Şipşak Aile    /    Instant Family

Şipşak Aile” filminde başrolde oynayan ve Ellie karakterine hayat veren Rose Byrne‘ın filmografisinde çocuk özlemi içinde olan karakterleri sıklıkla ekranda görmeye başladık. Byrne geçen günlerde gösterime giren bir diğer filmi “Juliet, Naked” de de yine çocuk arzulayan orta yaş bir kadını canlandırmıştı. Ülkemizde yine her nedense “Şipşak Aile” ismi tercih edilerek gösterime girecek “Instant Family” filminde Ellie (Rose Byrne) ile Pete (Mark Wahlberg), Kaliforniya’da yaşayan, evli ancak uzun süredir çocuk sahibi olamayan çifttirler. Bu durum kardeşlerinin dilinde alay konusu edilen ve canına tak eden Ellie’yi bu çıkmazdan kurtulmak amacıyla filmin başlarında laptop bilgisayarında koruyucu aileyle ilgili acentelik işi yapan bir siteye girerken görürüz. Eşi Pete odaya girdiği esnada ona izah ettiğinde, Pete bu durumu pek de hoş karşılamaz. Her zamanki gibi eline cips kutusunu alıp film izlemeye eşini davet eder, ancak Ellie kırılmıştır ve gelmez. Filmi tek başına izlemeyen Pete eşinin açık bıraktığı bilgisayardan çocukların o sevimli yüzlerini görür. Bunlar her yaştan, farklı cinsiyetten ve ırktan, ama hepsi de tüm çocuklar gibi güzeldirler. Ekranda çocukların fotoğrafları, adları ve yaşları salınırken, Pete’nin yüz hattından ve eşine olan bağlılığından eşinin akşam söylediklerine bigâne kalmayacağı anlaşılır.

İlerleyen aşamalarda koruyucu aile kurumuna birlikte başvururlar. Ancak önlerinde tamamlamaları gereken prosedür gereği sekiz haftalık bir kurs vardır. Kursa koruyucu aile olmak için çok farklı nedenlerle gelen başka aileleri görürüz. Kimisi bunun kutsal bir görev olduğuna dair hristiyanlık inancı saikiyle hareket eder; bazıları ise eşcinsel birliktelik yaşamaları nedeni ile çocuk sahibi olmanın imkansızlığı nedeni ile. Ve kursa örnek bir koruyucu aile gelir. Ardından psikodramlar yolu ile bir nevi staj faaliyeti yürütülür. Ancak tüm bu sekanslar da izleyiciye soğuk, didaktik yolla anlatım tarzı tercih edilmeyip, mizah unsuru da dahil edilir. Bir gün tüm çocukların bulunduğu tanışma gibi bir faaliyet esnasında, yaşları diğer çocuklara göre daha fazla olan kalabalığa kimse ilgi göstermez. Lizzy (Isabela Moner) arkadaşları ile oturduğu sırada, Pete ve Ellie’nin ilgisini asi ama gerçekçi verdiği cevaplar ile çeker.

Filmin devamında Lizzy’in, iki kardeşinin daha olduğunu anlarız. Bunlar Juan (Gustavo Quıroz) ile o çok sevimli küçük Lita’dır (Julianna Gamız). Çocuklar birbirine benzemez, anneleri uyuşturucu müptelası ve hapishane müdavimi, Güney Amerikalı kardeşlerdir. Lizzy ergenlik geçişkenliğinin de etkisi ile asi; Juan hep sakarlığının kurbanı, biraz talihsiz ve kırılgan yapılı; Lita ise sevimli mi sevimli, ancak inatçılığı tuttu mu insana dünyayı dar eden yanları da olan beş yaşlarında en küçük kız çocuğudur. Çocukları evlat edinen Pete ve Ellie, çocukların konforu için her şeyi düşünür; ayı ve lego oyuncaklar alınmıştır, odaları çok iyidir. Ancak ters giden bir şeyler vardır.

