Acı çok büyük olduğunda, gözler ona katlanamaz.

José Saramago

Cebinde Paran Olmadı mı, Yaz Gününde Üşürsün…

Geç dönemlere kadar devam eden ilkel tahıl yöntemlerinden uzaklaşıldıkça, feodalite çözüldükçe, sanayileşme ile birlikte başta Adana olmak üzere tüm bereketli Çukurova topraklarında geçimini arkaik metotlarla sağlamaya çalışanlar için seçenekler gittikçe azalmaya başlar. Eğitimleri zayıftır onların, ellerinden yıllardır bildikleri uğraşıları dışında başka işte gelmez olur.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Yılmaz Güney‘in üstlendiği, siyah beyaz çevrilen 1970 yapımı “Umut” filmi zaten tam da denileni simgeleştiren belediyenin temizlik aracı ile açılır. Sokaklar temizlenirken Güney‘in canlandırdığı Cabbar karakterleri gibilerinin yeni Adana’da artık pek de yerinin kalmadığını duyumsar oluruz. Evet; Cabbar, Adana Tren İstasyonu’nun önünde artık kemikleri sayılabilen atı ve her yeri yırtık, pejmürde haldeki faytonuyla bekler de bekler. Artık özellikle pamuktan sağlanan yeni zengin sınıf, lüks otomobilleriyle gezmektedirler. Akşamları evde yemek yemez olmuşlardır ve ciğerci tezgâhları yirmi dört saat onlar için açık hale gelmiştir. Yeni zenginler faytona ihtiyaç duymazlarken, en kötü ihtimalle lüks taksilere binerlerken, gardan çıkan diğer orta halliler en azından daha temiz, konforlu faytonları tercih ederler. Yoğun emekle geçinenler içinde dahi sınıfsal eşitsizlik vardır yani.

Cabbar, on kuruşa götürecek yolcu bile bulamaz haldedir artık. Devir değişmiştir, Cabbar yerinde saymaktadır. Üstelik tahammülsüz eşi Fatma (Gülsen Alnıaçık), beş çocuğu ve annesi sürekli evde ondan para beklemektedirler. Kızı, İngilizce sorulara cevap verememekte, sürekli derslerden geriye kalmaktayken; diğer küçük kızı ve oğulları ise mahalledeki çocukların bisiklete binmelerine hayran hayran bakmakla yetinirler. Fakirlik o kadar içe sinmiştir ki, kızlarından Cemile’nin ayakkabısı olmaksızın yalın ayak gezmesini artık kimse yadırgamaz olmuştur. Üstelik Adana’nın o büyük ve belki de en ucuz yiyeceklerinden karpuza bile hasret olacak kadar fukaralık diz boyudur.

Filmi izleyenler bilirler ki, evden sürekli çocuk ağlama ve kavga sesleri gelmektedir. Cabbar, evde tam bir huzursuz ortam içindedir. Çocuklarına sürekli ilenen eşine “intizar etme çocuklara” demekten dilinden tüy bitmiştir…

Sınıfsal Çelişkinin En Keskin Sesi…

Bir gün atına zengin bir otomobil sürücüsü çarpınca artık faytonculuğunun sonuna geldiğinin farkına varır. Fayton, artık kullanılmaz haldedir. Üstelik Cabbar sınıfsal eşitsizliğin en ham haline bu aşamada şahit olmuştur. Kazada kusurlu o sayılır, karakolda farklı muameleyle karşılaşır. Cabbar, gittikçe Çukurova diyarında küçülür de küçülür. Yaşar Kemal romanlarındaki o efsanevi, büyük Çukurova insanı burada yırtık, kıyafeti hırpani haliyle beş paranın peşinde koşan, isminin tersi hiç de “cabbar” olmayan tiptedir. Bakkallar borç vermez olurlar, alacaklılar zorla eve dadanıp aç kurtlara dönüşürler. Eski beylerinin evlerini arşınlarken onlardan borç almak için en dramatik çehreye bürünür. Fakat hepsi yüzünü çevirirler. Talih de yanında değildir üstelik Cabbar’ın. Aldığı milli piyangolara amorti bile çıkmaz.

