Tick, Tick.. Boom !

Otuzuna Girerken Zorlu Bir Düş…

Bu hafta gösterime giren filmler arasında iki biyografi yapım öne çıkmakta. Birisini sinemalarda dev ekranlarda, diğerini ise Netflix platformunda ekranlardan izleyebileceğiz. Pablo Larrain imzalı Prenses Diana’nın yaşamından belirli bir kesiti ele alan “Spencer“, sadece haftanın değil, yılın da beklenen filmlerinden. Bir biyografi türü olarak Netflix platformunda gösterime giren, meraklılarınca iyi bilinen Amerikalı ünlü besteci Jonathan David Larson‘un (1960-1996) kısacık yaşamında başarı basamaklarını çıkma arifesindeki kısımlarını “Rent” oyunundan esinlenerek ele alan “tick, tick…Boom!” filmi de bu hafta yayına girdi.

Öncesinde Pulitzer ödüllü Hamilton müzikaliyle adını duyuran Lin-Manuel Miranda tarafından çekilen müzikal tarzındaki film, aslında otobiyografik bir uyarlama. Film çok yüksek bir tempo eşliğinde, NewYork’un Soho’sunun batı kıyısında bir restorantta garsonluk yapan ancak hayalinde hep yaptığı bestelerin bir gün geniş kitlelerce değerlendirileceği ümidindeki Jonathan Larson‘un yaptığı bestelerden seçkilerle başlıyor.

Gerçekten de yapımın ilk yarım saatinde Jonathan’a hayat veren 1983 doğumlu Andrew Garfield‘in sürekli müzik eşliğinde koşturduğunu, dans ettiğini görüyoruz. Larson’un tam sekiz yıl hazırlık süreci olan ve müzikal yönden bir devrim yaratacağını düşündüğü “Superbia” isimli çalışmasını, bir patlama yapmak ümidiyle otuzuncu yaşına yetiştirme sürecini izliyoruz. Gerçekten de isminden de anlaşılacağı üzere önce sessizce sahneye çıkacak ve bir anda patlama yaşanacaktır. Ancak hiç mücadeleden bıkmayan Jonathan’ın bilmediği bir şey vardır ki; o da Broadway’e uzanmak hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. Süre daralırken biz Jonathan’ın karakterinde de bazı değişiklikleri gözlemlemeye başlıyoruz. Artık eski tahamüllü yapısından eser yoktur.

Atölye çalışmalarındaki tuhaflıkları, kendisi için belirlediği otuz yaş partisinde artık MTV kuşağının en önemli starı olmayı istemesinden kaynaklanır. Kendisindeki bu değişimler can acıtıcı da olabilmektedir. Özellikle de kız arkadaşı olan Susan (Alexandra Shıpp) yönünden. Kız arkadaşını ihmal eder, bu da Susan bakımından başka bir kentte çalışma isteğine uzanan çeşitli krizlere neden olur. Bunun yanı sıra arkadaşlarını savsakladığı halleri de kimileyin yansır sahnelere. AIDS hastalığına duçar arkadaşları 90’lı yılların başlarında henüz otuzlarına bile gelmeden bir bir kaybedilir. Ve kendisi de artık sonsuzluğa uzandığında meraklılarınca bilinen hayat hikâyesi çıkar ortaya…

MTV Kuşağının Müzikali…

Kırmızı Değirmen, Karanlıkta Dans, Kalbini Dinle, La La Land, Operadaki Hayalet, Chicago ve elbette biz klasikçiler için 1961 yapımı Batı Yakasının Hikâyesi gibi iyi örnekleri yapılan müzikaller, kolay bir sinema alanı değil kuşkusuz. Zamanında çok kötü örnekleri de sunuldu izleyenlere. Bu kapsamda tic, tic… Boom! filmi bir başyapıt olarak tanımlanamasa da türünün vasat üstü yapımlarından birisi olarak rahatlıkla sayılabilir. Kuşkusuz en önemli avantajı trajik, deli dolu, ilgi çekici bir kahramanın gerçek hikâyesinden beslenmesi. Ancak filmin en büyük başarısı, Jonathan’ın hayatını tamamen onun merceğinden, hayallerinden, hayatını bir nevi kuşatan müzikal penceresinden karakterize ederek bunları gösterebilmesinde. Zira, Jonathan hayatındaki tüm ilişkileri bile müziğinin bir parçası olarak, diğer dünyasında, hayallerinde yeni bir forma büründürebilmekte.

