Iron Maiden : Burning Ambition
Bu film vesilesi ile iki gündür araya bizim Hıdırellez dokuz sekizlikleri karışmış olsa da sadece Iron Maiden dinliyorum. Düşünün yani… Filmi izledikten sonra meraklıları Heavy Metal’in geçmişini geleceğini, bitip bitmediğini tartışırlar artık. Onlara bırakalım.
Dünyayı 50 yıldır sarstılar ve 40 yıldır zirvedeler ve yola devam edecekler… Bundan 50 yıl önce punk müziğin dünyayı kasıp kavurduğu bir zamanda var oldular ve çizgilerinden, özgünlüklerinden asla ödün vermediler. Suda balık gibi kendi türlerinde müzik yaptılar. Heavy metal denince ilk akla gelen grup onların ki… Peki bunu nasıl başardılar? Iron Maiden’cılar mutlaka 2009 yılı yapımı Sam Dunn ve Scott Mc Fadyen imzalı Flight 666′yı izlediniz mi izlediniz, arşive aldınız mı aldınız. Sonra adamlar Türkiye’ye geldiler mi geldiler.. Bir daha gelirler mi bilemem. Ama eminim önümüzdeki yıl değil. Çünkü nihayet 2027 de dinlenecekler ve konser vermeyecekler. Ondan önce size doya doya “yanın” diye bu filmi yollamışlar. Daha doğrusu doğrudan merkeze kendilerini değil de sadık fanbaselerinin oturmasına izin veren Malcolm Venville imzalı David Teague senaryosuyla bir saygı filmi çıkmış. Iron Maiden’ın hiç mi büyük skandalları, magazinleri, kavgaları yok mu diye düşündüm bir ara ve film boyunca bekledim de.. Belli ki öküz altında buzağı aramak için çekilmemiş bu film.
Müzik dünyasının gelmiş geçmiş en büyük efsanelerinden Iron Maiden’den ve hala neden bahsediyor ve seviyoruz. Ayak basmadıkları, ülke yokken arşivlerin en kıymetli yerinde yerleri nasıl bu kadar sağlam… Hele hiçbir albüm satışı olmadığı halde, yüzlerce insanın sevgisi yüzünden, polislerin bile kalbini çaldıkları o Polonya konseri yok mu, savaş zamanı Balkanlarda iz bırakan konserlerinde başka hiçbir gruba hiçbir zaman nasip olmayacak anılar biriktiren grup üyeleri ve hayranların varoluş süreci çok etkileyici. Ya dünyanın en kalabalık toplanmalarından olan Rio konseri.. Ülke, insan, zaman ayırmadan aynı ihtişamla sahnede yücelmek… Tabii kolay değil. sağlıklarından neler yitirdiklerini öğrendikçe, renkli ışıkların k-bedellerini anlıyoruz. Bruce Dickinson‘un gırtlak kanseri olup atlatması sesinin daha da oturması vs.. Davulcu Nicko McBrain‘in yaşlılık nedeniyle önce felç geçirip buna rağmen sahnede oluşu ve nihayet kendi kararıyla ayrılışı vs..
70’lerin, 80’lerin çocukları, gençleri iseniz koşun sinemaya… Iron Maiden amcalarının geçmişini izleyin gençler. Bu fırsat kaçmaz… olağanüstü yakışıklılığı, çekiciliğiyle belgeselde duygularını anlatan javier bardem‘in dediği gibi en anda kalan ve en sonsuz olan müzikle buluşmak için bu belgeseli tereddütsüz izleyin derim. Heavy metal’in tartışmasız ikonu İron Maiden’in Burning Ambition belgeselinde izleyenlerin bu müzik türüne yakınlığı olmasa bile grubun deneyimlerinden ve yaşamöykülerinden ders çıkarmaması ve keyif almaması mümkün değil. İron meiden’in organik hikayesine odaklandığınızda, yalnız müzikle ruhu beslemiyor, on yılların dünya tarihindeki sosyolojik gerçeklerine de tanıklık ediyorsunuz. Büyük bir başarı öyküsünün izinde kaybolup gidiyorsunuz. Metallica ‘nın kurucusu Lars Ulrich thrash metal akımının öncüsü olarak, Public Enemy‘nin kurucusu Chuck D gibi isimleri de Iron Maiden’le bağlantılarıyla izleyebilirsiniz.
Heavy Metal bazılarının gözünde sert, kaotik, bağıran çağıran kafa sallayan adamların müziği olarak bilinir. Ama hiç öyle değil. En azından filme adını veren Steve Harris imzalı koleksiyonlarda bulabileceğiniz Burning Ambition şarkısı çıktığı zamanlarda böyle değildi. Sonra trash metal gibi alt türlere ayrılınca iş çığırından çıktı. O tartışma konularına girmeyelim çünkü anlamıyorum. Ben 1992 Fear of the Dark‘a takılı kalmışım. Burning Ambition‘da bu müzik türüne yakınlığı olmayan, hatta erik dalı, dam üstüne çul serer dinleyicisi bile olsanız, benim o taraklarda bezim olmaz deseniz bile bu adamları seviyorsunuz.. Üstelik belgesel ciddi iş. O kadar ciddiyete gelemem demeyin. Eddie ile ilk kez tanışsanız bile,”ki bu şöhretlerine bakılırsa pek mümkün değil, mutlaka karşılaştınız” onun korkunçluğunun arkasında taşıdığı mesajlar bu yaratığı nasıl sevimli kılıyor bir görün derim.
