Türk İşi Dondurma 

Türk işi Dondurma & Türk İşi Sinema

Başlıkta hem övgü hem de yergi var. Sadece dondurma veya sinema kısmında değil her iki kısmında da hem övgü hem yergi var.

Türk İşi Sinema

Yazı, müzik ve hareketli görüntü… Sinema esasen bu üç öğeden oluşur. Türk müziği dediğimiz zaman kulağımıza bizi anlatan bir tını gelir ve müziğimizi dünyaya tanıtan dünyaca ünlü müzisyenlerimiz vardır. Türk edebiyatı da unutulmaz eserlere ve dünyada saygın bir yere sahiptir ve ünlü edebiyatçılarımız da vardır. Peki sinemamız? Sinemamızı oluşturan üç öğeyi sıralayalım; Türk edebiyatı, Türk müziği ve hareketli görüntü… Sizin anlayacağınız sinemayı oluşturan üç öğeden ikisinde, dünya kültür mirasına kalacak eserlerine ve sanatçılarına sahibiz ama dünya sinemasına hatırı sayılır bir miras bırakamıyoruz. Çünkü sinemayı sinema yapan hareketli görüntüdür. Yazı ve müzik sadece ana kolonu destekler.

Kamera karaktere tepeden bakınca farklı, soldan veya aşağıdan bakınca farklı anlam çıkar veya kurguda arka arkaya gelen görüntülerin yerini değiştirince anlam değişir. İzleyiciye verdiği duygu değişir. Müzik ve edebiyat nasıl halkın duygularına dokunuyorsa, sinema da fazlasıyla dokunur. Müzisyenler ve edebiyatçılar nasıl duyguları ile üretiyorsa, sinemacı da duyguları ile üretir. O duyguyu verebilmek için a notası yerine b notasını seçer, a kelimesi yerine b kelimesini seçer, kamerayı a noktasına koyacağına b noktasına koyar. Sırf o duyguyu daha iyi verebilmek için. O duyguyu hissetmeden anlatamazsın. O duyguyu hissetmen için o kültürden beslenmen lazım, o kültürden beslemen için o tarihten beslenmen lazım, milletini iyi tanıman lazım. Müziğimiz ve edebiyatımız tarihsel köklerimizden besleniyor ve artık sinemamızı üretenler de bu yolun bilincine varmış. İşte karşımızda milletini tanıyan bir yönetmen ve yapımcı var. İyiye daha çok yol var ama o yola girenler gün geçtikçe artıyor.

Sinema okullarında öğretilen standart açılar vardır, bel, boy, geniş açı gibi. Bunlar sinemanın abc’sidir. Attila İlhan gibi şiir yazabilmek için nasıl okuma yazma bilmek gerekirse, film çekmek içinde bu abc’yi bilmek gerekir. Fakat Attila İlhan ilkokulda öğrendiği kelimeleri sıralayarak şair olamazdı ama özellikle 2000 sonrası bu standart açıları sıralayarak filmlerimiz oldu. Yeşilçam’a ise tiyatrocular ve kısa zamanda film çekme zorunluluğu hakim olduğu için geniş açılar ve yakın planlar hakimdi. Yeşilçam başka bir yazının konusu, o nedenle geçiyorum. 2000 sonrası duygusuzdu filmlerimiz. Evet ağlatıyordu, evet güldürüyordu, çünkü edebiyatımız ve müziğimiz güçlü idi. İşte karışımızda sırf hareketli görüntü ile boğazlarımızı düğümleyen bir yönetmen Can Ulkay var. Filmimizi izlediğinizde o sahneyi görünce anlayacaksınız.

