çapta iş yaptığını ve eskort kavramını hayata sokan ilk patroniçe olduğunu anlıyoruz.

Paris’in 300 km güneybatısında bulunan küçük bir şehir olan  Anvers’te 1923’te dünyaya gelen Fernande Grudet meslek hayatına geçtikten sonra Madame Claude adını alır. Film, kızlarından birinin doğum günü partisi ile açılıyor. O partide yeni bir kız daha bu ağa katılmak istiyor. Sidonie (Garance Marillier), iyi eğitim almış, dadılarla büyümüş Lyon gibi büyük bir kentte çocukluğu geçmiş güzel bir genç kızın böyle bir modern batakhanenin kapısına neden geldiği sorusu kafanızda merak uyandırsa da ilerleyen sahnelerde cevabı tiksintiyle öğreniyorsunuz. 

Zaman zaman anlatıcının araya girerek  biyografi haritasını çizmeye başlaması edebi bir tat oluşturuyor. Anlatıcı da bizzat kahramanın kendisidir;”Önemli biri olmak istedim hep, adımı seçtim önce, kesinlikle çok hırslıydım, hırslarıma uygun bir ad bir ad seçtim. “Madame Claude”

Filmin bundan sonraki bölümü fuhuş batağının görüntüleriyle doludur. Partiler, uyuşturucular, eğlenceler, fantaziler, mide bulandırıcı cinsellik sahneleri…

bunlar sahnenin önündekiler…

Perdenin arkasına geçtiğinizde oranın daha ürkütücü olduğunu görüyorsunuz. 

Erkekleri hezeyana sürükleyen bu et pazarının içine devlet girmeden olur mu!

Diplomatlara, elçilere, başkanlara, seyahat eden ünlü kişilere kızları gönderen Madame Claude yatakta edindikleri bilgileri onlardan  alarak Fransa gizli teşkilatına servis ediyor. Fransa’nın Almanya tarafından istila edildiği dönemde gizli ajanlık yapan Claude zaten bu ağı da ajanlık tecrübesinden sonra kuruyor. Bu seks şirketi içinde polisinden, mekan sahibine; CİA gibi gizli istihbarat örgütlerinden dış ilişkiler bakanlığına kadar  her türlü güç  örgütleri mevcut.

 Müşterileri arasında kimler yoktur ki; Amerikan Başkanı John F Kennedy, Marlon Brando, İran Şahı, Salvador Dali, filmde adı geçmiyor ama Libya Lideri Kaddafi

Kennedy, Madame Claude’dan Jacquelin  Onassis’e benzeyen, ondan daha ateşli birini istemiş. Gülmedim dersem yalan söylemiş olurum. Claude, Onnassis’in ateş ölçüsü bilirmiş gibi…

Yönetmenliğini, yapımcılığını ve senaristliğini Fransız kadın yönetmen Sylvie Verheyde’ ın yaptığı filmin ilk yarısı beden çıplaklığı ile geçerken ikinci yarısında artık ruhlar soyunmaya başlar. Ruhların çıplaklığı ise zevk değil acı vericidir. Başta genelev patroniçesi  Fernande Grudet olmak üzere; Sidonie, yine kızlardan Virginie hikayelerinin ardında yatan gerçekler kişiliklerinde derin yaralar açtığına tanık oluyoruz. Patroniçe güç ve hırs uğruna oturacağı  genelev masası için ruhunu öldürmüştür. Alabildiğine sert görünen, tam bir otoriter olan Madame Claude masasına telefona bakmak için oturan Sidonie’ e “yerime geçecek kadar ölü değilsin, ruhun ölmemiş yani, hala hayat dolusun” der. Claude ne kadar istese de kendi öz kızına ve annesine  sevgi ve şefkat göstermez. O denli ruhu kurumuştur. Sidonie dersen yedi yaşından beri dış ilişkilerin önemli bir mensubu olan babasının tacizine uğramıştır, ondan hem iğrenmektedir hem de öç almak istemektedir. Diğer kızlar da mesleklerini icra ettiği anlarda gözlerinden süzülen gözyaşları ile gizemli hikayelerini anlatırlar…

Fernande Grudet’i canlandıran  Karole Rocher başarılı bir oyunculuk sergiliyor, keza Garance Marillier de genç olmasına rağmen iyi oynuyor. Polis teşkilatından Pierre Deladonchamps ise Fransa’da popüler olan bir oyuncu, şovlardan dizilere kadar her yerde kendi gösteren bir yetenek. 

Bu erkek egemen dünyada onlara kadınları pazarlayan kişinin yine bir kadın olması ironi ama kızlara sahiplenmesi, sert olsa da kendi kızına değil ama onlara annelik etmesi; kızların da onun koltuğuna sığınması “patronun bir erkek olmaktansa  kadın olması daha iyi” duygusunu doğuruyor. 

Bu filmin bana düşündürdüğü iki şey oldu:

Aşk ve sevgi içeren cinsellikte güzellik vardır, onun dışındaki cinsellik çirkinliktir.

İrademiz  ve aklımız  bizi hayvanlardan ayıran en önemli  özellik, içgüdülere göre hareket etseydik dünya bugünkü şeklini almazdı. Penisleri akıllarında olan erkeklerin sapıklık derecesindeki eğilimleri insanlıktan çıkma halidir. İnsan oğlu iradesi ile birçok şeyin üstesinden gelmişken  neden bu durumun üstesinden hala gelememiştir bu da en büyük soru işareti olarak duruyor…

Filmde bütün o pislik dünyasına şahit olurken  televizyonda bir reklam yayınlanıyor:Comet, çok amaçlı çamaşır tozu, pırıl pırıl yapar

Pırıl pırıl bir dünya özlemi çok mu uzakta…

Zamanın o güzelim Fransız şarkılarıyla güzelleştirelim dünyayı yine. Filmin sonunda çalan şarkıyla…

L’amour comme c’est les bateaux

Vu d’un peu loin c’est toujours beau 

(Aşk gemiler gibidir/ uzaktan bakıldığında her zaman güzel olan)

Yönetmen / Senaryo : Sylvie Verheyde

Görüntü Yönetmeni : Léo Hinstin

Kurgu : Christel Dewynter

Oyuncular : Karole Rocher, Roschdy Zem, Garance Marillier, Pierre Deladonchamps, Annabelle Belmondo, Hafsia Herzi, Joséphine de La Baume, Mylène Jampanoï

ABD / Biyografi-Suç-Dram / 112 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here