Duvarları Yıkmak, Tanrının Sesini Duymak ve Beatles : The Two Popes

‘Suçlanacak hiç kimse yoksa, herkes suçludur.’ Jorge Bergoglio

City of God (2002), The Constant Gardener (2005) ve Blindness (2008) gibi peş peşe çektiği harika filmlerle adından söz ettiren Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles’in yönetmenliğini yaptığı Two Popes, Netflix’in 2019 yılında yapımcılığını üstelenerek yayınladığı son film olarak, 20 Aralıkta Netflix üzerinden izleyici ile buluştu. Netflix, özellikle yılın son döneminde devasa prodüksiyonları, popüler yönetmenler ve oyuncular ile çektiği filmler ile dikkatleri büyük ölçüde üzerine topladı. Bu durum da Two Popes’un henüz yapım aşamasındayken tüm dünyada merak uyandırmasını sağladı. Filmin senaristliğini daha önce Darkest Hour (2017) ve The Theory of Everything (2014) gibi biyografik filmlerle Oscar’a ve BAFTA’ya aday gösterilmiş, Anthony McCarten üstleniyor. McCarten bu sene de En İyi Senaryo Golden Globe ödülünü Önce Upon a Time in Hollywood ile Quentin Tarantino’ya karşı kaybetti ancak 92. Akademi Ödüllerinde En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ına aday gösterildi.

Papa Benedict (Anthony Hopkins) ve Papa Francis (Jonathan Pryce)’in görevleri, geçmişleri ve kişiliklerine odaklanan film, 2005 yılında Papa 2. John Paul’un ölümü üzerine 16. Benedict’in papa seçilmesi ile olayları başlatıyor. Ratzinger (Benedict) papa olmak üzere diğer kardinaller ile kulis oluşturup nihayetinde istediği makamı elde ediyor. Bütün dünyanın izlediği görkemli bir seremoni ile unvanını resmileştiren Ratzinger, Katolik Kilisesi’nin muhafazakar ve sert tarafını temsil ediyor.

Yönetmen tam bu noktada bizi filmin başında küçük bir selam ile tanıştırdığı Jorge Bergoglio (Francis) ile daha detaylı tanıştırmaya karar veriyor. Francis, Katolik Kilisesi’nin reformist ve mütevazı tarafını temsilen, vaaz verirken yaptığı futbol muhabbeti, ABBA’nın Dancing Queen şarkısı ve son derece mizahi karakteri ile izleyiciyle daha detaylı bir ilişki içine giriyor. Benedict’in seçildiği papalık seçimlerinde, kendinin beklemediği şekilde, Papalık unvanına en yakın rakip olarak gösterilen Francis, böyle bir konumda olmayı hiçbir zaman istemediği çok defa dile getirerek bunun bir ego savaşı olmadığı mesajının sinyallerini veriyor.

2005 yılındaki ilk karşılaşmalarının ardından bu iki sözde rakip, Francis’in istifa talebi üzerinde tekrar görüşüyorlar. Katolik Kilisesi ile görüş ayrılıkları ve geçmişinden gelen yüklerden yorulmuş Francis, 2012 yılında emeklilik kağıtlarını imzalatabilmek için tekrar Vatikan’a yola koyuluyor. Ancak Francis’in derdi tartışmaya girip kiliseyi değiştirmekten çok, köşesine çekilip nihayet emekliliğin tadını çıkartmak. Papa’nın özel konutunda başlayan görüşmelerde Benedict’in istifayı kabul etmeyip yavaş ve sakin şekilde Francis ile diyalog kurmasına şahitlik ediyoruz. Francis’in geçmişine dair siyah-beyaz planlarla çekilmiş sahneleri izleyip, Francis’in aşk, kariyer ve ilahi yolculuğunu Benedict ile beraber öğreniyoruz.

Benedict’in küçük piyano dinletisi ile onun da geçmişine az da olsa bir bakış atıp, ikilinin kitlelere yön veren ve gözleri sürekli üzerine çeken din adamlığı kimliğinin yanında insan olarak en yalın halini görüp aralarındaki samimiyetin epey arttığını hissediyoruz. Bu noktada Benedict’in istifayı bir türlü kabul etmemesi ancak üslubunu çok daha anlaşılabilir bir noktaya çekmesi ile ikili arasında bir buz dağı olmadığını ancak Benedict’in derdinin aslında kendini haklı çıkarmanın ve tartışmayı kazanmanın ötesinde, başka bir sorun olduğunu seziyoruz.

Tartışmalardan sıkılmış, yorulmuş ve bitmek bilmeyen bunalımdan çıkamamış ikilimiz müzakerelerini Vatikan Papa Sarayı’na taşıyor ve izleyici için seyir zevki yüksek diyaloglar ile konuşma daha da karmaşık bir hal alıyor. Kolundaki akıllı saat ile sürekli yürümek zorunda olduğunu hatırlayan Benedict, Sistine Şapeli’ne hayran hayran gözlerle bakan Francis’e seyirci tarafında yaklaşık bir saat süren gergin bir bekleyişin ardından bir çarpıcı itirafta bulunuyor.