Duygu ile kastettiğim, ağlatma veya güldürme değildir. Bahsettiğim, görüntülerin seyirci ile konuşmasıdır. Şimdi aklınızdan iyi filmler, güzel sahneler geçiyordur. Haklısınızdır da, intihar eden Süpermen’e alaycı bakan kamerayı veya Mucize’ye tanık olan kamerayı düşünüyorsunuz belki de ama şunu bir düşünün; bir yapımcı ardı ardına çektiği filmlerle ”Sarıkamış Çocukları, Ayla, Müslüm, Çiçero ve Türk İşi Dondurma” sinemanın, aynı edebiyat gibi aynı müzik gibi; çekilen planın duygusunu verebilmek için kamerayı koyduğu yeri kadrajını özenle seçiyor. Gün geçtikçe de filmlerinde bunu daha güçlü hissettiriyor. Evet, duyguyu yapımcı vermiyor, yapımcı yönetmene zaman veriyor. Güneş’in batmasına iki saat kaldı ise ve senin çekmen gereken 5 planın varsa, işte orada sinemacılık başlar derler. İşte burada yapımcılık da başlar ve sana yani yönetmene zaman yaratır. Hepimizin bildiği üzerine de sinemada zaman çok büyük paralar demektir. Amerikan sinema endüstrisi bir film çekmek için yönetmene iki yıl verebiliyor. Bizde ise genelde en fazla beş hafta. Şanslı isen bir hafta daha kaparsın. Türk İşi Dondurma filmimizin çekim süreci üç ay sürmüş. Bir şeyler değişiyor ve hiç bir zaman eskisi gibi olmayacak. Çünkü seyircimiz, duygusu olan filmlere gişe yaptırıyor. Sırf tarihe tanıklık etmek için bile izlemeli diye düşünüyorum Türk İşi Dondurma’yı.

Bump jumping yapacakken atlama yerinin ucuna kadar gelsende bir anda vazgeçip geri dönebilirsin. Ama yamaç paraşütü öyle mi, atlama yerinin ucuna geldiğinde yani uçurumun kenarında istesende vaz geçemezsin. Çünkü rüzgar seni alıp götürür. Sinema da böyledir. Uçurumun kenarında geldiğinde eksiklerini görüp ”yok ben filmimi gösterme sokmuyorum, bir iki sahneyi daha düzeltip öyle sokacağım” diyemezsin. Film uçuşa geçmek zorundadır. İşte filmimiz de uçurumun kenarına geldiğinde bazı şeyler için çok geç olmuş. Basın gösterimi sırasında filmimizin yönetmeni Can Ulkay kısa bir konuşma yaptı. Dediğinden özetle anladığım, keşke bir iki ayımız daha olsa idi. Can Ulkay‘ın bir iki ayı daha olsa neler yapabileceğini görmek isterdim. Keşkeler güzeldir. Sonuçta keşkeler değil mi umutlarımızı besleyen… Yazmadan geçemeyeceğim, bebek dokuz ay on günde doğuyor, önce doğanlar prematüre doğum oluyor. Sinemamız prematüre doğum yapıyor. Mustafa Uslu gibi sinemadan kazandığını sinemaya yatıran, milletini tanıyan yapımcılar sektöre girdikçe sinemamız sağlıklı doğum gerçekleştirmeye başlayacaktır.

Türk İşi Dondurma

Yapım kalitesi olarak kendini hemen ortaya koyan filmimiz kültürümüzün avantajlarından faydalandığı gibi tuzaklarına da yakalanmış. Trajedi ve komediyi ayıran ince çizginin her iki tarafına rahatlıkla geçebilen bir edebi birikime sahibiz. Bu ustalık filmimizin çoğu yerinde kendini gösteriyor ama sonlara doğru trajedinin arttığı sahnelerde yine aynı ustalıkla devam edemiyor. Sadece senaryoda değil bu ustalık, kasap sahnesinde köpeğin korkuyla kaçma planı, ölüm ile komediyi, sevgi ile kaybetme duygusunu çok hoş bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Filmimiz çok doğru bir tercih ile biribirinin zıttı gibi duran duyguların, olayların aslında birbirini nasıl beslediğini anlatıyor. Ölüm ve yaşam, trajedi ve komedi, savaş ve barış, düşman ve dost, savaşa gitmek istemek ve istememek… Bu nedenle filmimiz hemen hemen her planında bu duyguları seyirciye geçirmek istiyor. Evet istiyor ama yapamıyor. Burada da tuzaklar devreye giriyor. Anadolu toprakları insanlık tarihi yazılmaya başladığından beri acının ve bereketin tarihi olmuş. Bereketli olması insanların mutlu ve eğlenceli yaşamasını sağlamış ama bu bereketin paylaşım savaşları da fazlası ile acı getirmiş. Tuzağa, bu acıya kendinizi fazla kapatırdığınız zaman yakalanıveriyorsunuz.

