Ne sürek ne av…

Korku/gerilim türlerinin sıklıkla kullandıkları yöntemler nelerdir?” sorusuna çeşitli cevaplar verilebilir, ancak herhalde psikopat bir karakter etrafında, kurban-avcı hikayesi benzeri bir kovalamaca ilk akla gelenlerden olmalı. Bu hafta gösterime giren Carl Ellsworth’un senaryosunu yazıp, Derrick Borte’nin yönettiği “Dengesiz/Unhinged” filmi de benzer bir temadan hareket etmekte. Tabi ki en büyük kozu oscarlı büyük oyuncu Russel Crowe’ı bünyesine katmasında.

82 dakikalık görece kısa sayılabilecek film, öncelikle mega şehrin hengamesi ile başlıyor. Dış sesle birlikte, belgesel gibi bir sunumla, İstanbul benzeri korkunç bir trafiğin nedeni olan o duyarsız insan fazlalığının katlanarak artmasının şehir kültürünü ve hoşgörüsünü yok ettiği gibi sosyolojik bazı tespitler sunuluyor. Ancak ondan öncesi de var. Tüm bu sözlerin küçük ölçekli bir teyidi olarak Crowe’ın canlandırdığı karakterin bir eve girerek, seyirciye ayrıntı sunulmaksızın yaşlı karı kocayı öldürüp evi yakması ile başlıyor film. Sonrasında ana karakterlerden Rachel’in (Caren Pistorius) avukatının telefonu ile uyandığı, işine geç kaldığı sahneler geliyor. Rachel’i tanıdığımızda, boşandığı eşi ile kısmi sorunları olan, kardeşi ve oğlu ile birlikte aynı çatıda kalan, fedakar bir anne ve abla profilini görüyoruz. Oğlu Kyle’ı (Gabriel Bateman) okula, çok eski bir araba ile götürecektir her zaman ki gibi o gün de. Okula da çoğu kez olduğu üzere, trafik sıkışıklığından dolayı yine geç kalmışlardır. Bunu Kyle’ın okuldan devamlı cezalandırıldığına dair annesine aktardığı sözlerinden anlıyoruz. Yine berbat bir trafiğin tam ortasındadırlar ve yan yollara sapınca da psikopat karakter ile karşılaşırlar.

Kendisine yol vermeyen adama kızan Rachel’in uzun uzun kornaya basması, psikopat karakter için ölümcül bir takibin nedeni olabilmektedir. Bu aşamadan sonra filmin hızlı, aksiyon yapısı ile sürekli takiplerle devam eden bir yapıya büründüğünü görüyoruz. Çocuğunu geç de olsa okula bıraktıktan sonra girdiği benzin istasyonunda takip edildiğini anlayan Rachel, istasyonda bulunan bir gençten yardım istemek durumunda kalır. Ancak bu genç de dengesiz karakterin gazabına uğrar ve araçla ezilir. Sonrasında bir şekilde Rachel’in nasıl olduğu bilinmeyen telefonunu ele geçiren adam, Rachel’in tüm çevresini kontrolü altına almaya başlar. Rachel ile sabah görüşmek için sözleşen avukat Andy (Jimni Simpson) ile kendisi buluşur ve onu herkesin gözü önünde öldürür. Sonrasında Rachel’in kardeşini bulur. Burada dengesiz karakterin Rachel’e “şimdi kimi öldürmesini istediği” şeklinde sorular sorması, Rachel’in de kendisini işten kovan Deborah’ın ismini vermesi gibi korkunun kirlenmeyi de getirdiği şeklindeki yan mesajın da verilmeye çalışıldığını görüyoruz filmde. İçi Doldurulmayan Dengesiz Bir Sunum…

Filmin belgeselvari açılış sahnesinde, insanların umursamazlıklarının, hareket halindeki geniş nüfus popülasyonunun her an patlamaya hazır bir kitle doğurduğu, alt metin olarak sunulmuştu ve aynı zamanda Andy’in cafe içerisinde herkesin gözü önünde işkence edilerek öldürülmesi esnasında kimsenin hadiseye müdahil olmaması, hatta cep telefonu ile olan biteni pornografik bir hazla çekmeye gayret etmeleri, bu mesajın yerine ulaşması için sunulmaktaydı. Ancak çok da beyhude bir çaba olarak kabul etmek lazım tüm bunları. Çünkü filmin kör gözün parmağına verdiği mesajların, gerek sunulma biçimi, gerekse mantıksal hatalar zinciri filmi ne inandırıcı kılıyor, ne de sinema anlatımı bakımından bize yeni bir şeyler sunuyor.

Rachel’in çaresizlikleri, polise gitmemesi ve Caren Pistorius’un inandırıcılıktan uzak kompozisyonu filmin başarısızlığının temel etmenleri arasında. Crowe’ın canlandırdığı sağlıksız kişiliğin, korkunç trafik akışında her defasında Rachel’e nasıl ulaştığı, nasıl olay yerini elini kolunu sallayarak kolaylıkla terk ettiği ve bu psikopatik davranışlarının nedeninin bu kısa süreli filmde hiçbir şekilde altı doldurularak verilmemesi de devamla, filmi başarısız kılmakta.

Filmin başta da belirttiğim gibi tek kozu, oscarlı bir oyuncunun ismi ile ortaya çıkması. Gerçekten de Crowe, alışkın olmadığımız bir karaktere bürünerek ekrana çıkıyor. Tıpkı seri katil Aileen Wuornos’u inanılmaz bir fiziki değişim ile ekrana taşıyan Charlize Theron gibi, Crowe da kilolu yeni hali, dev cüssesi ve farklı bir ses tonu ile başkalaşmış muhakkak. Ancak 2003 tarihli “Cani” filmi, Theron’a oscar kazandırmayı hak ettirecek yalın ve estetik bir anlatıma sahipti. Anti-kahraman sunumu, sinema ölçütlerine uygun veriliyordu orada. Ancak “Dengesiz” filmi, dengesiz, ayarsız bir anlatımı, seyir tahammülüne imkan vermeyen saçmalıklarıyla, türünün kötü örneklerinden biri olarak anılacak, belki de hiç hatırlanmayacak.

Biz de Crowe’ın, “Gladyatör”, “Akıl Oyunları”, “Robin Hood”, “Sefiller” gibi değerli sinema geçmişinde böyle kötü bir filminin olmasını bir istisna hali olarak kabul edeceğiz bir bakıma…

_DSC8418 copy.ARW

Yönetmen : Derrick Borte

Senaryo : Carl Ellsworth

Görüntü Yönetmeni : Brendan Galvin

Müzik : David Buckley

Oyuncular : Russell Crowe, Caren Pistorius, Gabriel Bateman, Jimmi Simpson, Austin P. MzKenzie, Lucy Faust, Anne Leighton, Stephen Louis Grush

ABD / Gerilim-Aksiyon / 82 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here