Manderley’in eski gizemi yok!

Rebecca’, hatırlanacağı üzere efsanevi yönetmen Alfred Hitchcock’un 1940’lı yıllarda çektiği en önemli filmlerinden biriydi. Kariyerini henüz tamamen Hollywood’a nakletmemiş Hitchcock’un, dönemin iki yıldız oyuncusuyla (Laurence Olivier ve Joan Fontaine) çektiği bu film büyük bir başarı kazandı, en iyi film dahil birçok dalda Oscar ödülünü kucakladı (bu arada ne yazık ki Hitchcock’un tam altı defa en iyi yönetmen Oscar’ına aday olup asla alamadığını ekleyelim) ve zamanla tabii ki bir klasik haline geldi.

Netflix kanalında yayınlanan bu ‘yeni’ ‘Rebecca’ filminin bu klasik yapımın bir ‘remake’i olduğunu ve orijinalini nerdeyse harfiyen takip ettiğini göz önüne alırsak iki film arasında karşılaştırma yapmamız kaçınılmaz oluyor.

Aslında bu ‘yeni’ Rebecca’, ciddi bir hasar almayıp eski filmlerin diğer ‘remake’leri arasında sivrilmeyi başarıyor. Çünkü ne ‘Diabolique/Şeytani’ filmi gibi çıkış noktasını orijinal yapımdan alıp ardından daha da şaşırtmak amacıyla ‘uydurma’ bir final kullanıyor, ne de yine Hitchcock’un başyapıtı ‘Sapık’ filminin ‘remake’inde olduğu gibi, orijinalini kamera hareketlerine ( o dönem için yeni, şimdi için eski!) kadar izleyip basit bir ‘kopya’ film haline dönüşüyor.

Bütün bunlara rağmen bu ‘modernize’ edilmiş ‘Rebecca’ sıkılmadan izlense de ünlü yönetmenin klasiğine yaklaşmak bir yana dursun, yarısı kadar bile etkilemiyor.

Hatırlanacağı üzere bu filmde de genç ve güzel bir kadın, sosyetik ve zengin Madame Van Hooper’ın himayesinde ve hizmetinde çalışmaktadır. Van Hooper’un lüks yolculuk ve tatil duraklarından biri olan Montenegro’da aristokrat ve zengin bir adamla, Maxime DeWinter’le tanışır ve zamanla aralarında bir aşk başlar. Maxime DeWinter, tam Van Hooper’la ülkeyi terk edecekken, ona evlilik teklif eder ve beraber DeWinter ailesinin malikanesi Manderley’e giderler. Ancak DeWinter’in esrarengiz bir şekilde ölmüş eski karısı ‘Rebecca’yla ilgili bir sırrı ve travması vardır. Üstelik Manderley’in baş kahyası Bayan Danvers da bu genç kadının ‘yeni hayatına’ alışmasına izin vermeyecektir.

Manderley ve yaşattıkları…

Rebecca’ film(ler)inin ‘kalbini’, kuşkusuz hikayenin asıl mekanı Manderley malikanesi ve taşıdığı esrarengiz hava oluşturur. ‘Remake’inde, bu mekana gelene kadar genç kadın ve DeWinter’in geçirdikleri ‘hoşça zaman’ biraz tatil turu reklamı gibi kokuyor. Bu ‘naif’ anlatım ne biraz ‘acele’ gelen evlilik teklifinin altını dolduruyor ne de DeWinter’ın içinde taşıdığı ‘travmayla’ uyuşuyor.

Manderley mekanına gelirsek… Bu filmde de Malikane görkemli, devasa ve bir hizmetçi ‘ordusuyla’ yürütülen bir mekan ama orijinal filmde gözümüze çarpan ‘tekinsiz’ ve ‘insanı diken üstünde tutan ‘ hava nadiren hissediliyor. Malikenin üzerinde süzülen bir ‘ölmüş kadın’ tehdidinden ziyade ‘devasa’ bir mekanın yürütülmesiyle mücadele eden bir kadının hikayesini izliyoruz. Orijinal filmde, bir yemek masasında tesadüfen deniz veya gemiden ( Rebecca’nın esrarengiz ölümüyle bağlantılı) bile bahsedildiğinde ‘buz gibi’ bir hava esiyor, yüzler asılıyor ve kazara ne kadar ‘hassas’ bir noktaya değinildiğini anlıyorduk. Bu filmde ise bu tabu, ‘değinilmesi bile kesinlikle yasak’ konu yine DeWinter’in hiç hoşuna gitmese de sadece ‘tatsız’ bir sohbetmiş gibi geçiştiriliyor, hatta açıklama isteyen kadına bile çok sert cevaplar gelmiyor.

