Alıkara
Merak duygusuyla ayakta duran bir polisiye
Polisiye, seyirciyi yalnızca cevabı öğrenmek için bekletmek değil, o cevabı öğrendiğinde hikâyenin neden anlatılmaya değer olduğunu göstermek meselesidir. Alıkara’nın eksik bıraktığı tam olarak şu; Merakın peşinden gidiyor ama hikâyenin kendisini geride bırakıyor. Keşke hikaye biraz daha derinlik kazansaydı ve bunca merak unsuru açıkta kalmasaydı.
Yönetmenliğini Hülya Gezer’in üstlendiği, senaryosunu Eylem Canpolat ve Bengü Üçüncü’nün yazdığı Alıkara, başrollerinde Miray Daner ve Halit Özgür Sarı’yı buluşturuyor. Suç, geçmişle hesaplaşma ve emniyet içindeki karanlık ilişkiler üzerinden ilerleyen dizi, polisiye türünün tanıdık unsurlarını bir araya getiriyor.
Seyirciyi son bölüme kadar tutan bir merak duygusu yaratmayı başarsa da anlattığı dünyanın derinliğini aynı ölçüde kuramıyor. Çünkü bir polisiye için asıl mesele, yalnızca suçun nasıl çözüleceğini düşündürmek değil; karakterlerin neden o noktaya geldiğini, olayların hangi ilişkiler ağında geliştiğini ve bütün bunların sonunda nasıl bir anlam kazandığını göstermek. Alıkara, vaat ettiği hikâyeyle gerçekleştirdiği anlatı arasında belirgin bir mesafe bırakıyor.
Dizinin çıkış noktası, güçlü bir polisiye için elverişli. Emniyet güçlerinin içindeki çeteler, kurum içerisindeki yapılanmalar ve suçla mücadele etmesi gereken mekanizmaların kendi içlerinde ürettiği sorunlar, yalnızca bir suç hikâyesinin değil, aynı zamanda güç, sadakat, çıkar ve adalet ilişkilerinin de konusu olabilir. Alıkara bu dünyaya kapı aralıyor ancak meseleyi yeterince derinleştirmiyor. Kurum içindeki çürümüşlüğün nasıl oluştuğu, bu yapılanmaların kimleri nasıl etkilediği ve karakterlerin bu ilişkiler ağındaki konumları gerektiği kadar açılmıyor. Böylece dizinin en güçlü anlatı imkânlarından biri, hikâyeyi ileri taşıyan bir araç olmanın ötesine geçemiyor.
Sorun, polisiye türünün klişelerinden yararlanılması değil; bu kalıpların yeni bir bakış açısıyla dönüştürülememesi. Şüphe, ihanet, gizli ilişkiler ve geçmişten gelen hesaplaşmalar türün alışıldık unsurları. Bunların etkili olabilmesi içinse karakterlerin davranışlarının inandırıcı, çatışmaların tutarlı ve sonuçların hikâyeyle uyumlu olması gerekiyor. Alıkara zaman zaman ilgi çekici gelişmeler sunsa da bunları sağlam bir bütünlük içinde bir araya getiremiyor. Bir sonraki bölümde ne olacağını merak ediyoruz, ancak olup bitenlerin neden bu şekilde geliştiği sorusu aynı açıklıkla karşılık bulmuyor.
Bu eksiklik, özellikle Mardin’de geçen hikâye hattında belirginleşiyor. Mardin, anlatıya yalnızca farklı bir mekân kazandıran bir unsur olarak değil, karakterlerin geçmişlerini, ilişkilerini ve çatışmalarını besleyen bir alan olarak değerlendirilebilirdi. Ancak burada gelişen olaylar ve ilişkiler yeterince derinleşmediği için bazı bağlantılar havada kalıyor. Karakterlerin geçmişleriyle bugünleri arasındaki bağ daha güçlü kurulabilseydi Mardin’de yaşananlar ana hikâyenin anlamını genişletebilirdi. Bunun yerine bu hat, anlatının bütününe gerektiği kadar eklemlenemiyor. Seyirciden boşlukları tamamlamasını beklemek mümkün; ancak hikâyenin temel bağlantılarını kurmak senaryonun sorumluluğunda.