Bizim Maiden amcaları gençken de şimdi de, filmin başında da sonunda da “Kim olursanız olan kadın, erkek, Müslüman, Hristiyan, Musevi ya da ne olursanız olun önemli değil, biz koskocaman bir aileyiz, kan kardeşiyiz’’ diyorlar yüreklerini koyarak. Burning Ambition da 50 yıllık kariyere ışık tutulurken, bu kadar mı izleyici, hayran görüntüsü olur dedim.. Hatta her kesimden hayranlar konuşan anlatan Maiden şarkıları söyleyen figürler olarak beyazperdeden akıp geçiyor.
Bir de grubun süreç boyunca üç kez solist değiştirmesinin sadece İron Maiden’ın yaşaması ve başarılı olması için sancısız geçilmesi işlenirken müzik tarihine önemli bir not gibi düşmüş. Uyuşturucu ve içki yüzünden vokalist Paul Di ”anno”nun başlattığı süreci nasıl efsanevi Bruce Dickinson‘a devrettiğini, menajerleri Roy Smallwood‘un önce itiraz edip sonra kısa bir uyuşturucu denemesinden geçirdiği Bruce Dickinson‘u gruba alışının hikayesini, Maiden in daha ilk anda gruba ayar verişini, özgüvenini ve Dickinson un büyük bir bağlılıkla İron Maiden la birlikte doğuşunu, tükenişini, Blaze Baylay sürecini ve tekrar Bruce Dickinson zirvesini bütün organikliği ve samimiyeti ile yaşıyorsunuz. Bir anekdot var ki herkesi aralarında geçen tüm konuşmalardaki sıcaklık gibi seyirciyi gülümsetti. Kurucu Steve Harris, gitarıyla konserlerden birinde Dickinson’un dibinde biterek neredeyse kulağını deliyormuş. Meğer mesele sahnenin ortasında durmakmış. Dickinson’un müthiş cevabı filmde. O kadarını anlatmayayım. Bir de turnelerden birinde sadece kendileri eğlenmek için valsler çalınan bir düğüne dalmışlar ve kendi müziklerini yapmışlar. Dünyanın tanıdığı bir zamanda düğün sahipleri tanımadıkları halde çok eğlenmişler. İşte bunun gibi bir yığın anı..
Arşivlerden oluşan konser görüntülerinde Derek Riggs‘in Eddie’sinin meşhur mezardan ağaç olarak çıkışı, tüm protest sahnelerdeki akıl almaz showları o korkunç görüntüsünün altında savaşlara, ırkçılığa, çevre katliamlarına karşı ne kadar duyarlı ve masum olduğunu ve Maiden’ın varoluşundaki etkisini gayet keyifli olarak yansıtmış.
Grubun erken kurulma sürecinde, Steve Harris‘in çöp toplarken, doğru dürüst nota bile bilmeden ama kalpten hissederek müzik yaparak Maiden’ ın tohumlarını attığını görünce o günkü imkanlarla yani 1970’lerin ortalarında çalışma ve mücadele ile kendini nasıl var ettiğine tanık olmak heyecan verici. Hızlı galop tekniğinin Harris’in içinden geldiğini bilince hayranlarının heyecanlanmasına hak veriyorsunuz. Bu adamlar vokalistlerinin aynı zamanda kaptanı olduğu kendi uçaklarını uçurabilecek, aynı gün 80 bin km. lik turnenin bir ayağında sahneye heavy metalciler olarak çıkacak enerjileri bularak, yedi sülalelerine yetecek kadar para kazanmalarına rağmen, o kadar sade ve samimi yaşamışlar ki..
Netice de bu film vesilesi ile iki gündür araya bizim Hıdırellez dokuz sekizlikleri karışmış olsa da sadece Iron Maiden dinliyorum. Düşünün yani… Filmi izledikten sonra meraklıları heavy metal’in geçmişini geleceğini, bitip bitmediğini tartışırlar artık. Onlara bırakalım.
Yönetmen : Malcolm Venville
Senaryo : David Teague
Görüntü Yönetmeni : Matthew Gormly, Jaimie Gramston, Stuart Suck, Jeff Tomcho
Kurgu : Jules Cornell, Dan Duran, Marc Hoeferlin, James Lester
Müzik : H. Scott Salinas
Oyuncular : Steve Harris, Bruce Dickinson, Micko McBrain, Adrian Smith, Dave Murray, Chuck D, Simon Gallup, Scott Ian, Tom Morello, Janick Gers, Blaze Bayley, Rod Smallwood
ABD-İngiltere / Biyografi-Müzik-Dökümanter / 105 Dk.










