Viggo Mortensen ”DÜŞÜŞ”te sorunlu bir baba-oğul ilişkisi anlatıyor

Şiirden sosyolojiye birçok alanda kitaplar yazan, fotografçı, müzisyen, film ve tiyatro oyuncusu Viggo Mortensen, bu hasletleriyle yetinmeyip kamera arkasına geçti. Senaryosunu yazıp yönettiği, müziklerini hazırlatıp başrolünü oynadığı bu ilk yönetmenlik denemesiyle Mortensen ilgiyle takip edilmeyi hak ediyor.

SİNEMANIN ”EN KÖTÜ BABA”SI

Şiirden sosyolojiye birçok alanda kitaplar yazan, başarılı fotografçı, ressam, müzisyen, film ve tiyatro oyuncusu Viggo Mortensen, bu hasletleriyle yetinmeyip “Düşüş / Falling” ile kamera arkasına geçti. Senaryosunu yazdığı, müzik partisyonunu hazırladığı, yönettiği, başrol oyunculuğunu ve yapımcılığını üstlendiği bu ilk filmiyle Mortensen, geçen yıl pandemi sebebiyle yapılamayan Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasına seçildi.

Danimarka asıllı, New York doğumlu 63 yaşındaki sanatçı, Peter Weir’ in “Witness”iyle 1985’te başlayan aktörlük hayatında 3 kez Oscar Ödülü’ne aday gösterildi. Bu filmler David Cronenberg’in “Eastern Promises” (2007), Peter Farrelly’nin “Green Book”u (2019) ve Matt Ross’un “Captain Fantastic”i (2017). Mortensen aralarında Brian de Palma’nın “Carlito Ways”inin de bulunduğu (1993) 60 filmde rol aldı.

MORTENSEN’İN İLK YÖNETMENLİĞİ

Viggo MortensenDüşüş”ün senaryosunda, mutlu bir yaşantısı olan bir insanın demans hastası babasını yıllar sonra yanına almasını ve değişime tüm benliğiyle karşı koyan babasıyla ilişkisini anlatıyor. Mortensen bu empati yoksunu, sabit fikirli, kaba, acımasız, asosyal, gaddar, karısı, oğlu ve kızının hayatını karartan karakterini senaryosunda yazarken, belki de sinema tarihinin “en kötü baba” portresini çiziyor.

Viggo Mortensen “Düşüş”ün projesinin kişisel bir deneyiminden oluştuğunu anlatıyor. Daha önce verdiği bir demeçte, annesinin cenazesinin ardından eve dönerken annesiyle ilgili daha önce dikkat etmediği şeyler hatırlamaya başladığını ve annesi hakkında düşündükçe babası hakkında da düşünmeye başladığını söyleyen Viggo Mortensen, bu iki karakter hakkında düşündükçe gerçeklikten uzaklaşıp kurmaca karakterler haline geldiklerini ve buradan yola çıkarak bir kısa öykü yazdığını söylüyor.

Mortensen annesiyle başlayıp gitgide daha çok babası hakkında olmaya başlayan bu öykünün ilk yönetmenlik denemesinin temelini oluşturduğunu ilave ediyor. Dünya prömiyerini Sundance Bağımsız Film Ferstivali’nde yapan bu düşük bütçeli ve çokça övülen bağımsız yapımın, yerinde kullanılan flash back’leriyle başarılı kurgusu öne çıkıyor. Film baba-oğul ilişkilerinin muhtelif dönemlerini geriye dönüşlerle aktarırken, bu ikili arasında yaşanan ayrılık dönemine de ayna tutmuş oluyor.

Film muhafazakar bir adamla eşcinsel oğlunun hikayesini konu ediyor. John Peterson (Viggo Mortensen) ve hayat arkadaşı Eric (Terry Chen) evlat edindikleri kızları le Kaliforniya’da mutlu bir hayat sürmektedir. Çiftçi olan, yalnız yaşamayı seçen huysuz babası Willis (Lance Henriksen) ise, John’un aile yapısından oldukça uzakta, geleneksel bir dünyaya aittir. Willis emekli olmasının ardından ailesiyle daha yakın olmaya karar verir ve oğlunun daveti üzerine John’un evine taşınır.

Tek başına kimsenin yardımını istemeden çiftlik işlerine yetişmek konusunda zorlanan Willis’in hayatının bu döneminde, insan ilişkilerindeki zaaflarından kurtulmaya çalışmaya niyetli gözükmediği ve sürekli sorun çıkardığını görürüz. İyi niyetli oğlunun uzattığı barış elini iten ,hakarete varan söylemlerini tekrarlayan Willis, John’un ve mutsuz bir evlilik hayatı yaşayan gönlü yaralı kızı Sara’nın (Laura Linley) keyfini kaçıracak her şeyi yapar.

Viggo Mortensen ilk filmini yapan bir yönetmenden beklenmedik bir beceriyle, baştan sona temposu aksamayan, sarkmayan mizanseni ile, oyuncu yönetmedeki ustalığıyla puan topluyor. Ancak baba Wiilis rolünün yaşlılığını oynayan, Norveç kökenli Amerikalı aktör Lance Henriksen’in performansını kimi eleştirmenler fazla abartılı buldular.

