Sınır / Border

Sinema izleyicilerinin çoklukla Kıta Avrupa’sı ve Amerika sinemalarına olan ilgisi, son dönemde özellikle “Cannes”, “Toronto”, “Sundance” gibi bağımsız yapımlara önem veren festivallerin de katkısı ile İran, Uzakdoğu, İskandinavya ülkeleri sinemaları gibi daha az bilinen sinemalara doğru bir seyir izlemekte. Bu ülkelerin sinemalarının kendilerine özgü bir sinema dili oluşturduğu söylenebilir. İskandinavya ülkelerinden olan İsveç sineması, sinemaseverler için bilinmeyen bir sinema değil. Sinemanın dehalarından İngmar Bergman‘ın varlığı dahi tek başına İsveç sinemasının ne kadar büyük bir sinema ülkesi olduğunu kanıtlar nitelikte. Bunun dışında, 2000 tarihli “Çikolata” filmi gibi popüler filmleri ile de tanınan Lasse Hallström; en son sinemalarımızda gösterilen ve beğenilen “İnsanları Seyreden Güvercin” filminin yönetmeni Roy Andersson; “Gir Kanıma” filmiyle adından söz ettiren Tomas Alfredson; “Ejderha Dövmeli Kız” filmi ile tanıdığımız Niels Arden Oplev ile en son 2017 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülünü “The Square (Kare)” filmi ile kazanan ve ülkemizde adını ilkin 2014 yapımı “Turist” ile duyduğumuz Ruben Östlund İsveç’in bilinen yönetmenleri olarak öne çıkmaktalar.

Border” filmi, 2018 yılında Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde “En İyi Film Ödülü”nü kazanarak dikkatleri üzerine çekmişti. Yönetmen koltuğunda 1981 Tahran doğumlu Ali Abbasi oturmakta. Abbasi, özellikle 2016 tarihli dram/korku türü yapım olan ve beğenilen “Shelley” filmi ile adından sinema çevrelerinde söz ettirmişti. Yönetmen, eğitimini Danimarka Ulusal Film Okulu’nda aldığı için İskandinavya sineması tekniğine uzak birisi değil. Zaten film, çoğu öğeleri ile İsveç sinemasının genel unsurlarını taşımakta. Kameranın statik pozisyonu, olay örgüsünün yavaş ilerlemesi, konu ve anlatımın minimalist şekilde kullanımı, coğrafyanın filme uygun yedirilmesi bir arada değerlendirildiğinde filmin İranlı bir yönetmenin eli ürünü olduğu ilk başta anlaşılır değil.

Border, İsveç edebiyatı’nın son dönem önemli yazarlarından “John Ajvide Lindqvist“in aynı adlı eserinden uyarlanma. Ancak bu, yazarın ilk uyarlanan eseri değil. Ülkemizde de gösterime giren yönetmenliğini Tomas Alfredson‘un yaptığı 2008 yapımı bol ödüllü “Let The Rıght One In (Gir Kanıma)” filmi de aynı yazarın eserinden sinemaya aktarılmıştı. Oyuncu kadrosu oldukça sınırlı olan Border‘da ana kahramanlardan olan Tina (Eva Melander) gümrük memuru olup, filmin başından itibaren örnekleri verildiği üzere genel toplum tipolojisinden farklı yanları bulunmakta. Bu durum, fiziksel görünümünden kaynaklandığı gibi, aynı zamanda insan duygularını önceden hissetmeye elverişli koku alma yeteneği ile kaçak malların nerede olduğunu önceden görecek altıncı his benzeri özel yetenekleri olacak nitelikte farklı maharetlerle de sergilenmekte. Tina, aynı zamanda işine de çok bağlı. Kimseye iltimas yapmaz, kuralları katı bir şekilde devlet aygıtı adına başarılı bir memur kategorisi ile yürütür, astlarında belirli bir itibarı vardır.