Bunun filmdeki en iyi yansımalarını havuz sahnesi ile kız arkadaşının kendisinin o dağınık evine geldiğindeki tartışmalarında, ikili bir dünya olarak, nerede ise bunu da düşünde bir sahneye çevirdiği anların izleyene yansıtılmasında görüyoruz. Bu kısımlarda müziklerin yerinde kullanımı filmin önemli bir diğer başarısı. Ve bunda katkıyı büyük oranda öncesinde hiçbir müzikal tecrübesi olmayan, “Örümcek Adam” filmlerindeki rolleriyle tanıdığımız genç oyuncu Andrew Garfield‘ın hanesine yazmak abartı olmaz. Verdiği röportajlardan da görüldüğü üzere Garfield, kendisini canlandırdığı Jonathan Larson’un hayatını, ilkelerini, ümitlerini çok iyi okumuş ve bunu ruhen bütünleştirerek izleyene sunma maharetini göstermiş. Jonathan’ın gerek kendi kurduğu otuz nirengili zaman kıskacının gerilimlerini, gerekse kız arkadaşının baskılarının kendisindeki etkilerini sunmakta başarı gösterdiğini söyleyebiliriz.

Kuşağından Çokça Yalıtılmış Bir Larson…

Ancak yine de, Jonathan ile Susan arasındaki ilişki ya da dönemin ve de özellikle Amerikan toplumlarının önemli sorunları olup, Jonathan Larson’un da müziklerini ve iç dünyasını biçimlendiren çok kültürlülük, eşcinsellik, uyuşturucu, AIDS gibi öğeleri filmde keşke yeterince görebilseydik.

AIDS sadece kısa bir fon olarak arkadaşı Michael (Rubin De Jesus) ile ilgili kısımlarında ele alınmış. Öte yandan Jonathan Larson’un başarısında ekip çalışması çok önemliydi ancak bu kollektif havayı da soluduğumuz söylenemez. Film kurgusu itibariyle bu konulardan uzakta, tamamen Larson’un başarı hikayesini sunmaya doğru rotasını yöneltirken bence önemli bir fırsatı kaçırarak çokça izlediğimiz başarı öyküsü türü yapımlara bir bakıma yeni bir halka ekliyor maalesef…

Çokça örneğini göremediğimiz hem müzikal hem de otobiyografik öğeleri harmanlayan tik,tik..Boom! bilhassa nerede ise film boyunca devam eden müzikleri ve de özellikle Larson’un ölümünün üzerinden yirmi beş yıl sonra tekrar bu sanatçı yönünden hafıza tazelemesi itibariyle, türü ve Larson’u sevenlerin mutlaka ilgisini çekecektir…

Netflix’de bu hafta gösterime giren yapım, Spencer ile birlikte haftanın iyilerinden… Fırsatınız olursa izleyin, böylelikle müziğe de doyacaksınız..

Yönetmen : Lin-Manuel Miranda

senaryo : Steven Levenson

Görüntü Yönetmeni : Alice Brooks

Kurgu : Myron Kerstein, Andrew Weisblum

Müzik : Jonathan Larson

Oyuncular : Andrew Garfield, Vanessa Hudgens, Bradley Whitford, Alexandra Shipp, Judith Light, Joshua Henry, Joanna Adler, Noah Robbins

ABD / Biyografi-Müzik-Dram / 115 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here