Willis’in gençlik yıllarını canlandıran İsveçli aktör Sverrir Gundanson ailesine kötü davranan, içinde kötülük barındıran, çevresine mutsuzluk saçan Willis karakterinin hakkını veriyor. Deneyimli aktör “Borg McEnroe” filminde iki ünlü tenisçiden, dünyanın 1 numaralısı olan Isveçli Björn Borg’u canlandırmıştı. Laura Linley bilinen iyi oyunculuğuyla, içine kapanık, uzlaşmacı ama ezik kız kardeş Sara kompozisyonunda oyuncu kadrosunun başarısını tamamlıyor.

Filmin hoş sürprizlerinden biri, ünlü Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in sürpriz bir rolde karşımıza çıkması. Kendisine şifa getirmeye çalışan doktoruna kötü davranan huysuz hastayı sabırla dinleyip tolerans gösteren yaşlı ürolog rolünde, David Cronenberg’in filmde kısa bir rolü var.

Yönetmen / Senaryo / Müzik / Yapımcı : Viggo Mortensen

Görüntü Yönetmeni : Marcel Zyskind

Kurgu : Ronald Sanders

Oynayanlar : Viggo Mortensen, Lance Henriksen, Terry Chen, Sverrir Gundanson, Laura Linley

Kanada / Dram / 112 Dk.


————————————————————————————————————————————–

KÖSTEBEK AJAN / EL AGENTE TOP

83. YAŞINDAKİ CASUS

Bu yıl En İyi Belgesel dalında Oscar adayları arasında yer alan Şili filmi “Köstebek Ajan / El Agente Topo” tüm dallarda yarışan adaylar arasındaki filmlerin en sevimlisiydi. 38 yaşındaki Santiago doğumlu senaryo yazarı- yönetmen- belgeselci Maite Alberdi bu filmiyle Oscar’a aday gösterilen ilk kadın yönetmen sıfatını kazandı. Alberdi bu 8. uzun metrajlı filminde, verdiği insanın yüreğini ışıtan mesajlarıyla öne çıkıyor.

Filmin tümü amatör, aralarında demans hastalığı çeken 80 yaş üstü oyuncu kadrosuna Alberdi doğaçlama imkanı tanıyor. Bu amatör kadroyu yönetmede kendisi olağanüstü bir beceri sergiliyor. İlk gösterimini Sundance Film Festivali’nde yapan “Köstebek Ajan”, görebileceğimiz en sevimli casus filmi ve inanılması güç de olsa çok sağlam, gözlemci bir belgesel.

Huzurevinde kalan annesinine kötü davranıldığı ve eşyalarının çalındığı iddiasıyla, bir kadın güvendiği bir dedektiften olayın aydınlatılmasını ister. Özel dedektif Romulo, olup biteni anlamak için huzurevine bir casus sokmaya karar verir. Gazeteye ilan verilerek gelecek adaylar arasından en iyisini seçip, bu yaşlı adamı huzurevine yeni müşteri gibi sokacaktır.

Seçimi kazanan 83 yaşındaki Sergio’dan orada olup bitenleri Romulo’ya rapor etmesi istenir. Karizmasıyla huzurevi hayatına kolaylıkla adapte olan sıcakkanlı Sergio, casustan da öte, huzurevinde herkesle yakınlık kurunca işler karışır. Sevimli ihtiyar kısa zamanda huzurevi sakinlerinin gözdesi haline gelir; hatta bir kadından evlenme teklifi bile alır. Sergio’nun buranın sakinleriyle sıkı ve sıcak ilişkiler kırması, kendisini bu iş için kiralayan deneyimli özel dedektifi müşkül duruma sokar. Muntazaman gizlice yaptığı telefon konuşmalarından aktardıklarıyla, dedektif Romulo’ya hırsızlık olayının aydınlatılması kalır.

Yaşlılık, yalnızlık, şefkat ve dostluğa dair “Köstebek Ajan” insancıl mesajlar veriyor. Filmin tüm yükünü omuzlarında taşıyan Sergio Chamy kendini oynadığı bu rolde harikalar yaratıyor. Bu tonton, sevimli, karizmatik ihtiyar, filmde yine kendilerini oynayan amatör oyuncular gibi, yönetmen Maite Alberdi’nin mizansenine katkıda bulunuyor.

Yönetmen Alberdi yazdığı sağlam senaryoda bir evrensel ve toplumsal sorunumuzu ustalıkla dile getiriyor. Günlük hayatlarını engelleyecekleri endişesiyle yaşlılarını bakımevlerine, huzurevlerine koyan, çok kere onları unutup kendilerini yalnızlığa ve terkedilmişliğe mahkum eden evlatlar, filmde zarif bir uslupla eleştiriliyor.

Maite Alberdi yalnızca belgeselleriyle değil, birçok yerde yayınlanan film eleştirileriyle de tanınıyor. Akademi En İyi Belgesel dalında Oscar Ödülü’ne ,yine bir kadın yönetmenin elinden çıkma “Ahtapottan Öğrendiklerim / My Octopus Teacher”ı layık gördü. NETFLİX’ten izlenebilecek bu filmin meziyeti Güney Afrika sahillerinde 3 yıllık titiz ve zor bir çalışmanın ürünü olmasıydı. Ben “Köstebek Ajan”ın hakkının yendiği kanaatindeyim.

Son bir not : Filmin 83’lük başrol oyuncusu Sergio Chamy, hayatında ilk kez uçağa binerek yine ilk kez Şili’nin dışına çıkarak, Oscar törenine katılmak üzere Los Angeles’e uçtu.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here