EPİC : Elvis Presley Konserde / EPiC: Elvis Presley in Concert

ELVİS’İ BİR KEZ GÖRDÜYSENİZ ESKİSİ GİBİ OLAMAZSINIZ

Öyle ya da böyle herkesin bir ELVİS’i  vardır… Bir kere Elvis hayranı olan her zaman hayranıdır. EPİC filmini daha çok kadınların seveceği bir gerçek. Dramatik unsurları bir kenara bırakırsak yaşadıklarını keyifle izliyoruz. İnsanların, şöhreti kıtaları aşan Elvis’e ilgisi ne de güzelmiş. Elvis geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da olacak, bırakın şarkılarla duygular aksın diyorsanız kaçırmayın derim.

OrtaKoltuk Puanı:

 

Sevgili orta koltuk okuyucuları;
Birileri, “Elvis Presley” i bir kez görseniz bile eskisi gibi olamazsınız “demiş.. Sizi filme gitmeden önce ilk satırda böyle motive edeyim dedim. “Amerika”nın çok başkanı oldu ama bir tek kralı oldu” derler bir de.. Ve daha benzer pek çok şey söylenir.
Rock and roll un dahisi Elvis Presley in film boyunca doğrudan seyirci ile konuşuyormuş gibi olduğu Epic : Elvis Presley İn Concert filmi Türkiye “de de vizyonda… Avustralyalı yönetmen Baz luhrmann‘ın kendi deyimiyle “ne konser ne belgesel” olarak sınıflandırdığı bu film aynı yönetmenin Amerikan Film Enstitüsünün yılın en iyi on filminden biri olarak seçtiği 2022 yılı “Elvis” filminden farklı… İlk film sinematik bir dramdı. Epic ise konser ağırlıklı belgesel tadında…
Luhrmann kendini gösteri kültürüne bağlamış bir yönetmen. Kariyerinde Moulin Rouge, Great Gatsby gibi filmler olduğunu biliyoruz. Epic filminde de konserlerin, provaların, showların ihtişamı bir yana Elvis Presley’i sadece bir ikon degil, hisseden bir insan olarak göstermek istemiş. Yoğun görsel bombardıman, hızlı kurgu için bundan büyük fırsat olamazdı herhalde.
Film bitip ışıklar yandığında çağlara dönük starın hayatına dair olağanüstü sırlar edinmiş olmazsınız ama harika bir konserin  izleri ile eve dönersiniz. Yönetmen Baz luhrmann‘in eğlenmek için sinema yaptığı kesin. Koca bir albüm serisi gibi film çıkarmış. Konser sahneleri sinematografik şekilde birleştirilmiş. İzlerken kronolojiye falan takılmayın şarkıların verdiği duygulara bırakın kendinizi. Yani aynı şarkıyı, farklı zaman dilimlerinde takip ederken, Elvis kendi anlatımıyla izleyiciyi hayatına dokunduruyor. Hayranların kutsal törendeymiş gibi hezeyanlarına tanık oluyorsunuz. Şu an bizim için normal olan dans figürlerinin neden  yıldızın yaşadığı dönemde sıkıntı yarattığı meselesi kafama takıldı ama bir sonraki şarkıdan aldığım  keyifle bu soruyu unuttum bile…  27 şarkının ihtişamı filmden mutlu ayrılmaya yetiyor. Canlı performans enerjisi sizi her dakika kuşatıyor. Sanki bu yakışıklı ve şarkı söylemenin çok yakıştığı adam iyi ki hayatımıza girmiş diyorsunuz.
Elvis in kendi iç dünyasını dillendirdiği samimi röportajlarla, akışın yönlendiği filmin başında ”bugüne kadar çok konuşuldu yazıldı çizildi ama bir de benden dinleyin“ diyen Presley size samimiyet vaat ediyor. Ve röportajlar, konserler, hayatından kesitler, izleyiciye sımsıcak bir ortam sunuyor.
Epic aslında teknik açıdan gizemli bir varoluş öyküsü… Kayıp görüntüler, ses geri getirme meseleleri derken iş çetrefilleşiyor. Belki de filmden daha çok o ortaya çıkış hikayesi daha sonra konuşulacak. Mesela filmlerin yıllarca gizli kaldığı Kansas City’ deki tuz madenlerinden nasıl haberdar oldular? Nemden korunması için tuz madeninde gömülü film makaralarını nasıl bulup çıkardılar? İlk halleri nasıldı vs gibi meseleler yeni belgesel konusu olabilir. Luhrmann bu süreci “kayıp Arkın peşindeydik” diye anlatarak merak uyandırıyor. 35mm,16mm toplam 61 makara nasıl düzenlenmişti. Bazıları yanlış etiketliydi deniyor. Sirke kokulu bozulmakta olan makaraları dönüştürmek ve ekiple keşfetmek herhalde büyük maliyet çıkarmıştır. Sonradan çıkan manyetik bantla sesi bulmuşlar mesela…
Presley’in yaşadığı Graceland’ı koruyup müze haline getirmelerine rağmen, 1977 deki ölümünün ardından bu kadar önemli görüntüleri onca yıl nasıl bu hale getirmiş olabilirler. Koskoca bir ekip iki yıl boyunca samanlıkta iğne aramak için geceli gündüzlü çalışma yapmış. Diyecekseniz ki yapay zeka dokunuşları ne güne kalmış.. O da yok… Yönetmenin kamerayı çalıştırmadan ortaya çıkardığı sinema şöleni asıl kurgu da kendini gösteriyor. Filmin sonunda daha yeni bir şeyler çıkar beklentisi kalıyor.
