Şafaktan Önce

İzleyiciyi sarsan, nefes alan, kanlı canlı bir dram…

Yaşanmış bir hikayeden veya otobiyografik bir kitaptan uyarlanmış filmler, genelde proje ve hazırlık aşamasında heyecan verici dursa da sonuç beklentilerin altında hatta bazen tam bir başarısızlık olabilir. Bunun nedenleri arasında romanın beyaz perdeye uyarlanmaya elverişsiz olması, yanlış oyuncu ve yönetmen seçimi, asıl hikayeyi daha fazla izleyici çekmek amacıyla değiştirme gibi birçok etken sayılabilir.

Bu hafta sinema salonlarımıza uğrayan ‘Şafaktan önce’, değindiğimiz hiçbir tuzağa düşmeyen, üstelik duygu sömürüsü ve şematik anlatıma maruz kalabilecek bir alan ve konuya sahipken, yönetmenin sıra dışı bakış açısı ve gerçekçi dokusuyla türünün parlak örnekleri arasında kendisine rahatça yer bulabilecek bir yapım…

Bir süredir Tayland’da yaşayan İngiliz boksör Billy Moore, sokak dövüşleriyle para kazanan, eroin satan ve kullanan, tamamen başıboş ve amaçsız bir hayat süren genç bir adamdır. Bir gün evinde Tayland polisinin baskına uğrar ve elinde bulundurduğu yasa dışı şeyler ( silah, uyuşturucu maddeler..) yüzünden, Tayland’daki bir hapishaneye gönderilir. Çok sert ve acımasız kurallarla yönetilen bu hapishanede Moore, hem bu ortamda kendine yer bulmaya çalışacak, hem de en iyi yaptığı şeyi yani boksu kullanarak buradan bir çıkış yolu arayacaktır…

Hapishaneye tıkılan değil, salınan bir insan…

Büyük çoğunluğu hapishanede geçen başarılı filmlerde ( Shawshank Redemption/1994, A Prophet/2009) başkarakter, tamamen yabancısı olduğu bu tehlikeli ortama konulduğunda, doğal olarak başta kendini korumaya sonrasında ise buradaki işleyişi ve hiyerarşiyi anlamaya çalışır. Azılı suçluları barındıran bir çok hapishanede etnik kökeni değişik olan çeteler, sakınılması gereken en tehlikeli mahkumlar, hapishane personeli ile iyi geçinen (yani para sızdıran!) gruplar ve mahkumlar arasında pek aksamayan bir hiyerarşi ilişkisi vardır.

Şafaktan önce’de ise Billy Moore’un böyle bir süreçten geçmeye vakti olmuyor çünkü kendini yabancı bir dilin konuşulduğu ve kendisi dışında neredeyse herkesin Tayland’lı olduğu sert bir ortama düşmüş buluyor. Seyirci olarak Moore’un güçlü fiziği ve boksör geçmişi sayesinde hapishanede kendisine pek bulaşılamayacağını beklerken durum tam tersi bir şekilde cereyan ediyor. Moore, diğer mahkumlar tarafından ciddiye alınmıyor, itilip kakılıyor, alay konusu oluyor ve hatta birçok defa hırpalanıyor.

 

Dışarıda kendine yardım edecek kimsesi olmayan ve halen bağımlısı olduğu maddelerin yokluğunu çeken Moore ne kadar kendini kenara çekmeye, mümkün olduğu kadar göze batmamaya çalışsa da, hapishanedeki diğer mahkumların saldırganlığı, acımasızlığı ve çıkarcılığı buna pek izin vermiyor. Başkarakter bu hapishanede aslında kanunun pek işlemediğini daha doğrusu işler gözüktüğünü ancak asıl gücün bundan bir paralel iktidar devşiren mahkumlar tarafından elde tutulduğunu anlıyor.

Filmde Moore’un içinde bulunduğu hapishanenin de belki o ülke içinde değil ama genel olarak hapishanelerle kıyaslandığında inanılmaz sert ve katı olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Mahkumlar 30-40 kişilik koğuşlarda, yerde, pislik içinde, yan yana yatıyorlar, hapishanede (güya!) yasak olan sigara içmek, dövme yaptırmak ve kumar oynamak gibi şeyler gırla yapılıyor ve bu ortamda en çok yapılan şey zayıf veya yabancı birini hırpalamak, aşağılamak, ezmek oluyor.

