2019 Venedik Kuir Aslan Ödülü : “El Principe / Prens”

Şili sinemasında Sanat Yönetmeni ve Yapım Tasarımcısı olarak ülkenin en önemli yaratıcı yönetmenleriyle yıllarca birlikte çalışmış olan Sebastián Muñoz, Şili sinemasının en ünlü sanat yönetmenlerinden biri. Mario Cruz’un 1970’li yılların başlarında, Allende’nin iktidara gelmesinin arifesinde bir Şili hapishanesinin sert ortamında geçen, edebiyat çevrelerinde pek de bilinmeyen “ucuz roman”ını 8-9 yıl önce keşfettiğinde, cinsiyetin ötesinde şefkat peşinde koşan kilit altındaki erkekler hakkındaki öyküyü, kendi cinsel kimliğine de yakın bularak çekmeye karar vermiş. İmkânları yenilerde elverdiği için, senaryosuna da katılarak yönettiği ilk uzun metrajı “El Principe / Prens”i ancak 2019’da sinemaya aktarabilmiş.

Sebastián Muñoz, filmin dünya prömiyeri öncesi Variety’ye yaptığı açıklamada, filmin ana temasını insanların sevme ve sevilme ihtiyacının şekillendirdiğini, erkeklerin birbirlerinden başka kimselerinin olmadığı hapishane ortamının bu gerçeğe ışık tutmak için kendisine gerekli alanı açtığını ifade etmiş.

Prens”, hapishane filmlerinin öngörülebilir anlatımı tarzından farklı olarak, cezaevi yaşamının sert ve vahşi koşullarının karşısına, mahkûmlar arasındaki yoğun duygusal ilişkileri oturtur. İlginç bir çelişkiyle, eşcinselliğin toplumun her kesiminde reddedildiği bir dönemde geçen öyküsünü, özgür cinselliğin ve aşkın öne çıktığı yarı düşsel bir atmosferde anlatır. Bu açıdan duygusal tematiğiyle Jean Genet’nin “Un Chant d’amour / Bir Şarkısı” ile, eşcinselliğin yaşamın bir parçası olduğu bir ortamı yansıtmasıyla da “Fassbinder”in “Özgürlüğün Zorbalık Hakkı” ya da Genet uyarlaması “Querelle”iyle akrabalığı olan bir çalışmadır. Bu “akrabalık” ifadesi sizleri yanıltmasın.

Claudia Gallardo’nun olağanüstü yapım tasarımının desteğiyle yaratılmış olan bu sözünü ettiğim düşsel atmosfer, hapishane ortamında (eş)cinsellik boyutunun neredeyse doğal karşılanmasıyla ilgilidir. Yoksa Sebastián Muñoz, hapishanenin vahşi, acımasız ve klostrofobik ortamındaki aşk, ölüm, zevk ve acı arasında gidip gelen cesur ve cinsel açıdan epey cüretkâr öyküsünü son derece sert anlar da içeren gerçekçi bir biçemde anlatır. Gardiyanlar olabildiğince gaddardırlar, tutuklularsa hayatta kalabilmek ya da insafsız hiyerarşide kendilerine güvenceli bir yer edinebilmek için bağışlanamaz şeyler yaparlar. Giderek beklenmedik bir şefkat ve sevginin birbirine bağlayacağı iki başkişisinin aşk-nefret ilişkisi bile bir ırza geçmeyle başlar. Öyküsünü kimseyi yargılamadan, herhangi bir ahlak dersi vermeye kalkışmadan anlatan Muñoz, şiddetle tutkunun iç içe yaşandığı bu haşin dünyada beklenmedik sevecenlik anları yakalamayı da başarır.

Filmin öyküsünü kısaca özetlersek “Prens”, yirmili yaşlarının başında, yakışıklı, kendini beğenmiş, şiddete yatkın Jaime’nin (Juan Carlos Maldonado) kontrolünü kaybederek, tutkuyla bağlı olduğu yakın arkadaşı Gipsy’i bıçakladığı bir gecenin sonunda kendini hapishanede bulmasıyla başlar. Muñoz, Jaime’nin cezaevi yaşamına uyum sağlama sürecine odaklanırken, genç adamın dış dünyanın müthiş homofobik toplumunda, kendine bile itiraf edemediği dürtülerini kızgınlıkla bastırarak “normal” bir cinsellik yaşadığı geçmişini ve işlediği cinayetin altında yatan gizli nedenleri araya sıkıştırdığı flasbacklerle açığa çıkarır. Bu süreçte, çelişkili bir ironiyle, fiziksel özgürlüğünün kısıtlandığı bu dünya Jaime’nin cinsel özgürlüğüne beklenmedik bir kapı açar.