IMAX  deneyimine  gelince… Bildiğiniz gibi 2011’ den beri bu teknoloji çok yetersiz de olsa İstanbul Ankara gibi şehirlerde var. Hatta bazen kaliteli, kontrası yüksek Türk filmleri başka formatta çekilse de bu teknolojiye uygun hale getiriliyor. Basın gösterimini izlediğim sinema salonu İstanbul’un en afilli alışveriş merkezlerinden birinde ama bu anlamda ileri teknoloji nimetini hissedemedim. Gıcırdayan bir koltuk da olmak da benim  talihsizliğimdi herhalde.
Aslında  basın gösterimi de filmin beklentileri hakkında fikir verdi. Oldukça kalabalıktı. Sihri yokolmasın diye vizyon tarihinden bir gün öncesi belirlenmiş… Koskoca salonu ağır izleyicinin doldurduğu basın gösteriminde daha kapıda Presley posterleriyle çekim yapıldığını görünce işin havasında  bir fark olduğu anlaşıldı.
Film boyunca tempo tutanlarda oldu benim gibi… Vay be, ne kadar büyük şöhret ama bedeli de ağır diye düşünürüm sanıyordum ama böyle hissedemedim. O ihtişamlı showların  ambiyansından olsa gerek Presley yalnızlıktan yakınmasına rağmen ben o mutlu prova sahnelerinde yine de kameraların önünde olduğundan pek yalnızlık çektiğine ikna olmadım. Yalnızlık korkusu yüzünden evlendiğini itiraf edince mesele biraz  anlaşıldı.. “Müzik insanı hareket ettirmeli, ya içten ya da dıştan” diyen Presley’in askerlik sahnelerinde “tankı kocaman titreşimli bir enstruman gibi gördüm ve dans etmeyi bırakmadım” demesi, konserlerindeki özellikle kadın hayranlarının çıldırmış  ilgisine tepkileri de zaman zaman gülümsetti. Annesinin kaybı ile ilgili sözleri, onunda etten kemikten olduğunu hissettirdi. Özellikle büyük bir coşkuyla verilen vegas dönemi konserlerinde psikolojik hayatta kalma arzusu olduğunu bildiğiniz yaşam öyküsünde  bu döneme nasıl gelindi sorusunun cevabı havada kalmış ama yönetmenin derdi de bu değil zaten.
Sanatçının hayatındaki paradokslar vurgulanırken, luhrmann  perdenin arkasındaki yalnız adamı göstererek bu konuyu düşünmeyi bize bırakmış. Bu anlar çok etkileyici geldi.
Malumunuz Elvis Presley, zerre kadar müzikle ilgisi olmayan bir dünyalının bile adını, tarzını hatta hayatının detaylarına vakıf olabileceği küresel bir ikon. 1946-64 baby boomers kuşağı presleyin zirvesinde kültürel devrime bizzat tanık olanlar… 1965-80 x kuşağı televizyon yayınları ve retro kültürle tanıdı. 1980 lerden sonra doğanlarlar dvd ve yeniden basım albümleriyle keşif yaptı. 1997 den sonra artık dijital çağın içine doganların Presley’i ise sosyal medya dijital müzik platformları belgeseller ve ancak bu son çekilen filmlerle kalıcı olmaya devam edecek.
Bu arada Presley 1956 dan 69 a a kadar kendi oynadığı onlarca filme kendi röportajlarıyla ciddi eleştiri getirdi. Dikkat çeken bir başka konuda meşhur menejer Albay Parker meselesiydi. Luhrmann tabii ki hiçbir eleştiri getirmeden önceki filminde  Tom Hanks‘in canlandırdığı, tabiri caizse Elvis’i “katır gibi çalıştıran ve gelirinin yüzde ellisini alanColonel Tom Parker‘ı da olduğu gibi belgesel formunda beyazperdeye yansıtmış.
Bakalım z kuşağının bilgisi nedir diye bizim evin genç ahalisine filme gitmeden önce Presley hakkında ne biliyorsunuz diye sordum. 2007 li oğlum adını bilmesine rağmen müziğinin tarzını söyleyemedi ama 2002 li kızım pekala Elvis presleyin hayatını kaybeden ikiziyle ilgili detayları verdi.
Anlaşılan o ki Öyle ya da böyle herkesin bir ELVİS’i  vardır… Bir kere Elvis hayranı olan her zaman hayranıdır. EPİC filmini daha çok kadınların seveceği bir gerçek. Dramatik unsurları bir kenara bırakırsak yaşadıklarını keyifle izliyoruz. İnsanların, şöhreti kıtaları aşan Elvis’e ilgisi ne de güzelmiş. Elvis geçmişte olduğu gibi bugün ve yarın da olacak, bırakın şarkılarla duygular aksın diyorsanız kaçırmayın derim. Baz luhrmann belli ki bugünkü nesli de Elvis trenine bindirip keyifli bir yolculuk yaptırmak istemiş. Şöyle düşünüyorsunuz filmin sonunda, Elvis Presley hayatta olsa bu filmi severdi. Ve Elvis artık yaşlanmadığı için hep yaşayacak… Yönetmen Baz Luhrmann EPİC için “Ben ve montajcı Jon Redmond Elvis’e hiç çıkmadığı dünya turu yaşatmak istedik“ diyor. Haksız değil.

Yönetmen / Senaryo : Baz Luhrmann

Kurgu : Jonathan Redmond

Oyuncular : Elvis Presley

ABD-Avusralya / Belgesel-Müzik / 95 Dk.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz