Yolun Sonu Görünmüyor…

7 Mayıs itibariyle Netflix’te gösterime giren “Milestone (Yol Yorgunu)“, hikâyesi Yeni Delhi’de geçen bir Hint filmi. Ancak alışılagelmiş Hint yapımlarından farkını henüz başlangıç sahnelerinde bize hissettiriyor. Bu Hindistan, sürekli egzotik görünümlü Batı bakışıyla yansıyan o şen, eğlenceli festival ve müzikleriyle bilinen dünyadan çok uzakta bir atmosfer ile açılıyor. 50’li yaşlardaki Ghalib (Suvinder Vicky) nakliye firmasında çalışan ve 500.000 km yaparak diğer şoförlerden daha özverili olmakla tanınan birisidir. Kendisi belirgin bir şekilde sağlık sorunları yaşamaktadır. Bel ağrıları artık nerede ise işini yapamaz boyuta getirir kendisini. Üstelik ev ortamı da çok sağlıklı görünüm vermez. Tek başına yaşar. Zira, filmin ileri aşamalarındaki sahnelerinde kısa zaman öncesinde eşi Etal’i, filmde arka planı pek yansıtılmasa da kaybettiğini anlıyoruz.

Tam bu trajik olayla başa çıkmaya çalışırken aynı zamanda genç bir şirket şoför adayı olan Pash’ı (Lakshvır Saran) eğitmek durumunda kalır. Fakat bir bakıma yaptırılan bu staj, aslında bir paradoksu da içinde taşır: Zira artık sağlık sorunu yaşayan Ghalib, işini Pash’a öğrettikten sonra işinden olma riski ile karşılacaktır. Kahraman’ın yol yorgunluğu ya da sıkıntısı tam da buradan kaynaklanır…

Büyük Ontolojik Laflarla Öykünün Ezilmesi…

Milestone (Yol Yorgunu), asla geveze bir film değil. Hatta kısmen durağan yapıda olduğunu belirtebiliriz. Ama bu kısık sesli hali, hemen büyük anlatımlara, ontolojik dokundurmalara bırakmaktan da kendisini sakındırmıyor. Bunu ilk olarak köydeki ihtiyarlar konseyinin bir bakıma kan parası için kurduğu mahkemesinde görüyoruz. Eşi Etal’in ölümünden suçlu değilse bile sorumluluk taşıması itibariyle eşinin kız kardeşi ve babasına bir bakıma tazminat ödenmesini belirten filmin kısımlarında, aslında Ghalib’in eşinin köyden ayrılmasından, tüm ihtiyaçlarının görülmesine kadar tüm dediklerini yaptığına dair diyalogları bize filmin bu niteliğini hemen hissettiriyor. Fakat bu durum filmde zoraki bir ekleme hissi yaratıyor biz izleyenlere…

Etal ile ilgili daha sonra komşusu ile yaptığı sohbetteki diyaloglarda da belirli bir “derinlik” var. Üstelik filmin varoluşsal kurulumu bunlarla sınırlı da değil. Özellikle çevre ile çatışma içerisinde bulunan iş arkadaşı Dılbaug’un (Gurinder Makna) kimsenin kendisini dinlemediğine dair insanların kayıtsızlığına değinen kısımları ya da Pash ile yapılan sohbette bir insanın özverisinin ne anlama geldiğine dair felsefi söylemler bunun bir başka boyutu. Ancak akla hemen şu soru geliyor: Kültür durumu itibariyle yüksek seviyede olmayan ve uzun süre köyde kalan bir kişi olarak Ghalib’in bu yüksek söylemleri gerçekçi mi? Ya Pash! Kuveyt doğumlu olan Ghalib’e neden Kuveyt’ten döndüğüne dair sorusuna, bir başka soru olarak “Saddam Hüseyin’i tanıyor musun?” sorusuyla cevapladığında, ona “hayır” diyecek kadar kültürel durumunu ele veren bir kahramanın da en az Ghalib kadar ontolojik meselelere dair laflar etmesi inandırıcı geliyor mu? Hayır. Filmin sorunu da tam da buradan geliyor. Büyük söylemlerin altında öykü gittikçe eziliyor, inandırıcılığını kaybediyor.

Kahramanın kendi içindeki çatışmaları, iş kaybı riskinin kendisindeki etkileri ya da bunun politik kurgudaki yeri hiçbir şekilde filmde belirginleşmiyor. Diyalogların arasına felsefi anlatıların serpiştirilip, sonrasında da yağmur eşliğinde Chopin’in Nocturne’ü ile filmin tamamlanması o filmi ancak belirli bir seviyeye getiriyor. Ancak filmi mükemmel yaptığı anlamına gelmiyor. Yani herkes Andrey Tarkovski olamıyor…

Açılışını Venedik Film Festivali’nde yapan, senaristliğini ve yönetmenliğini Ivan Ayr‘ın üstlendiği “Milestone“, oyunculukları itibariyle bir aksama göstermiyor. Başrolde gördüğümüz Suvinder Vicky Hindistan’ın tanınan aktörlerinden. Kameranın Ghalib’i arkadan takibi, kamyonlarla dolu garaj çekimlerindeki hareketli kamera çekimleri de yine dozajında kullanılmış.

Filmin alıştığımız Hindistan’ın farklı yönlerini, özellikle emek yoğun üretimde ücret azlığı ile geçimini sağlayan kamyon şoförlerinin atmosferini başarı ile sunduğunu söyleyebiliriz. Buna ilave olarak işverenin baskılarını, polislerle ve idari makamlarla yaşanan sorunları da yer yer sunduğunu söyleyebiliriz. Ancak yine de atmosfer kadar etkili olamıyor. Başarılı bir sorgulamaya seyirciyi sürükleyemiyor.

Yani sonuç olarak ne yazık ki tüm bu emekler, filmin o “büyük büyük”, o “kocaman”, o “devasa” söylemleri altında eziliyor ve tuzla buz oluyor…

Yönetmen : Ivan Ayr

Senaryo : Ivan Ayr, Neel Mani Kant

Oyuncular : Lakshvir Saran, Suvinder Vicky

Hindistan / Dram / 98 Dk.

Film notum:

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here