Deniz Baran Komiser karakteri de dizinin üzerinde daha fazla durması gereken alanlardan biri. Deniz Baran’ın davranışları ve olaylara yaklaşımı zaman zaman birbirinden kopuk iki farklı kişilik izlenimi yaratıyor. Oysa bir karakterin çelişkili olmasıyla tutarsız yazılması aynı şey değil. İnsanların birbirine zıt duyguları bir arada taşıması, geçmişleriyle hesaplaşırken farklı tepkiler vermesi son derece anlaşılır. Hatta iyi yazılmış bir karakteri ilgi çekici kılan da çoğu zaman bu çelişkilerdir. Fakat seyircinin bunları anlayabilmesi için karakterin iç dünyasına ilişkin yeterli ipucu sunulması gerekir. Deniz Baran’ın davranışları arasındaki geçişler bu zemini her zaman kuramıyor.
Kado’yla, yani annesiyle olan ilişkisi de bu açıdan dikkat çekici. Deniz Baran’ın annesini pek çok anlamda suçlu görmesine rağmen onunla kurduğu ilişki, suçlama ve yakınlık arasındaki gerilimi yeterince açıklamıyor. Geçmişe yönelik hesaplaşma isteğiyle kopulamayan bağ arasındaki çatışma, karakterin iç dünyasını derinleştirebilecek bir imkân taşıyor. Deniz Baran’ın annesinden neden bütünüyle uzaklaşamadığı, hangi duygularla bu ilişkiyi sürdürdüğü ve annesinin geçmişinin kendi hayatında nasıl bir karşılık bulduğu daha açık işlenebilirdi. Mesleği gereği olaylara mesafeli yaklaşan bir karakterin özel hayatında aynı mesafeyi koruyamaması elbette mümkün. Ancak bunun psikolojik ve duygusal zemini kurulmadığında seyirci karakteri anlamak yerine davranışlarının nedenini tahmin etmek zorunda kalıyor.
Karakter yazımındaki bu sorun, dizinin dramatik etkisini de sınırlıyor. Olaylar ilerliyor, çatışmalar ortaya çıkıyor; ancak yaşananların karakterleri nasıl değiştirdiği aynı ölçüde görünür olmuyor. Oysa polisiye yalnızca suçun ve suçlunun peşinden gitmez. Suçun insanlarda yarattığı dönüşümü, adalet arayışının bedelini ve kişilerin kendi doğrularıyla yüzleşmesini de anlatır. Bu boyut yeterince işlenmediğinde karakterler, hikâyenin içinde yaşayan insanlar olmaktan çok olay örgüsünün gerektirdiği noktalara yerleştirilen figürlere dönüşme riski taşır.
Görüntü yönetimi ve reji de senaryonun sınırlarını aşan, anlatıya kendine özgü bir atmosfer kazandıran bir güç ortaya koyamıyor. Mesele gösterişli sahnelerin ya da çarpıcı görüntülerin eksikliği değil; görsel anlatımın karakterlerin ruh hâlini, mekânın ağırlığını ve hikâyenin gerilimini daha güçlü hissettirememesi. Gerilim çoğunlukla olayların sıralanışı ve bölüm sonlarında yaratılan beklenti üzerinden kuruluyor. Bu yöntem seyircinin ilgisini canlı tutsa da dizinin görsel dünyasını ve anlatım dilini özgünleştirmeye yetmiyor.
Finale gelindiğinde ise dizinin temel sorunu daha görünür hâle geliyor. Bir finalin mutlaka şaşırtıcı bir ters köşe içermesi gerekmez. Sade bir son da güçlü olabilir; yeter ki hikâye boyunca açılan meseleleri anlamlı bir noktaya taşısın, karakterlerin yolculuklarını tamamlasın ve seyircinin anlatıya ilişkin düşüncesini değiştirsin. Alıkara’nın finali ise biriktirdiği beklentiyi karşılayacak bir ağırlığa ulaşamıyor. Hikâye boyunca kurulan gerilim, karakterlerin çatışmaları ve ortaya atılan sorular, güçlü bir kapanışla birleşmiyor. Sonuç, anlatılanları geriye dönüp yeniden değerlendirmemizi sağlayan bir yüzleşmeden çok sıradan bir bitiş duygusu yaratıyor.