Benedict kendine özgü üslubu ile ortaya bir ‘Teolojik İkilem’ koyuyor ve Papalık makamını bırakacağını onun yerine Francis’i önereceğini söylüyor.

– ‘Tarzın ve yöntemlerin benimkilerden tamamen farklı. Söylediğin ve yaptığın hiçbir… çoğu şeye katılmıyorum. Ama nedense, artık Bergoglio’ya ihtiyaç olduğunu görebiliyorum.’

– ‘Asla ben olamam’

– ‘Açmaza düştük. Ben izin vermezsen kiliseden emekli olamazsın. Sen kalmayı kabul etmezsen ben istifa edemem.’

Sebep olarak ‘Artık tanrının sesini duyamıyorum’ gibi son derece ruhani ve içten bir itirafta bulunan Benedict, kesin kararlı olduğu konusunda Francis’i ikna çabalarına giriyor. Francis bu duruma karşı savunma mekanizmasını ortaya koyarak geçmiş günahlarını itiraf ediyor. Arjantin’de vahşi ve zalim askeri cunta dönemine geri dönüş yapıp Francis’in insanları kurtarabilmek için iktidar tarafına yaklaşması ve sürülmesi, bunun vicdan azabı ile geçen yıllarını anlatıp , ’Tanrı affeder ama ben affedemem’ çıkışı ile gerekçesini anlatıyor. Bu diyaloglar ışığında, iki papanın da yetiştikleri coğrafya ve kültür içinde, tarihsel süreçlerine bakıp neden reformist ya da muhafazakar oldukları hakkında fazlaca fikir olabiliyoruz bu sayede. Hatta yaşadıkları acılar ve zaferleri anlayıp, görevlerini neyin ışığında biçimlendirdikleri ve kişiliklerinin görevlerine nasıl etki ettiklerini okuyabiliyoruz.

Diyaloglarda Kilise için kritik bazı siyasi ve insani noktalara da bolca yer veriliyor. Kiliseye mensup papazların çocuk istismarlarından söz açılıyor ve katolik camiasının en yüksek mevkisi adeta kilise için bir günah çıkarma işlemine başlıyor. Kilisenin çoğu zaman olaylara sünger çektiği, istismar altında kalan çocukların dağılmış psikolojilerini ve geleceklerini hiçe sayıp sadece onlara bu kötülüğü yapanları ortadan geçici süre kaybedip kendilerini temize çıkarmalarını sert ve gerçekçi şekilde eleştiriyor. Üzeri kapatılan binlerce istismarın sebebi din adamlarının, olması gerektiğinden çok daha hafif cezalar alması ve olayların basına yansıtılmaması için girilen çabalara dikkat çekilmesi, halk gözünden kiliseyi ifşa ediyor.

Benedict ve Francis’in pizza ve fanta eşliğinde günahlarını bir bir ortaya döküp, birbirine karşı yaptıkları bu açık sözlü konuşmadan sonra, bir anlamda artık günah arkadaşı olması birbirlerine duydukları şefkati katlayarak artırıyor. Günahların bu birleştirici gücü ile iki papa günahlarının üzerine bir sünger çekip, daha sıkı dost oluyorlar. Aydınlık gelecek ve artık halka daha yakın olmak gibi metaforlar ile salonu beraberce terkediyorlar. Ancak yönetmenin gözünden, kilisenin geçmiş günahlarının sorumluları, papaların bunlar üzerindeki sorumlulukları ve mağdur insanların durumları bir daha asla konuşulmuyor. Tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi.

Arjantin-Almanya maçı ve papaların gerçek görüntüleri ile görev devir teslimini başarı ile gerçekleştirmiş bu iki arkadaşın hikayesi gelecek için umut dolu ve neşeli şekilde son buluyor. Ancak bu geçmişi değiştiremediğimiz ve bu ikilinin geçmişe dair ayıplar için cevaplanması gereken neredeyse hiçbir soruya verecek bir cevapları olmaması gerçeğini değiştirmiyor.

Ek olarak, bunları da bilmekte fayda var :

– Bu filmde Arjantin diktatörü tarafından zulme uğramış Jonathan Pryce aynı zamanda Argentine in Evita (1996) filminde kendine o zulme yapan diktatör Juan Peron’u da oynamıştır.

– Vatikan çekimler için Netlifx’i reddetmiş, bunun üzerine 10 haftada dev Sistine Şapel’i Netflix tarafından tekrar modellenerek çekimlere başlanmıştır.

– Filme konu olmuş görüşmenin varlığına dair hiçbir kanıt yoktur.

Misafir Yazar : Ahmet Ozan Tekin

Yönetmen : Fernando Meirelles

Senaryo : Anthony McCarten

Görüntü Yönetmeni : Cesar Charlone

Oyuncular : Anthony Hopkins, Jonathan Pryce, Juan Minujin, Sidney Cole, Federico Torre, Matthew T. Reynolds, María Ucedo, Sara Pallini

İngiltere-İtalya-Arjantin / Biyografi-Dram-Komedi / 126 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here