Hapishanede Jaime, dışardakinden çok farklı kanunları olan beklenmedik bir dünya ile karşılaşır. Kendisini soktukları koğuş, iki yataklı bir ranzayı dört kişinin paylaştığı büyücek bir hücredir. Ne yatacak ne de oturacak yeri olmayan genç adam, koğuşun yöneticisi olarak görünen yaşlıca mahkûm El Potro /Aygır lakaplı Ricardo’nun (Alfredo Castro) himayesini kabullenmek zorunda kalır. Yaşlı ve güçlü eski mahkûmların yeni gelen gençlerden, korunma ve güvenlik bedeli olarak kayıtsız şartsız sadakat, boyun eğme ve tabii ki seks istedikleri, bu zorbalığa ve şiddete yatkın ortam, aynı zamanda bir ana rahmi gibi içinde yaşayanlara güvence ve koruma sağlayan bir mekândır. Aygır ile, en az onun kadar baskıcı, manipülatif ve zorba Jaime arasında kontrol ve çıkar amaçlı bir ilişki gelişir. Tüm güçlü görünümüne karşın derinlerinde sevilmeye müthiş özlem duyan El Potro bir şekilde Jaime’nin narsisist beğenilme ve arzulanma ihtiyacını karşıladığından, beraberlik bir savaşım gibi görünse de giderek, mahcup yakınlaşmaların ve hasret duygularının açığa çıktığı duygusal bir ilişkiye dönüşür.

İronik bir çelişki olarak, özgürlüğün olabildiğince kısıtlandığı bu ortamda Jaime, dış dünyanın baskı ve kısıtlamalarından sıyrılarak hem cinsel hem kişisel özgürlüğe ulaşır. Ricardo’nun eski sevgilisinin ona biraz da aşağılayarak “prens” lakabı, liderliğe yatkın Jaime’nin hapishanenin güç dinamiklerini kısa zamanda çözümlemeyi başararak hiyeraraşide yükselmeye başlamasıyla hak edilmiş bir tanımlamaya dönüşür.

Sebastián Muñoz, 1970’lerin tutucu ve muhafazakâr toplumunda baskılanan bir adamın özgürleşmesinin ve cinsel kimliğini en beklenmedik yerde bulmasının öyküsünü anlatırken şiddet ve vahşetin en uçlarına kadar gitmekten çekinmez. Bu aşırı şiddet, sadece tutkuluların birbirleriyle ya da sadist ruhlu gardiyanlarla olan çatışmalarında açığa çıkmaz. Hapishane yaşamının bir diğer önemli öğesi olarak aktarılan, kimi zaman eşcinsel pornoya yakın durmaktan çekinmeyen seks sahneleri de hayvansı ve sevgisiz birer güç gösterisi olarak aktarılır.

Önemli karakterlerinin kesinlikle eşcinsel olmayan oyuncular tarafından yorumlanmasında kararlı olan Muñoz, tüm oyuncularını tek tek seçmiş. En büyük şansı, ülkesinin ünlü bir tiyatrocusu ve tiyatro eğitmeniyken kırkından sonra sinemaya geçerek olağanüstü bir ulusal ve uluslararası kariyer yapmış olan, sinema yolculuğu boyunca her dem genç ve yetenekli yönetmenleri destekleyerek onlarla çalışmış olan büyük oyuncu Alfredo Castro’nun El Potro rolünü üstlenmiş olması. Castro, devamlı güçlüyü oynayan Ricardo’nun tüm sertliğini altında yatan kırılganlığını ve duygusallığını sadece bakışlarında bir yumuşama ya da bir yarım gülümseme ile ustalıkla aktarır.

Ailesinin tüm çekincelerine karşın Jaime’yi canlandırmayı kabul eden Juan Carlos Maldonado da Castro’nun karşısında “prens”i hiç ezilmeden, başarıyla yorumlar. Gerek tutukevindeki, gerek dış dünyadaki içsel çelişkilerini, karakterinin narsisist boyutunu rahatlıkla yansıtırken, El Porto ile aslında babasıyla hiçbir zaman gerçekleşmemiş sevgi ve şefkat ilişkisini yaşadığını minimal bir oyunculukla etkileyici biçimde hissettirir. Bu tür bir görsellikten rahatsız olabilecekleri uyarmak amacıyla, Muñoz’un filmin gerçekliğinin en önemli öğesi olarak gördüğü cinselliği en açık şekliyle sahneleyebilmek amacıyla, sevişme sahnelerini aşırı gerçekçi yansıttığını da belirtmek gerek.

Sonuç olarak “Prens”, hapishane draması sınırlarının ötesine geçerek, kimlik ve ait olma konularına eğilen karmaşık ve erotik bir aşk hikâyesi. İKSV Film Şubat seçkisinde 04 Mart Perşembe 21.00’e kadar izlenebilir.

Yönetmen : Sebastián Muñoz

Senaryo : Luis Barrales, Sebastián Muñoz

Görüntü Yönetmeni : Enrique Stindt

Kurgu : Danielle Fillios

Müzik : Ángela Acuña

Oyuncular : Juan Carlos Maldonado , Alfredo Castro, Gastón Pauls, Paola Volpato, Sebastián Ayala, Catalina Martin, Paula Zúñiga, José Antonio Raffo, Lux Pascal

Arjantin-Şile-Belçika / Dram / 96 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here