Bayan Danvers haddini aşıyor!

Filmin bir diğer önemli karakteri, baş kahya Bayan Danvers bu ‘remake’de de soğuk, sert, duygusuz, işine son derece sadık, evin ‘eski hanımı’ Rebecca’ya bağlı olan ve bu ‘yeni hanımı’ eve (ve aileye) hiç yakıştırmayan bir kadın… Kendini nerdeyse ailenin bir ferdi gibi gören Bayan Danvers, orijinal filmde yeni DeWinter hanıma hep mesafeli ve soğuk, kendi evinde de misafirmiş gibi davranıyordu. Genç kadın ona ne kadar sıcak davranırsa o, o derece uzak duruyor, ne kadar masumane konuşursa o derece ‘suçlayıcı’ oluyordu. Aralarındaki ilişki derinleştikçe ve ‘açılmaması gereken’ kapılar açıldıkça Bayan Danvers’ın eski hanımına nerdeyse saplantılı bir sevgi ve ölçüsüz bir hayranlıkla bağlı olduğunu, neden bu genç kadına bu kadar düşmanca davrandığını anlıyorduk. Ancak bütün bunlara rağmen Bayan Danvers bazı sınırları aşmıyordu! Sonuç olarak malikanede son söz hakkının Maxime DeWinter ve dolayısıyla yeni eşine ait olduğunu, kendisinin düşüncesinin ikinci derece önemli olduğunu hissettiriyordu. Başka bir deyişle ‘yerini’ biliyor, her şeye rağmen ona göre davranıyordu.

Bu filmde de, iki kadın arasındaki ilişki benzer şekilde başlıyor ancak film ilerledikçe Bayan Danvers’ın genç kadına davranışları sadece soğuk değil nerdeyse ‘tacizkar’ bir hale dönüşüyor. Ona karşı kötü düşüncelerini açıkça dile getiriyor, kendisinin bu aileden ne kadar farklı olduğunu bazen ‘saygısızca’ sayılacak sözlerle belirtiyor. Sanki bu filmin yönetmeni Danvers’ı daha ‘dominant’ bir karaktere çevirmeye çalışıp, onun geçmemesi gereken sınırları unutmuş!

Final dokunuş…

Bu ‘yeni’ Rebecca’nın orijinaliyle nerdeyse tam olarak aynı olduğundan bahsettik. Bu hem kurulan karakterlerde hem de olay örgüsünde açıkça görülüyor. Ancak sanki bu ‘remake’i yaratanlar yine kendilerini bir noktada tutamamışlar ve benzerlerinde olduğu kadar senaryoya yeni bir yön verecek ölçüde olmasa da, final sekansının sonuna bir dokunuş ve yeni bir son sahne eklemişler. Bizce bu son dokunuş gereksiz, bu son sahne ise alakasız…

Filmin sanat yönetmenliği departmanında bir sorun yok gibi duruyor. Orijinalinin 40’lı yıllarda geçtiğini düşünürsek, bu film de hem kostümler hem de dekorlar açısından dönemi başarıyla yansıtıyor. Her ne kadar arada dediğimiz gibi biraz reklam filmi gibi koksa da… Bir de son olarak oyunculuklara değinecek olursak bütün çabalarına rağmen ne Lilly James, Joan Fontaine’in eşsiz zarafetine, ne de Armie Hammer, Laurence Olivier’nin karizmatik asil duruşuna yanaşabiliyor. Hatta Hammer önemli bir aristokrattan daha çok borsadan zengin olmuş, bir genç iş adamına benziyor.

Kısaca iki oyuncu da kötü performanslar sergilemiyorlar ama eski filmdeki oyuncuların arasındaki kimyayı arıyoruz.

Sonuç olarak bu ‘Rebecca’, Hitchcock’un filmiyle karşılaştırırsak oldukça zayıf kalan, ancak ilk filmi görmemiş veya ( mümkün mü!) unutmuş olanların belli bir tat alabileceği, eli yüzü düzgün, izlenebilir bir korku/gerilim filmi… Daha fazlası değil!

Yönetmen : Ben Wheatley

Senaryo : Jane Goldman, Joe Shrapnel, Anna Waterhouse

Görüntü Yönetmeni : Laurie Roze

Müzik : Clint Mansell

Oyuncular : Lily James, Armie Hammer, Kristin Scott Thomas, Keeley Hawes, Ann Dowd, Sam Riley, Mark Lewis Jones, Tom Goodman-Hill

ABD / Gerilim-Dram-Romantik / 122 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here