Filmin hemen girişinde kılık kıyafeti ile kendisini ele vermesi zor pedofili kişisinin cep telefonunun içinde sakladığı kapsülünü koku marifetiyle bularak tespit etmesi ve adet olarak fazla likör taşıyan genci yakalaması maharetlerinin ilk işaretleri. Tam da bu süreçte belirli bir rutinde hayatını yürüten Tina’nın hikayesini ters yüz edecek ikinci ana kahraman Vore (Eero Milonoff) ortaya çıkar. Yine bir kontrol sırasında Tina’nın markajına giren Vore’de Tina’nın yanıldığını görürüz. Vore’de bir şey çıkmadığı gibi, erkeklik organı da bulunmaz ve bu durumdan Tina erkek personel tarafından aranıldığı için üzgünlük duyarak, isterse şikayet hakkını kullanabileceğini kendisine söyler.

Vore, Tina’ya fiziken çok benzemektedir. Kendisi kadar gizemli yönleri olduğunu hal ve hareketleri ile anladığımız Vore’yi Tina merak eder. Hatta belki de meraktan da öte kendisinin yanılmasına sebep olan bu kişi, konuşma ve halleri ile kendisinden daha gizemli ve özel yetenekleri olduğunu hissettirir. Normalde kimsenin özel hayatını belirli bir bürokratik kültüre sahipliğinden olsa gerek merak etmeyen statik kişilik Tina, Vore’nin kaldığı hostel’e gider. Aslında rutin bir hayatı olsa da, Tina’nın kendi fantastik dünyasında bir arayış içerisinde de bulunduğu seyirci tarafından baştan hissedilmektedir.

Tina’nın yalnız kalmamak için sürekli evde TV izleyen ve köpek dövüştüren Roland (Jörgen Thorrson) ile aynı evi paylaşması, kendisi için aslında mutluluk veren bir durum değildir. Roland’ın cinsi ilişki teklifini kabul etmemesi, kitap okurken televizyonun sesini kısmasını istemesi ve en sonda da kovması Tina’nın fasit bir hayatının olduğunu gösterir. Tina mutsuzdur, çirkinliğinin ve yüzünün bu hale gelişinin nedenlerini daima babası’na (Sten Ljunggren) sorar. Babası ile de tam anlamıyla sağlıklı bir diyalog kuramamaktadır. Babasının Roland’dan olan şüphelerine ilişkin konuşmasının Tina tarafından kesilmek istenmesi, aralarındaki ilişkinin sağlıklı bir boyutta olmadığını gösterir. Tina, çocuğunun olamayacağına dair üzüntüsünü, düz/tepkisiz yüz hatlarına karşın zaman zaman izleyiciye sözleri ile gösterir.

Tina’nın belirttiğimiz fantastik dünyası yalnızca fiziki görünüşü ya da özel yetenekleri ile sınırlı değildir, aynı zamanda doğa ile ve tabiatın bir parçası olarak geyik, kurt gibi hayvanlarla da kendisine göre geliştirdiği bir iletişim biçimi vardır. Zaten film boyunca Tina’nın kükreme, hayvani bir kısım hareketleri aksettirmesi, örneğin sıklıkla koku alma duyu organını işlevli hale getirmesi Tina’nın zaten bir insan boyutundan farklı bir türün temsili olduğunu göstermektedir. Filmin ismi bu açıdan yanıltıcı olabilmektedir. Zira, Border yani sınır isminin sanki Tina’nın gümrük memuru olmasından hareketle mesleki gayeyle konulmuş ad olduğu gibi bir algı ortaya çıkarabilir. Ancak border/sınır ile kastedilen bence “insanlık ve cinsiyet sınırı“dır.