Film özellikle Lizzy ile ebeveyn arasında çatışma doğrultusunda ilerler. Kendi aralarında İspanyolca konuşan çocuklar bir bakıma dayanışma içerisindedirler. Ne var ki, film dozajı gittikçe artan Lizzy’in zaman zaman cezaevinden çıkan annesi Carla (Joselin Reyes) ile buluşmaları da etkili olmak üzere, koruyucu ailesine olan tepkisini göstermesi halleri ile de ilerler. Aile ise tam tersine her koşulda çocuklarına biyolojik bir çok aileden daha çok yakınlık gösterir. Pete’nin Lizzy’i içindeki bastırılmış şiddeti yenmesi için tamir gören evlerini dağıtmasını istemesi, Lizzy ile telefon üzerinden müstehcen paylaşımlar yapan Jacob (Nick Kowalczyk) ile Pete ve Ellie’nin okulda kavgaya tutuşmaları ve hatta bu nedenle kısa süreliğine tutuklanmaları, hep bir sevgi ve özverinin göstergesidir. Bu öyle bir boyuta varır ki, daha iyi iletişim adına İspanyolca dilini öğrenmeye bile başlarlar. Lizzy ile dalgalı çatışma artan seyir izlese de, zaman zaman Lizzy’in koruyucu ailesine yakınlık duyduğu anlar da vardır. Juan’ın ayağına kaza neticesi çivi tabancasından çivi saplanması nedeni ile yaralanması sonrasında, koruyucu aile görevlilerine bunun Pete ve Ellie’den kaynaklanmadığını söylemesi gibi. Biyolojik anne Carla’nın gelişi, Pete’nin annesi Sandy (Margo Martındale) ile Lizzy arasındaki yakınlık filmin zaman zaman farklı yönlere ilerlemesine de yol açar.

Film hep karşımıza çıkan o derin açmazı haber verir: Koruyucu aile mi yoksa biyolojik aile mi? dilleması. Film bu açmazları yer yer izleyiciye hissetiriyor. Bu konu mahkemenin de zaman zaman görüş değiştirmesine neden oluyor. Özellikle İran sinemasında gördüğümüz o sıcak ebeveyn ile çocuk sevgisi temelli yaklaşıma, Amerikan mesafeli tutumundan oldukça farklı bir açıdan bakış söz konusu. Hele o son yemek sanılan an yok mu? Buna yürek dayanmaz! Küçük Lita’nın iyice alıştığı yeni ailesinden ayrılacağı düşüncesi ile masadan kalkarak ağlamasından etkilenmemek mümkün değil.

Film, oldukça bol diyaloglu. Ancak gerek koruyucu aile kursu kısımları, gerekse yan karakterler, aileler, dağınık bir anlatım görüntüsü taşımıyor. Bu bakımdan senaryosunu da kendi bir kısım deneyimleri ile birlikte yazan, aynı zamanda filmi yöneten Sean Anders‘in koruyucu aile etrafında, sevgi eksenli izleyiciye sunmak istediği meramında başarılı olduğunu belirtmek gerekir. Anders aslında ebeveynleri mercek altına alan filmlerin yabancısı değil. Takipçileri bilirler ki, özellikle “Bu Nasıl Aile? ve Babalar Savaşıyor 1-2” filmleri ile benzer temaları işlemişti. Öte yandan ülkemizde en bilinen filmi Jim Carrey‘in başarılı şekilde rol aldığı ve TV kanallarında sıklıkla gösterilen “Salak ile Avanak Geri Dönüyor” filmi idi.

Bu filmin oyunculukları tatmin edici. Özellikle, Avustralyalı oyuncu Rose Byrne kariyerinin bence en iyi oyunculuğunu bu film de sergilemiş. Koruyucu anne olarak o kadar başarılı ve samimi, sevgi dolu ki, bu durumu tüm beden halleri, konuşmaları ile size sıkı bir şekilde her an hissetiriyor. Mark Wahlberg ise koca rolünün hakkını vermiş. Daha önce “Tetikçi, Mıle 22, Ayı Teddy” gibi vasat filmlerde rol alan oyuncunun, “Departed” ve çok iyi oyunculuk sergilediği “The Fighter” filmleri ile akademi ödüllerine adaylığı da bulunmakta. Oyuncu, olgunluğa ulaşan yüz hatları, Lizzy ile dengeli bir tavır geliştiren yaklaşımı, Rose Byrne ile uyumlu çift görünümü ile çok başarılı. Hele bir küçük Lita’nın kendisine babiş dediği anlardaki mutluluk halleri var ki, ancak izlenirken bu duygu anlaşılır.