Umutsuzluk zamanlarının birinde yakın arkadaşı hamal Hasan (Tuncel Kurtiz) kanına girer. Adana’da Ziya Paşa Bulvarı’nda parasızlığın ne olduğuna dair şu cümlelerle girişini yapar Hasan ve meramını dillendirmeye başlar:

… Paran olunca her iş iyi olur. Paran olunca kebap yen, paran olunca tatlı yen, şarap içen… İyi yataklarda yatarsın. Parası olunca adam kuvvetli olur, parası olunca adamın evi-avradı olur; evinde tenceresi kaynar, çocukları olur. Paran olmadı mı idi de dünyada senden kötüsü, senden pisi yoktur. Her yerden kovarlar seni. Fakirin yüzü soğuktur. Niye soğuktur Cabbar gardaş, mesela cebinde paran olmadı mı, yaz gününde üşürsün. Neden; çünkü para adamı sıcak tutar…” O’na göre iki köprü arasında aslında define vardır. Elindeki son kalan paraları şayet tanıdığı yaşlı, hikmet sahibi hocaya (Osman Alyanak) verirse definenin yeri bulunacaktır. Önce yanaşmaz Cabbar ancak sonra naçar haliyle uyar diğer parasız Hasan’a. Misis ile Ceyhan Köprüsü arasında umuda yolculuk böylelikle başlar. Ancak bu umudun sönmesi için uzun zaman gerekmez. Deliler katına çıkan Cabbar’ın son cümleleri ” … Gelirken kırk lira bırakmıştım eve, çocuklar açtır şimdi, bir ay oldu yolumu gözlerler” olur.

Sinema Tarihimizin En İyi Filmi…

Umut“, döneminde sansüre takılır. Filmin tamamlanmasından bir yıl sonra Adana Film Festivali’nden en iyi film de dahil olmak üzere birçok ödülün sahibi olarak döner. Hem geniş kitleler hem de aydınlar nezdinde film çok beğenilir. Bunun nedenleri vardır: Bir kere tiplemeler, döneminde artık egemen olan Yeşilçam Sineması’nın tüm kalıplarının dışındadır. Yılmaz Güney, beslendiği Türkiye Sineması’nın tüm klişelerini yerle bir etmiştir. Farklı bir biçim ve sinema tekniği vardır artık karşımızda.

Konusu ile ayırt edicidir. Sınıf eşitsizliği ve politik durum ilk kez bu kadar keskin, net çizilmektedir. Ancak bunu daha sonra çekeceği 1974 tarihli “Arkadaş” filmindeki gibi katı bir biçim ve didaktik anlatım ile yapmaz. İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden ve Fransız Yeni Dalga akımlarından çokça beslenir. İtalya’da çıkan, savaşın ve faşizmin ortasında biçimlenen İtalyan Gerçekçiliğinde, toplumun ve bireyin sorunları artık stüdyo olanakları ile değil, sokakta ve onların doğal ortamında aranmaktadır. Bireyin gerçeği sokaktaki bu doğaçlama rollerle ancak dile gelir.

Kamera sokağa çevrilirken, bir nevi sine-göz olurken, kişiyi sürekli kendi doğal ortamında takip eder. Gerçekten de Umut‘ta Cabbar’ı yakın ve uzak çekimleri ile takipte olan görüntü yönetmeni Kaya Ererez‘in görüntüleriyle, Adana Garı, Ziya Paşa Bulvarı, Büyük Saat, Karataş Oymaklı Köyü, Misis Köprüsü, Taş Köprü hepsi önümüzde kahramanın ruh halinin yansımaları olarak görünür.

Film, tam bir Çukurova filmidir. Çukurova’nın sesi, o daha stilist Yeşilçam Sineması’nın aksine yankılanır durur. Müzik de çok başarılıdır. Arif Erkin bir sohbetinde müzikleri olanaksızlıklar için de tek bir bas klarnet kullanarak gerçekleştirdiğini belirtmiştir…

Her film seçkisi bir tercihtir kuşkusuz ve yoğun öznellik içerir. Örneğin sinema çıkışında bir filmi tartışırsınız arkadaşınızla ve belki de uyuşmazsınız onla. Ancak Umut, genel kabule göre Türk sinemasında yeni bir aşamadır ve benim öznel değerlendirmeme göre de, sinema tarihimizin halen aşılamayan en başarılı filmidir. Bu nedenle tarih dışıdır, sinemamızın halen de gururu ve umududur…

Yönetmen / Senaryo : Şerif Gören, Yılmaz Güney

Görüntü Yönetmeni : Kaya Ererez

Kurgu : Celal Köse

Müzik : Arif Erkin Güzelbeyoğlu

Oyuncular : Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz, Gülsen Alnıaçık, Osman Alyanak, Kürşat Alnıaçık, Enver Dönmez, Lütfü Engin, Sema Engin, Nizam Ergüden, Hicret Gürson, Hacı Bayram Kısacık, Ahmet Koç, Kemal Tatlı, Sevgi Tatlı, Semra Kaya, Mehmet Eken

Türkiye / Dram / 100 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here