Tina’nın ilerleyen aşamalarda Vore ile aynı evi paylaşması, cinsel ilişkiyi tersi rollerle yaşaması, beraber doğanın onlara bahşettiği larvaları yemeleri, şimşek çaktığında beraber sarılarak masa altında ağlamaları hep Tina’nın kendi türünü ve en az kendisi kadar egzantrik birisini bulduğuna dair inanç ve güveninden kaynaklanmaktadır. Spoiler verip filmin tadını okuyucuya kaçırmama adına belirtmemiz gerekir ki, filmin sonunda Vore’nin filmin başlangıcı ile bağlanan intikam vurgulu olay örgüsü, Tina’nın babasının itirafları ile bir bütün olarak bakıldığında, sınırı aşan Tina’nın mutluluğu bu üçüncü tür ilişkide beklemesinin beyhudeliğini gösterir. Bu nedenle film bana kimi fantastik yanlarına karşın, feminist yazının güçlü ismi Simon de Beauvoir‘ın özellikle “İkinci Cins” eserinde bahsettiği kadının olanaklarını aşma, tasarlama yeteneğinin her türlü erkek tarafından önemsizleştirildiğine dair tezlerini hatırlattı.

Bürokratik düzlemde yaptığı iş kendisini cinsiyetsizleştirmekte, kendisine benzeyen tarafından ise yine kendi sınırlarına hapsedilmeye uğraşılmaktadır. Üstelik filmin başında markette alışveriş yaptığı anlarda kendi hemcinsleri tarafından bile görüntüsü nedeni ile kötü bakışlara maruz kalmaktadır.

Film, başka dünyaların insanları hissini veren iki itici görünümlü Tina ve Vore’nin ilişkilerini belirli bir düzeyde anlatması, özellikle Vore açısından da olanaksız olan cinsel birleşimin sağlanması kısımları itibari ile başarılı. Filmin renk kullanımı, kamera çekimlerinin özellikle Tina ve Vore’nin fiziksel hallerinin ışık ve makyaj ile doğru kullanımı ile de belirli bir düzeyi tutturuyor. Özellikle pastoral kısımlarda görüntü yönetmenliği çoğu Kuzey Avrupa filminde olduğu gibi başarılı. Filmin, son hale kadar belirli bir durağanlığı ile yürüyen akışına uygun müzikler de doğrusu rahatsızlık vermemekte. Ancak filmin rotasını belirlerken gel gitler yaşadığını görmemekte mümkün değil.

Filmin prologunda sanki bir bürokrasi eleştirisi ya da adaletsizlik temasını gerçek dünya ile bağıntılayarak anlatacağını sandığımız anlarda film bir anda fantastik dünyaya yöneliyor. Kuşkusuz John Ajvide Lindqvist‘in romanlarında, örneğin daha önce andığımız “Let The Rıght One In“de vampir dünyasının anlatımında olduğu gibi bu fantastik yönelim yadırganmayabilir. Ancak filmin meramının tam olarak ne olduğu izleyiciye tam olarak yansıtılamamış. Tina’nın doğaya yönelimi belirli açılardan verilmiş, ancak yer yer evin penceresinde, yolda, ormanda temayüz eden hayvanlarla olan yönü daha özgün bir beklenti yaratıyor, çünkü bu sekanslar sık sık tekrarlanıyor. Genel arzu filmin sonunda da karşılanmıyor. Ayrıca gümrük memuru olan Tina’nın polisiye kulvarlara girmesi, özellikle polis Agnetta (Ann Petren) ile olan diyalogları belirli oranda inandırıcılıktan uzakta. Bununla birlikte film İskandinavya soğukkanlı anlatımı ve ilginç oyuncu tipolojisi ile kuşkusuz izlenebilir. Biz sözü yine Simone de Beauvoir‘a bırakalım: “…erkeğin yaşantısı akılsaldır, ama bir takım boşlukları vardır; kadınınki ise kendi sınırları içinde karanlık ama doludur, tamdır.

Film notum:

5 YORUMLAR

  1. Bir eleştri okuyacağız bir sürü kuru bilgi okuyoruz. Bari filmi baştan sona anlatsaydınız. temelin Bir fıkrası var. iki meme elledik yemediğmiz…… kalmadı” gibi
    Simone yanlş söylemiş “Er keğin ki akılsal kadının ki iç güdüsel” demeliymiş.
    Filmi seyrettim İsmi de çok yakışıyor.
    Gidin seyredin ne kadar hayvan olduğunuzu düşünün..

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here