Çocuk oyunculardan Julianna Gamız‘ın yer yer aksi, özellikle noel yemeğindeki cips isteği, sonrasında gelişen tuhaf zincirleme sakarlıklara yol açıcı sahneleri, yaşının küçüklüğüne rağmen gerçekten başarılı. Üstelik üzerine ketçap dökülüp, elinde de bıçak olduğu halde masa altından kalkması, korku filmlerine tatlı bir gönderme de. Ancak çocuklar arasında yine de aralarında en baskın çıkanı gerçek yaşamında 17 yaşlarında olan “Lizzy” yani “Isabela Moner“. Diğer yan oyunculuklar da dengeli. Öne çıkan isim ise yine koruyucu aile sorumlusu rolünde Karen (Octavia Spencer). Spencer, rolüyle özellikle kurs anlarında, yüz hatlarının elverişliliğinin de katkısı ile filmin mizahi kısmına ciddi katkı sunuyor.

 

Filmin müzikleri arasında yer alan “Christmas Eve/Sarajevo” duygunun aktarımında önemli işlev görüyor. Filmin renk ve ışık kullanımı ise rahatsızlık vermiyor. Eleştirilerim ise, çocukların ilk sahnelerde toplu olarak bulundukları sahnelerde incitici bazı öğelerin bulunması. Her ne olursa olsun, çocukların satın alınır bir meta gibi beğeniye sunulmaları senaryonun gerçek anlatım diline pek uygun değil ve filmin naifliğini de sekteye uğratır nitelikte. Bununla birlikte Ellie’nin özenle hazırladığı mektubu okumaya izin vermeyen mahkeme yargıcının son sekanslardaki şenlikli halleri de filmin reel anlatımı tercih etmesi karşısında, bazı soru işaretlerinin doğmasına neden oluyor. Filmin sonuna bir katkı bağlamında sunulsa da, mizahi dilinde bile abartıya kaçmayan yönlerin de bu anlar kimi senaryo zaafının olduğu intibasını uyandırıyor. Ayrıca filmin başından itibaren gerek Pete’nin babasının, gerekse de film boyunca biteviye Juan’ın kafasına beyzbol ya da basketbol topunun çarpması, sakar ya da talihsiz görünüm sergilemek amacıyla da olsa bir süre sonra bıkkınlık yaratıyor.

Film, başta da belirttiğim gibi yer yer gözlerinizi yaşartacak unsurlarla bezeli. Son yemek sanılan zaman diliminde “son gecemizde üzgün olmayalım” denildiği, Pete’nin Juan ile son geceyi birlikte yatakta uyuyarak geçirdiği sahnelerde ya da son kısımlarda biyolojik annesinin gelemeyeceğini öğrenen Lizzy’ın duvara yaslanıp ağlaması, o sırada Pete ve Ellie’nin onu ne kadar sevdiklerini söyledikleri bölümler veya mektubu Lizzy’in okuduğu andaki duygu yoğunluğu gerçekten de içimizin derinliklerinde bir şeyleri samimi olarak hissetmemizi sağlıyor.

Filmin, gülmece yanları ile birlikte istismara girmeden bu hissi vermesini çok sevdim. Bir de sinemadan çıkışta, yolda belki de ağaçlık bir alanda yürürken, hafif de soğukta, hele filmin sonunu da hatırlayınca Sait Faik’in dediğine benzer “dünyayı güzelliğin, çocukların saf ve o temiz kalplerinin kurtaracağı” düşüncesini vermesini de.

 

 

Film notum:

 

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here