Duygu sömürüsü! Bir anda yavaş çekime geçiliyor. Acı bir çığlıkla bağıran bir kadın, yere düşmekte olana koşuyor ve yere düşenin başından tutup nefretle kötü adama bakıyor. Gibi sahnelerle duygu sömürüsü tuzağına düşülüyor. Evet çok acı bir olay anlatılıyor. Evet bu tip sahneler o anın duygusunu fazlası ile veriyor. Fakat çok güzel bir pastayı yerken kola içerseniz pastanın tadını alamazsınız. Çünkü koladan daha şekerli bir şey yok. Bu tip sahneler de filmlerde kola etkisi yaratıyor. İzleyiciyi film, pastamızdan tad alamaz hale getiriyor. Ee, o zaman ne yapıyoruz kolaya “abanıyoruz”. İkinci tuzak şovenlik. Bu kadar acının olduğu bu topraklarda bir o kadar da kahramanlar var. Filmimiz buradan son ana kadar uzak durmaya çalışmış. Ama filmin sonunda kahramanların ışıltılı görüntüsüne aldanıp ”koşullara aldırmadan artistik bir iniş yapmak isteyen yamaç paraşütçüsü gibi” şovmenliğe kaçılıyor. Bu durum azıcık da olsa yine kola etkisi yaratıyor seyircide.

Tabii bütün suç kolada değil, planların duygusu bazı sahnelerde var bazı sahnelerde yok. Yani görüntüler bazen sizinle konuşuyor, bazende lal oluyor… Senaryo lal olduğunda görüntüler dile geliyor, senaryo konuştuğunda görüntüler lal oluyor. Filmimizin en güzel sahnesi ise senaryonun susup görüntülerin konuştuğu o an… Merak etmeyin yazıyı okuyup filme giderseniz, o an geldiğinde anlayacaksınız. Filme gidip bu yazıyı okuyorsanız, o an zaten şimdi gözünüzün önündedir. Elbette en makbulü hem senaryonun hem görüntülerin ve hatta müziklerin, ses kurgusunun birlikte bir orkestra gibi çalışmasıdır.

Ses kurgusu demişken, Sinemamız hala atmosfer sesini yani dış sesi çok önemsemiyor. Ben de hala soruyorum, Amerikan sinema endüstrisi boşa mı ses kurgusu ödülü veriyor?

Filmimizin dikkat çeken bir renk kullanımı var. Başta fazlası ile canlı, sonlara doğru ise canlılığını yitirip yerini karamsarlığa bırakan ama son anda Ali Atay‘ın ten rengini ve gökyüzünü ortaya çıkaran tonlar kullanılması, ”bir mücadelenin karamsarlıktan aydınlığa yol almasını anlatma” konusunda şahsım adıma hoşuma gitti. Peki baştaki o aşırı canlı renkler ne içindi? Abartayım biraz, çizgi film vari renkler… Komediyi anlatmak için mi?

Filmimiz ile ilgili değinecek bir çok konu var elbette, ama bu yazının amacı Türk Sinemasının girdiği yolda ‘Turkish’i Dondurma’ filminin yerine eleştirel bir bakış yakalamaktı. Gidilesi, görülesi ve Türk sinemasındaki bu değişimin anlatılması gerek. Çünkü, endüstriyel sinemamız tüm acıları ile yeni bir çağın başında!

Not : Yazmadan edemedim, Ali Atay‘ın alnındaki iki ben!!

Film notum:

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here