Bu nedenle finaldeki eksiklik yalnızca son bölümün sorunu olarak kalmıyor. Bir hikâyenin sonu, daha önce anlatılanların anlamını da belirler. Karakterlerin çelişkileri yeterince açılmamış, kurum içindeki yapılanmaların ağırlığı derinleştirilmemiş ve farklı hikâye hatları güçlü bir bütünlük içinde birleşmemişse finalin bunları telafi etmesi kolay değil. Alıkara’nın kapanışı da önceki bölümlerde biriken bu sorunları aşmak yerine görünür kılıyor. Seyircinin son ana kadar taşıdığı merak, anlatının sonunda aynı ölçüde karşılık bulmuyor.
Alıkara, iyi bir polisiye anlatısına dönüşebilecek malzemeye sahip olmasına rağmen bu imkânı tam olarak değerlendiremeyen bir dizi. Emniyet içindeki yapılanmaların daha kapsamlı ele alınması, Mardin’de gelişen hikâyenin ana anlatıyla daha güçlü ilişkilendirilmesi, Deniz Baran’ın çelişkilerinin inandırıcı bir psikolojik zemine oturtulması ve görsel anlatımın atmosferi derinleştirmesi hâlinde ortaya daha bütünlüklü bir iş çıkabilirdi. Ancak dizi, bu olanakları geliştirmek yerine büyük ölçüde olayların yarattığı gerilime yaslanıyor.
Alıkara’nın temel meselesi, seyircinin merakını uyandıramaması değil; uyandırdığı merakın hakkını verememesi. Klişelerle ilerleyen, zaman zaman ilgi çekici anlar yaratan ve sonunu düşündüren dizi, anlattığı dünyanın içini aynı ölçüde dolduramıyor. Çünkü merak, bir hikâyeyi izlemeye devam etmemizi sağlayabilir ama onu tek başına anlamlı kılamaz. Bunun için karakterlerin inandırıcılığına, çatışmaların derinliğine ve bütün parçaları bir araya getiren güçlü bir anlatıya ihtiyaç var.
Sonunda Alıkara’dan geriye, potansiyeli gerçekleşmiş bir polisiye değil, bu potansiyelin neden karşılanamadığına ilişkin bir soru kalıyor. Dizi, seyirciyi son ana kadar peşinden sürüklemeyi başarıyor; ancak finalde geriye dönüp baktığımızda bütün bu takibin karşılığında hatırlayacağımız güçlü bir yüzleşme, sarsıcı bir düşünce ya da anlatıyı tamamlayan bir sonuç bulamıyoruz. Dışarıdan bakıldığında hacimli görünen, içine girildiğinde beklenen derinliği sunamayan bir balon gibi, Alıkara da yarattığı beklentinin ağırlığını taşıyamıyor. Polisiye, seyirciyi yalnızca cevabı öğrenmek için bekletmek değil, o cevabı öğrendiğinde hikâyenin neden anlatılmaya değer olduğunu göstermek meselesidir. Alıkara’nın eksik bıraktığı tam olarak şu; Merakın peşinden gidiyor ama hikâyenin kendisini geride bırakıyor. Keşke hikaye biraz daha derinlik kazansaydı ve bunca merak unsuru açıkta kalmasaydı.
Yönetmen : Hülya Gezer
Senaryo : Eylem Canpolat, Bengü Üçüncü
Görüntü Yönetmeni : Uğur Kul
Kurgu : Cihan Alparslan
Oyuncular : Miray Daner, Halit Özgür Sarı, Sezin Akbaşoğulları, Fatih Al, Gökhan Soylu, Can Atak, Bahadır Vatanoğlu, Burak Güneş, Yaprak Medina, Yiğit Batumlu, Elif Gülhan, Jasmine Berkiş, Serpil Gül
Türkiye / Suç-Dram-Romantik / 10 Bölüm