Başkarakterin ayağa kalkışı…

Yönetmen Jean-Stéphane Sauvaire’in değişik bakış açısı bizce ciddi anlamda, başkarakterin hapishane ortamına alışma (daha doğrusu alışamama) sürecinde gözümüze çarpıyor. Bu türdeki birçok filmde başkarakterin neredeyse filmin ilk yarısı boyunca, bulunduğu boğucu ortamda bir düzen kuramaması, küçük de olsa belli bir ‘konuma’ yükselememesi ve ciddi bir karakter değişimi yaşamaması aslında bir zayıflık gibi görünebilir. Seyirci olarak başkarakterde bir ilerleme ve bir gelişme görmek isteriz, bir yerinde sayma durumu değil. Moore karakteri ise uzunca bir süre, en azından boksörler koğuşuna transfer olana kadar pek bir değişim geçirmiyor. Yine çoğu zaman diğer mahkumlar tarafından itilip kakılıyor, bulamadığı uyuşturucu yüzünden krizler geçiriyor ve sadece kendi köşesinde pek kimseye bulaşmamaya çalışıyor.

Ancak diğer filmlerde bir tökezleme olarak görebilecek bu yerinde saymayı bizce yönetmen bir avantaja çeviriyor ve bunu seyirciyi tam anlamıyla başkarakterin seviyesine indirmek için, olayları tamamen Moore’un bakış açısıyla görmemiz için kullanıyor. Aynı şekilde filmin ilk bölümündeki bolca duyduğumuz Tayca konuşmayı (altyazılı olarak bize verilmiyor) başkarakter gibi anlamamamız, onun gibi kendimizi yalnız kalmış, terkedilmiş ve çaresiz bir durumda hissetmemizi sağlıyor.

Sonuç olarak başkarakterin filmin ilk yarısındaki değişim yavaşlığı tam olarak bir yönetmen tercihi, yetersizliği değil…

Dövüşmek her zaman güzel değildir…

Gözümüze çarpan bir başka ilginç nokta, yönetmen Sauvaire’in boks sahnelerini seyirciye nakletme şekli… Moore’un gerek filmin başındaki sokak dövüşü sahneleri gerekse daha sonra hapishanede yaptığı kickboks müsabakaları hiçbir şekilde imrendiren, yücelten ya da estetize eden bir şekilde anlatılmış gibi durmuyor. Sık sık yakın çekilmiş planlarla ve hareketli bir kamerayla Moore’un vücudundaki yaraları, lekeleri ve terlemiş uzuvlarını görüyoruz. Sanki başkarakter kendi vücudunu bir et yığını gibi kullanıyor. Moore’un önceleri para, daha sonra hapishaneden (erken) kurtulmak için yaptığı bu spor, bir şekilde onun kendini azar azar tüketişinin bir parçası olduğu izlenimini veriyor. Seyirci olarak hiçbir zaman bir ‘Rocky’nin efsanevi maçlarını izliyormuş hissine kapılmıyoruz aksine Moore’un bu durumuna üzülüyoruz.

Filmin ikinci yarısında ise başkarakter beklediğimiz ayağa kalkışı yaşıyor. Mahkumlar tarafından çok iyi karşılanmasa da, daha fazla saygı görmeye başlıyor, boks yeteneği fark edilince hapishane müdürü tarafından koşulların çok daha iyi olduğu dövüşçüler koğuşuna naklediliyor ve hatta burada antrenörüyle bir arkadaşlık bağı, transseksüel bir mahkum ile de bir romantik bağ kuruyor. Kısaca çok zorluklar çektikten sonra kendine bu ortamda bir yer bulmayı başarıyor. Fazla ayrıntıya girmeden (sürprizi bozmamak adına) değineceğimiz final yüzleşmesi ise bu değişimi taçlandırır nitelikte oluyor.

Şiddetli ve sert sahnelere dikkat!

Bu arada son olarak şunu da belirtmemizde yarar var: filmde bölüm bölüm çok sert, çok şiddetli ve çok rahatsız edici sahneler mevcut. Bu sekanslar tabii ki filmin gerçekçi ve sert havasına ciddi bir katkıda bulunuyor. Bunlar sadece saf şiddet göstermek için kullanılmış sahneler değil ancak filmde bolca dayak sahneleri, kan kusmalar ve hatta toplu bir eşcinsel tecavüz sahnesi var ki gerçekten izlemek için belli bir dayanma gücü gerekiyor. Şiddete karşı hassas sinemaseverleri bu konuda uyarmamızda yarar var!

Sonuç olarak ‘Şafaktan önce’ gerçekten etkileyici, kanlı canlı, derinden sarsan, üst düzey bir dram… Etkileyici bir hayat hikayesinin başarılı bir yönetmen tarafından yorumlanmasını gösteren sağlam bir yapım… Eğer değindiğimiz şiddete dayanma eşiğiniz oldukça yüksekse, sakın kaçırmayın deriz!

 

Yönetmen: Jean-Stéphane Sauvaire

Oyuncular: Joe Cole, Vithaya Pansringram, Panya Yimmumphai, Pornchanok Mabklang, Somluck Kamsing, Nicolas Shake…  Ülke : Fransa

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here